Kategoriler
Kişisel

İyi ki doğdun İnternet

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Kısa bir bilgi ile hemen sövmeye başlayacağım, az sabır.

Ben kendimi bildim bileli, “abi hazırı tüketiyoruz, üretmiyoruz” goygoyu dönüp duruyor. Gerçekten kim geliştirtmiyor lan bu ülkeyi, biri gelsin hesap versin bana.

İnternete ayda 74 lira para veriyorum ben, şu anki hızımın ekran görüntüsü aşağıda.

İyi ki doğdun İnternet 2

1,42 mbps ile bağlanıyorum. Yazının bundan sonrasına devam etmeye lüzum yok ama yazayım ben yine de.

Yeni bir şeyler öğrenmek benim zevkim, neredeyse her gün 4-5 defa giriyorum internetin en verimli projesi olan Vikipedi’ye. KAPALI! Öğrenemezsin! Siktir!

Yazılım ile ilgili online kaynaklara göz atmak istiyorum, insanlar ne güzel rehberler hazırlamışlar, sıfırdan bir yazılım dili şöyle öğrenilir, böyle öğrenilir diye envai çeşit kaynak var. Pluralsight, Code Academy, Khan Academy, Udemy, Udacity. Akıyor resmen yahu, mağaradan yeni çıkmış adama kod yazmayı öğretiyorlar. Tıklıyorsun bir derse, Hel ………….. lo …………. Wo………….. rl………..d

Nedir? Resmen içine sıçıyor öğrenme şevkinin, sürekli donuyor, dolsun diye bekliyorsun, 30 saniye izliyorsun, tekrar donuyor. Bu mu lan gelişecek Türkiye?

Sıçarım guideına, vidyosuna, kendim deneyerek öğreneceğim diyorsun.

İyi ki doğdun İnternet 3

10 gb dosya, ben indirmeyi başlatalı 5 saat oldu, ancak bu noktaya gelebildi. %13, küfür gibi.

Hadi beni geç, bir şekilde başımın çaresine bakabilecek insanım, torrenti var, vpn’i var, vps’i ıvırı zıvırı var, derdim de hobi sadece. Yeni gelişecek çocuklar ne yapsın, onlar nasıl yakalasın çağı?

Pisa testlerinde sonuncu çıkmamıza rağmen eğitim sisteminin içine sıçmaktan vazgeçmeyen kim? Kim evrim teorisini müfredattan çıkartan? Kim bu çocukların evreni, evrensel gerçekleri, bilimselliği öğrenmemesini isteyen? Kim bu çocuklara kod yazmanın gelecekte güçlü bir Türkiye imajı oluşturabileceğini, dünyamızın bir rönesanstan geçtiğini ve bu akımdan pay almamız gerektiğini anlatmayan. Kim bu çocuklara 12 yıl dümenden ingilizce eğitimi verip 12 yıl sonunda watizyorneym yat bi zorleym dedirten, ya hahah amk sinirden klavyeyi kıracağım şimdi! Sıçayım eğitim dediğiniz şeyin içine, 12 yılda lan, 12 yıl boyunca eğitim verip bir dili nasıl öğretemiyorsunuz? Bilerek ve isteyerek! Kimsiniz oğlum siz? Kimin uşağısınız lan, kimin piçisiniz? Kalleş, alçak, aşağılık mahluklar! Kimsiniz lan, badem bıyığına tükürdüğümünün kravatlı gavatları!

Paypal’ı kim kapattı? Neden Türkiye’de eticaret yapılamasın istiyorsunuz? Booking.com neden kapalı? Ne istiyorsunuz turizmden?

Sizin derdiniz ne bu ülkenin insanlarıyla, anlatsanıza? Olayınız nedir tam olarak? Sistemli, planlı, bilerek ve isteyerek, üzerine basarak söylüyorum bu üçüncü kez kullanışım, bilerek ve isteyerek siz bu ülkenin geri kalmasını kimlerden talimat alarak gerçekleştiriyorsunuz?

Komple ülkeyi sanayiye götürüp ustanın yanına çırak olarak mı vereceksiniz? Sokaklarda mı dilendireceksiniz? Ne yapacaksınız allahın belaları, ne yapacaksanız yapın da bitsin şu işkence. Açın şu ülkenin önünü, yeter ulan yeter!

İnternet 24 yaşında ve biz ona hâlâ tam olarak erişemiyoruz!

Yeteeeeeeeeeeeeeeeeeer!

Kategoriler
Kişisel

Daha fazla sadelik lazım

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Tasarımla ilgili içeriklere göz atıyor musunuz bilmiyorum, benim ilgimi çekiyor. Reddit, Pinterest, bloglar olsun şöyle sade ama cidden sade, baktığında pürüzsüz, temiz, göz bulandırıp zihin karıştırmayan şeyler görünce aşırı keyif alıyorum.

Zaten günlük yaşamımız tam bir kaos, her yer her yerde der ya anneler ev dağınıksa filan, hayatın kendisi aynen öyle. Her şey her yerin içinde. Şirkete giriyorsun, sayısız monitör, etrafında klavyeler, evraklar ıvır zıvır bir sürü kıyafet ve aksesuar, kıyafetlerin içinde milyarlarca insan, arabaya biniyorsun onlarca düğme, milyonlarca arabanın içinde; kendin bir arabanın içinde, her şey her şeyin içinde. Şöyle bir zihnini boşaltıp etrafa baktığında kaostan başka tanımı olmayan bir sürecin içinde yer alıyoruz hepimiz. Azı göremiyoruz, az kelimesinin yetersizliği ifade ettiği bir alan burası. Azı yetersizlik değil çok olmayan, abartılmamış, boku çıkarılmamış bir kavram olarak değerlendirmeye başladıkça azın güzelliğinin büyüsüne kapılabiliyorsun.

Daha fazla sadelik lazım 5

Sadelik, berraklık, ahh beee içimi açıyor böyle konseptleri incelemek. Geçtiğimiz haftasonu IKEA’nın dizilişi tümüyle kaos ama tasarımı olabildiğince minimal ürünlerini incelerken aklıma geldi. Gerçekten bu iskandinavlar tasarım felsefelerini nasıl oturtmuş olabilirler? Neden minimal? Eğitimini almadığım ya da hakkında bir şeyler okumadığım için kaynak tamamen popom fakat benim düşünceme göre bu tasarımın altında kadının sosyal hayattaki yeri yatıyor gibi.

Kıyası da şu şekilde yaptım. Misal bizim geleneksel tasarımlarımızda envai çeşit kakma, yaldız, dibine kadar girilmiş detaylar, ikircikli kikircikli göz yoran bir bütünlük var. Hani baktığın şeyin tamamını görebilmiş bile olamıyorsun, evet bu bir sanatsal duruş aynı zamanda, sonuçta bir heykele ya da resime baktığında da detaylar büyülüyor insanı ama bana göre gündelik yaşam bu kadar dibine inilmiş detaylı eşyalarla dolu olmamalı.

Misal Türk işi bir mobilyacıya git, koltuğun üzeri desen, kolları desen, bacakları desen, örtüsü desen, minderleri desen her yer desen oğlu desen. Gidip IKEA’ya baktığında gördüğün şey ise; düz bir ya da bir kaç renk, basit, sade.

Daha fazla sadelik lazım 6

Şimdi teorimi oturtayım, bana göre Türk kadını yıllar içinde yeterince sosyal hayatta yer alamayıp, eve hapsolduğundan dolayı, bu kadar çok detaya, yaldıza, gösterişe sahip eşyaların kullanımı ve temizliği açısından hiçbir sorun oluşmadı. Detaylar, gösterişli tasarımlar tuttu ve süreklilik halini alıp kültürel tasarım haline geldi. Zaten kültürel tasarım derken mevzu saray ahalisinin tercihlerinden ibaret, yoksa Yozgat’ın dağ köylerindeki adamın evinde 4532453 farklı desene sahip bir masa bulman pek olası değil, yine de soyluların tasarım tercihleri tabanın evlerine uzanan gündelik eşyalarının tasarımlarına etki etmiş olabilir.

Diğer yandan IKEA’da yer alan tasarımların geldiği ülkelerde (genel olarak iskandinavlar diyelim) kadın sosyal hayatın içinde yer alabildiği, çalışmak ve bir şeyler üretmek zorunda kaldığı için temizlemesi daha kolay, oraları buraları pislendiğinde kolaylıkla silip süpürebileceği ürünler tutulur hale geldi. Ha şimdi diyebilirsiniz; lan bizim kadınlarımız evde sürekli kısır yapıp evlilik programı mı izliyordu tarih boyunca diye. Tabii ki hayır, tarlada, bağda bahçede erkeklerden fazla çalıştığını hepimiz biliyoruz ancak zaten şehir hayatı gibi bir kavramın fazla yer almamasından toplumun geneline yayılacak bir ihtiyaca dayalı üretim modeli gelişebilmiş değildi. Zaten bilindiği üzere Türkiye’de şehir hayatına geçiş 1950’li yıllarda Adnan Menderes dönemi ile başlamıştı, akabinde Turgut Özal sağolsun dolduruverdi, şimdikiler de İstanbul’u ortadan ikiye bölüp kanalistanbul ile daha fazla alanı imara açıp daha fazla insanı bir araya toplama derdinde. Neyse siyasetin içine tüküreyim, konumuza dönelim.

Gündelik yaşamı dolduran eşyaların hızlıca üretilebilir hale gelmesi bilindiği gibi sanayi devrimi akabinde hızlandı, yani bundan öncesi için ülkelerin tasarım duruşları açısından konuşmak pek mümkün değil ama günümüzü konu hakkından bir şeyler söyleyebilmek için ölçüt olarak kullanabiliriz. Biri Türk diğeri Danimarkalı ya da İsveçli iki tasarımcının elinden çıkan ürünleri köre gösterseniz ayırt edebilir. Bu da günümüze sirayet etmiş bir tasarım kültürünün varlığını rahatlıkla işaret ediyor.

Anlatmak istediğim konunun özünü toparlamak gerekirse; eğer Osmanlı’da kadın hayatın içinde yer alabilseydi ya da şöyle diyelim; erken Cumhuriyet döneminde o sancılı halkı bilinçlendirme ve kadınları iş hayatının içine adapte etme süreci yaşamadan Avrupa ülkelerindeki gibi bir kadın profili yer alıyor olsaydı, bana göre bizim tasarım geleneklerimizde de bu kadar gösteriş için can atan, doğallıktan uzak, abartılı tasarım ürünleri yerine daha simple şeyler yer alıyor olabilirdi.

Bahsettiğim gibi kaynak benim popom, komple yanılmış da olabilirim, sadece aklımdan geçenlerden bahsetmek istedim.

Less is more, ikea effect filan bunlardan bahsetmeye lüzum yok, zaten her yerde var böyle içerikler. Biraz görsellerle şey edeyim bak, bizdeki kakafoni, kaotik hava ile iskandinav basitliğini bi karşılaştıralım. Hele şu yaldızlar, altın varaklar, aman aman!

Daha fazla sadelik lazım 7Daha fazla sadelik lazım 8 Daha fazla sadelik lazım 9 Daha fazla sadelik lazım 10

 

Ben şahsen bu kadar çok detayın zihnimi esir almasına izin vermek istemezdim. Bir de şu sadeliğe göz atalım.

Daha fazla sadelik lazım 11 Daha fazla sadelik lazım 12

Daha fazla sadelik lazım 13 Daha fazla sadelik lazım 14

Kararı siz verin. Aklınızı başınızdan alan şey kaos mu sadelik mi? Neye ihtiyacınız var?

Kategoriler
Kişisel

Takip edilesi bloglar şeyi

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Takip edilesi bloglar şeyi 16

Yahu o kadar gerginim ki, kendimi farklı şeylere kanalize edebilmek için bir taraflarımı yırtıyorum resmen. Halkın iradesi neydi, demokrasi neydi, adalet neydi blog, Allah belalarını versin hepsinin!

Kaç zamandır aklımda olan bir şey vardı, onu yazacaktım ama bir türlü fırsat bulamıyordum, hazır sakinleşmem lazım diyerek araya sıkıştırayım dedim.

Bildiğiniz gibi evrengunlugu.net Türk bloggerları hakkında epeyce zaman harcayan, çok kıymetli ve de zahmetli işlere elini uzatmış biri. Geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin en eski blogları adında bir liste hazırladı, tek tek herkesin ilk blog yazdığı tarihleri araştırıp listesini yayımladı ve halen de içlerinde uzun süre yazmayan blogları ayırmak, listeyi güncel tutmak için uğraşıyor. Cidden büyük iş, bir kez daha tebrik ediyorum kendisini.

Eski blogları bir listede toplamakla yetinmeyen Evren, bir de yeni bloggerları teşvik etmek amaçlı gelecek vaat eden bloglar adında proje başlattı. İçeriği gerçekten özgün, dili düzgün kullanabilen, sağdan soldan çırpmayıp; kendini kalitesi ile konumlandırmayı şimdiden başarabilmiş yeni blogları; içerisinde benim de yer aldığım jüri ile paylaşıp, ayrıca bir liste oluşturuyor. Ne harika insanlar keşfettik şimdiden, inanamazsınız.

Zaman geçtikçe keşfedilen yeni insanların verdiği heyecan yerini ya ben bu kadar insanı nasıl takip edeceğim endişesine bırakıverdi. Tamam bir feedly hesabım vardı hali hazırda ama yeteri kadar üzerine düşülmüş bir liste değildi benimki, oradan buradan bulduğum şeyleri atıveriyordum blog kategorisine ama ne okuma keyfi kalıyordu ne bir şey. Diğer kategorilerim öyle değil ama bak, zamanında vakit ayırmıştım şimdi takip ettiklerimi toparlayabilmek için.

Takip edilesi bloglar şeyi 17

Her neyse; ben de oturdum ve tüm eski Türkçe Bloglar listesini bir bir feedly kolesiyonuna ekledim. Yemin ederim gözüm gönlüm açıldı, arada reklam paylaşan abuk sabuk bloggerlar ve tematik içeriklerinden dolayı ilgimi çekmeyen aşırı profesyonel abiler çıksa da doya doya milletin derdini, sevincini, beklentisini, abartıyor gibi olmayayım ama net olarak özünü okuyabildim. Ah ulan dedim, aradığım tat be, 2005-2010 arası çılgın kişisel blog çağı.

Sonra dedim ki; bu blogları insanlarla paylaşabilmeliyim. Hem rahmetli Aaron Swartz’ın bizlere mirası RSS’in, hem vasiyeti Gerilla Açık Erişim Manifestosu‘nun son maddesine benzediği için fikrimden vazgeçmemeliyim diye düşündüm. Gerçi açık erişimlik bir mevzu yok ortada ama olsun, paylaşım paylaşımdır. :)

Takip edilesi bloglar şeyi 18
aaron swartz

Sonraları bakındım ve feedly’nin opml paylaşımı (yani takip ettiğim blogları topluca dışarı aktarıp başka birinin içeri aktarım yapabilmesine olanak tanımak) pek kullanışlı olmuyor. Çünkü eğer bir opml dosyasını doğrudan import ederseniz, önceden takip ettiğiniz bloglar tamamen ortadan kayboluyor ve yalnızca import ettiğiniz dataları takip ediyor oluyorsunuz. Çok saçma, ve birileri benim yüzümden takip ettiği bloglardan olursa aşırı pişmanlık duyarım. Gerçi hali hazırda https://feedly.com/i/opml adresinden önce kendi ompl dosyanızı indirip, notepad++ ile  </body> satırından öncesine ilgili kısımı ekleyip manuel olarak güncelleyip; https://feedly.com/i/cortex adresinden yeniden import ederseniz sorun kalmaz gibi ama yine de riskli. Bağaaa nee!!

Farklı RSS takip servislerini incelerken Inoreader’e denk geldim. Hiç şatafatlı bir ismi yok, şimdi buraya yazmasam yarın neydi ya o uygulamanın adı derim biliyorum, o kadar başarısız bir isim ama işlevsel olarak feedly’den daha donanımlı ve iki de bir insanın gözüne premium olmazsan kız ölür mesajı vermiyor. Olursan iyi olur karşim diyor. Adeta bir gönül dostu, bir Neşet Ertaş!

Her neyse, şimdi bu listeyi takip edebilmek için birden fazla yol var.

Inoreader’in paket dediği bir sistem var. Bu sisteme göre benim takip ettiğim bloglara siz bana abone olarak erişebilirsiniz. Onun için şu adrese gitmeniz lazım. Çok kendine müslüman gibi bir sistem bu, sevmedim. Bana bağımlı olmasın kimse.

Şuradan Inoreader opml dosyasını çekip kendi sisteminize entegre edebilirsiniz.

Şuradan benim hali hazırda takip ettiğim tüm blogları içeren feedly opml dosyasını çekebilirsiniz. Ancak unutmayın ki; doğrudan import, önceden takip ettiğiniz blogların alayını gümletebilir!  

Blog güzel şey, hele hele kişisel ve reklamlaştırılıp içine edilmemiş blog en güzeli. Dertlenin, sevin, bir şeyler üretin, profesyonel olmayın, içten olun ve yazın! Çünkü ben öyle seviyorum!

 

 

 

 

Kategoriler
Edebiyat

Hafıza Sarayı – Loci Yöntemi

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Hafıza Sarayı - Loci Yöntemi 20

Sherlock’u izlediniz mi? Bak izlemediyseniz gerçekten çok büyük bir keyiften mahrum kalıyorsunuz demektir. Bana göre popüler diziler arasında en iyi ilk 5’in içine girmeyi kesinlikle hak ediyor. Sırf Benedict Cumberbatch’a olan sadakatimden dolayı film olan Sherlock’u izlemedim, muhtemelen de izlemeyeceğim. Dizinin tüm sezonları biter bitmez, çabuk gaza gelen mizacımdan ötürü derhal en iyi çeviriye sahip setin siparişini verdim. Bilirsiniz, kitapların en güzel yanı; zihninizde okuduğunuz kitabı adeta bir film izler gibi canlandırır, karakterleri betimlemelere göre hayal eder, mekanları az çok kafanızda yerleştirir, yönetmen koltuğuna oturup kendi filminizi çekersiniz. Öyledir yani, iyi bir yazarın romanını okuyorsanız hissettiğiniz şey budur. El emeği göz nuru filminizin kıymeti elbette daha bir fazladır, hatta önce kitabını okuyup sonra filme giden insanlar genelde diğer insanlara göre daha az beğenirler, sebebi kendi dünyalarında o filmden daha iyilerini hayal edebilmiş olmalarıdır. Her neyse, ilk önce diziyi izlememdendir diye düşünüyorum ki; (övünmek gibi olmasın ben de herkes gibi kendi iç dünyamda bir Stanley Kubrick, bir Christopher Nolan sayılırım, kendimden başka kimse izlemediği için her yıl Oscar ödülünü kendime veriyorum) ben kendi zihnimde daha iyisini hayal edemedim. Dizi mükemmel! Enfes! Abartmıyorum! Yeter! Övmelere doyamadım!

Hafıza Sarayı - Loci Yöntemi 21


Dizide beni en çok etkileyen şeylerden biri de Sherlock’un hafıza sarayına gidip geçmişteki minicik detayları bulup, olayları çözmek için kullanmasıydı. Gerçek olabilir mi acaba diye araştırdığımda, müspet sonuçlara ulaştım. Gerçekten böyle bir yöntem varmış, kullananlar, bu yöntemi öğrendikten sonra hayatı değişen insanlar bile varmış. Yanlış anlaşılmasın, ben öyle yoga yapıp, çakra açan tiplerden değilim, üzerinize afiyet kütük gibi biri sayılırım, zaten insan gibi çalışmıyorum, hangi ara düşeyim böyle spritüalist şeylerin peşine.

Deneyeyim yahu dedim, çünkü mantıklı geldi bana. Beyin dediğimiz yapı sinirlerden oluşuyor. Birbirine bağlı dokular filan, biz beyin dediğimizde aklımıza ilk soyut bir şey geliyor olsa da bildiğin et, sinir, kan vs. sonuçta. Kontrol edebilmek illa ki mümkündür dedim.

Hafıza Sarayı - Loci Yöntemi 22

Hafıza Sarayı Yöntemi Nasıl Kullanılır?

Şimdi olay şu; ahir ömrünüzde gözünüz kapalı ezbere bildiğiniz bir alan muhakkak vardır. Kendi eviniz, okulunuz, ofisiniz, en kötü arabanız. Mükemmel derecede iyi bildiğiniz bir alana ihtiyacımız var. Sonrasında ise hatırlamak istediğiniz şeyleri bu çok iyi bildiğimiz yere koyuyoruz. Nasıl koyuyoruz? Hayal ediyoruz. Hayalinizde odanızdan içeri giriyorsunuz, kapının sağında duvar var, sol tarafta masa, onun ötesinde kitaplık duruyor, masanın çekmecesini açıyorsunuz, oraya üzeride 19 Ağustos 1989 yazılı bir pasta dilimi koyuyorsunuz ve çekmeceyi kapatıyorsunuz. Anlatabildim mi bilmiyorum. Zihninizde dolaşabileceğiniz bu çok iyi bildiğiniz alana ilgili bilgiyi bırakıyorsunuz. Eğer hatırlamak isterseniz yeniden odadan içeri giriyorsunuz ve çekmeceyi açıyorsunuz. Pasta orada duruyor, üzerinde 19 Ağustos 1989 yazıyor. Ne bu? Tuğçe’nin doğum günü.

Mevzu böyle bir şey, biraz yoğunlaşırsanız kesinlikle başarabilirsiniz. Çünkü ben başardım ama öyle aptal saptal bir şeyi attım ki hafızama, sıçayım böyle belleğin içine dedim! İşe yarayacak diye düşünürken, saçma sapan bir şey oldu çıktı.

Ben işten eve dönerken park yeri çok zor buluyorum, şöyle anlatayım, işten eve gelmem yol açıksa 10 dakika, park yeri bulmam 20 dakika! Öyle bir keşmekeş, ömrümden ömür alıyor lanet olay. Bir de öyle garip yerlere bırakıyorum ki arabayı, her sabah lan akşam nereye park etmiştim ben diye düşünüyorum. Hani Issız Adam filminin son sahnesinde adam önce sola gidiyor, sonra sağa gidiyor filan. Ben de komşulara aynı garip sahneyi izletiyorum. :) Bir sola bakıyorum, marketin önünde miydi ya acaba, yok dur sağlık ocağının orada olabilir belki, ya aşağı mı bırakmıştım acaba filan derken çıldırıp otabanda koşarak işe gidesim geliyor.

Ne yaptım? Hafıza Sarayı hakkında araştırma yaptığım gece, yahu neyi hatırlasam iyi olur diye düşünüp “arabayı bıraktığım yer” cevabını buldum. O gece arabayı börekçinin önüne bırakmıştım. Şimdilerde olmayan ama eskiden uzun bir süre odamda yer kaplayan bilgisayar masamın çekmecesine küt(kürt, sade artık her neyse börek milliyetçiliği yapmaya gerek yok) böreği ve arabanın anahtarını koydum. Sonra odadan çıktım, tekrar girdim, çekmeceyi açtım, börek ve anahtar oradaydı. Geceden o kadar çok düşündüğüm için sabah arabanın yerini bulmakta hiç zorlanmadım. Hafıza sarayına ihtiyaç kalmadı yani, yalnız sistem çalışıyor onu görmüş oldum!

Ben arabanın börekçinin önünde olduğunu 1 aydır hatırlıyorum, ve salak gibi arabanın yerini her hatırlamadığımda neredeydi diye düşünüp, alıp başımı börekçiye doğruuuuu uzuuuun uzun yürüyüşler gerçekleştiriyorum. gsdfgşd Ahhaa şaka, yalnız araba neredeydi diye düşündüğümde aklıma ilk börekçi geliyor. Bu lanet bilgiyi silemiyorum. Ne zaman börekçiyi görsem çekmece geliyor aklıma asdafd

Hafıza Sarayı - Loci Yöntemi 23

Siz tabi benim gibi saçma sapan bir deneme yerine faydalı şeyler için bu yöntemi kullanın derim. Eğer sarayınızdan bir şeylerin silinebilmesi hakkında bilgi edinirseniz, benimle de paylaşmayı ihmal etmeyin. :)

Bu arada benimki aşırı basit bir denemeydi. Çok iyi kurgulanmış bir arşivleme sistemiyle hafızasına tapılacak bir insan haline dönüşebilirsiniz. Düşünsene koskoca bir kütüphanenin tüm raflarında ayrı ayrı kategorilendirilerek yerleştirilmiş bilgileri kullanabildiğini?

_

Ahhh Sherlock’tan o kadar bahsettim, favori sahnemi eklemezsem olmazdı. Buyursunlar.

 

Kategoriler
Siyaset

Az bilgi bol özgüven

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Az bilgi bol özgüven 25

Çok çalışıyorum be blog. Anam ağlıyor valla, kemik sesleri geliyor klavyemden, gecem gündüzüm belli değil. Ne gündüz güneşini, ne eşi dostu görebiliyorum. Dünya ile bağlantım sıfır noktasında. Hal böyle olunca seni de ihmal ettim, kusuruma bakma nolur.

Dün eve yorgun argın gelip, bir gözümle televizyona bakarken, diğer gözümle uyuyordum ki; telefonum çaldı. “Hadi kalk gidiyoruz!” Nereye gideceğimizi bile anlamadan “Tamam” dedim, indim aşağı. Çok sevdiğim iki abim buluşmuşlar, benim için taa nerelerden dönüp gelmişler, gitmemek olmaz.

Gündemimiz tüm ülkenin gündemi ile aynıydı. Referandumda ne çıkacak? Beşiktaş’ın göbeğinde Elma Pub & Beercity adlı mekanda biralarımızı yudumlayıp, dilimiz döndüğünce kendimizi umutlandırmaya çalışıyorduk. İşte laikliğe güzellemeler, cumhuriyetin ilk yılları, Atatürk sayesinde kazandığımız hak ve özgürlükler, vay efendim Maximilien Robespierre gibi, Jacques Rene Hebert gibi radikal seküler bir kuşak çıkıp memleketteki tüm çomarları temizler mi vs. bıdı bıdı kendimizce eğleniyorduk.

Derken kartal heykelinin önünde peydah olan 30-40 kişilik bir grup ellerinde sopalar, tekbir getire getire geçti. İnsanlarda mekanı ufak ufak terk etmeye başladı. Gerçekten sinir bozucuydu. Hani azcık umutlanacaktık ya biz, gelip sabote etmek için görevlendirilmiş bu kitle sayesinde ağzımızın tadı iyice kaçtı. İyi ki kimse müdahale etmedi de geçip gittiler. Yoksa bomonti şişem hazırdı, valla akıtırdım pekmezlerini, yeter lan!

Az bilgi bol özgüven 26

Neyse bir iki yudumluk canları var, toparladık kendimizi, biz yine coşkuyla muhabbete daldık. Derken mekanın servis görevlisi muhabbetimizin gazına dayanamayıp geldi, abi sizce ne çıkar ya diye sordu. Eh biz hayır çıkmasını umut ediyoruz dedik. Sonrasında ben ona sordum, sence ne olacak, daha iyi gözlemlemişsindir bizden dedim.

Abi bence evet çıkacak dedi. Çocuğun görünüşü ve hali hazırda popüler bir barda çalıştığı için muhtemelen hayır diyecektir diye düşünüyordum. Peki sen ne diyeceksin dedim. Abi ben en başından hayır diyecektim ama kitapçığı okudum, evet diyeceğim dedi. Ben o an kendi pekmezimi akıtmak istedim Bomonti şişesiyle! Yuh!

Lan nasıl olabilir bu? Hikayesini dinlemek istedim. Neden evet diye sordum.

Abi bence NeoLiberalizm güzel uygulanıyor dedi. Kardeş ne neo liberalizminden bahsediyorsun la sen? Devlet tekelinde piyasayı sürekli baskı halinde tutarak, gerektiğinde kayyum atamak ve vergi denetimleri ile köşeye sıkıştırarak nasıl bir neo liberal politika uygulandığından bahsedebiliyorsun? Sustu.

E ama Hollanda, Almanya? La kes ilişkilerini, mal mülk zerre bir şey almayacağız bundan sonra de, tutan mı var? Yap yiyorsa, neden yapmıyorsun? Teknolojin mi yok cicim? E 15 senede yapaydın ya? 15 senede millet dünya savaşından çıkıp sanayi lideri oluyor, sen neden yapamadın? Kim engel oldu ki sana? Kavga çıkarsın diye başörtülü bacı göndermek de neyin nesi?

Nasıl geldi konu buraya anlayamadım ama “CHP’nin eskiden dhkpc ile bağlantısı vardı, ama artık yok galiba.” gibi bir lakırdı etti. Lan olm Kılıçdaroğlu öncesine kadar CHP’ye monşer diyen bunlar değil miydi? Hep topluma tepeden bakan, elitist zümre değil miydi bunlar? O bahsettiğin terör örgütü ile CHP’nin nasıl bir bağlantısı olabilir? Bir kere tapındıkları Kaypakkaya çok net bir Atatürk ve Kemalizm düşmanıydı, nasıl sen bu iki tezat grubu eş görebilirsin?

Ama monşerler! Monşerler yesin sizi. Millet her bokun iyisini biliyor olsaydı dünya lideri olmuştuk şimdiye. Demokrasinin etkin uygulanabilmesi için öncelikle halkın belli bir noktaya ulaşabilmesi gerekir. Sen cahil cühela, çabuk gaza gelen, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeyen, evrensel ahlak ve doğrulardan bihaber kitleye bu kadar sorumluluk yükleyip adına demokrasi diyemezsin. Ayrıca monşer dediklerin, o elitist dediklerinin eşi benzeri yoktu bu memlekette. Düşük profilli malum şahıs mı şimdi bu memleket için en ideal kararları alacak vasıfta birisi yoksa o monşer deyip irrite ettiğin aydın, akademisyen zümre mi?

Abi bence o (malum şahıs) olmasa memleket siyonistlerin elinde olacaktı. (eleman sikkofieldci çıktı, üllümünatü) Bak kardeş, google’da “rothschild toplantı” keywordü ile bi arama yap, çıkan fotoğraftakilere iyi bak bakalım kimlermiş birlikte olanlar?

“IMF borcu bitti ama” Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana, üstelik Osmanlı’nın kalan borçlarını ödemiş olmasına rağmen hiç bu kadar borçlu olmamıştı. Üstüne üstlük, o nefret ettikleri Atatürk’ün mirası ile oluşturulmuş tüm varlıklar özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekildi, elde avuçta da bir şey kalmadı. Ne IMF’i?

Az bilgi bol özgüven 27

“Abi valla ben bilmem, annem babam herkes hayırcı ama ben (malum şahısın) bir kaç dönem daha devam etmesini istiyorum” dedi. Etsin. Zaten hali hazırda hayır çıkarsa referandum sabahında memlekette en güçlü isim kimse akşamına da aynı isim en güçlü olmaya devam edecek. Onun kaybedebileceği hiçbir şey yok ki. Ama evet oyunun dönüşü yok, bir kez bu yetkileri verdikten sonra sonu belli olmayan bir yola sürükleneceğiz hep beraber. Lütfen sandığa giderken, bugünü değil, yarını düşünerek git dedim.

Yukarıda saydığım argümanlar gibi epey şey konuştuk, şu an net hatırlayamıyorum ama her argümanında cidden temelsiz, derine inecek donanıma sahip olmadan, yalan yanlış bir şeyler duyup kanaat geliştirerek oluşturulmuş bir intiba bıraktı bende. Az bilgi ve bol özgüven, al sana memleket insanı. Bir konu hakkında konuşuyorsun, dünyanın en salakça ve alakasız savunması bile olsa cuuup hemen başka konuya geçebiliyorlar. Savunduğu şeyin arkasını getirecek donanıma sahip değiller. Birazcık şey duyup kendilerini okyanus sanıyorlar. Eğer köşeye sıkışırlarsa siz de şunu bunu yaptınız oluyor. Yemin ederim dünyanın en salakça şeyi bu insanlarla konuşmaya çabalamak.

Az bilgi bol özgüven 28

Ha bak mesela benim  akrabalarım da evet diyecek ama o  insanlar (malum şahısı) çok seviyor. Yani bildim bileli öyle ve bence onların evet demesi gayet tutarlı. Niye evet diye sormam ben ona, saygı duyarım, belli yani adamın görüşü. Hiç tartışmaya da girmez, seviyorum lan der, eyvallah derim. Ama sen sevmiyorum, oy vereceğim diyorsun, birader sen nasıl bir ara form olmuşsun öyle lan gece gece. Valla bardan çıktık, ayıptır söylemesi kokoreç mokoreç bir şeyler atıştıralım dedik, aradan 2 saat geçti uyumaya çalışıyorum ama şu hayattaki varoluşunu sorgulamaktan gram uyku girmedi gözüme.

Azcık umutlanmak için çıktığım gecemin de içine sıçtın. Tebrikler valla.

3 doları olan var mı?