Kategoriler
Kahve

Kosova Kahvesi – Grande Millenium Espresso

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Hoşgeldiniz, kahvenizi nasıl alırdınız?

Güneş gözlüğümün üzerinden bakıp, Tom Waits ses tonuyla; gece kadar siyah, cehennem kadar sıcak, günah kadar tatlı olsun bebeğim cevabını verip, işletmeci sopası yemeden ölmek istemiyorum blog! Bir gün yapacağım bunu!

Neyse; uzun bir aradan sonra yeni bir kahve deneyimimi paylaşmak için blog yazmaya karar verdim.

Kosova Kahvesi

Kosova‘da İtalyan kahve ustaları tarafından farklı kahve çekirdeklerini bir araya getirerek oluşturduğu bir kahve bu. Ürünün paketinde German Standard ibaresi yer alıyor, kahve Brazilya‘dan geliyor, menşei: Arabica, Hindistan, Afrika, ben Türkiye‘deyim, şuncaaz kahve ne kadar fazla yerle bağlantı kurmuş, şaşılacak şey doğrusu.

Kosova Kahvesi - Grande Millenium Espresso 2

Orjin: Brezilya’nın San Paulo bölgesinden gelen doğal arabica, Hindistan ve Afrika robustası
Tadım Profili: Fındıksı Çikolata, Dengeli, yoğun gövdeli
Aroma: Orta
Asidite: Canlı
Gövde: Yoğun

Balkanların kendine has kahve lezzeti, Grande Millennium Espresso çekirdek kahve ile karşınızda. %60 Brezilya Sao Paulo Arabica,  %40 Hindistan ve Afrika Robusta‘sından oluşan kaliteli bir espresso harmanı olan Grande Millennium Espresso, Kosovadan geliyor.

Sitede yer alan açıklamalar bunlar. Paketi açmamla beraber başlayan enfes koku, kahveyi öğütürken tüm evi sarıp; ben senin aradığın kahveyim diyordu resmen. Ben öğütücü olarak Rommelsbacher EKM 200 kullanıyorum. Zamanında amazon.de’den 40 euro’ya almıştım, şimdi Türkiye’de 1000 lira’ya satıyorlar, inanılır gibi değil! Bu arada kahveyi aldığım yerde sipariş verirken belirtirseniz kahvenizi öğüterek gönderiyorlar, illa çekirdek olarak almak zorunda değilsiniz.

Kosova Kahvesi - Grande Millenium Espresso 3

Kahve ile yaptığım ilk denemede harika bir sonuç aldım. Şöyle söyleyeyim, kahveden son yudumumu alalı 45 dakika kadar geçti ve hala damağımda o dengeli fındıksı, çikolatamsı hafif aromayı hissediyorum. İçtiğim esnada ise; kahvenin kokusu yaşayacağın hazza hazırlıyor seni, koku ile başlayan yolculuk, damağından dengeli bitter çikolata ve fındık yoğunluğunda ilerliyor ve tüm algılarını sarıyor. Fincanı bırakasın gelmiyor elinden. :) Burada kahveyi anlatırken en başta bahsettiğim İtalyan ustaların becerileri devreye giriyor sanırım. Robusta ve Arabica dengesini çok iyi sağlamışlar.

Nedir bu Arabica ve Robusta?

Robusta: Kafein oranı en yüksek çekirdek çeşididir. Asya ve Afrika bölgesinde yetişmektedir, Arabica’ya göre daha kolay yetiştirilebildiği ve hasadı daha rahat olduğundan Arabica’ya oranla göre daha ekonomiktir. Daha ekonomik diye kalitesiz muamelesi yapmayın sakın, onun da kendine göre hastaları var. :)

Arabica: Daha tatlı, aromatik, içimi yumuşak bir kahve çeşididir. Yüksek bölgelerde yetiştirilebilir ve epey emek ister. Bu sebeple fiyatı robustaya göre daha yüksektir. En popüler çekirdek arabicadır.

Grande Millenium Espresso‘nun farklılığı da burada ortaya çıkıyor, iki kahvede en dengeli oranı yakalamış, hem kafein, hem aroma, hem de fiyat konusunda en ideali bulmuşlar.

Nereden alalım?

İstediğiniz yerden alın diyeceğim ama her yerde bulamayacağınıza eminim. :) Ben kahve konusunda kahveciniz.com dan ziyadesiyle memnunum ve tavsiye ederim.

Kategoriler
Kahve

Nedir Bu Üçüncü Dalga Kahveci Hareketi?

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Kahve üzerindeki kalp ve lale şeklinde süt müdür? Duvarları tuğladan, edison ampullü, siyah demir profilli dükkanlar mıdır? Uzun sakal, kemik gözlük müdür, Macbook mudur? İnstagram efekti midir?

Bak gözünüzde canlandı bence bu kadar sorudan sonra. Neden bahsettiğimi anladınız, kahve ama dümdüz de kahve değil, yani diğerleri gibi onu da içerek tüketiyorsun ama bu kahveyse şimdiye kadar içtiklerim neydi diyorsun, haksızlık etmek istemiyorsun, tanımlayamıyorsun, bu yazıyı okurken bile buram buram kahve kokusu geliyor burnuna. Bu akıma okyanusların ötesinde bir isim vermişler; üçüncü dalga kahve demişler.

via GIPHY

İlk Dalga Kahve

İnsanların evlerinde kendilerinin yapabildiği, genellikle çözünebilir kahvelerle ya da geleneksel yöntemlerle tükettiği kahve kültürüydü. Misal ben bir Türk olduğum için kahveyi çaydan sonra marjinallik olsun diye içilen bir şey sanırdım küçükken, hep çay içiyoruz, azcık da kahve mi içseydik acaba denildiğinde ya da misafir geldiğinde evin en kıymetlilerinden görülüp muhafaza edildiği vitrinden çıkarılan bir şey gibiydi sanki. (Şu an kahvaltıda bile kahve tercih ediyorum)

Sonra John Steinbeck’in Gazap Üzümleri kitabını okuduğumda çok şaşırmıştım, insanlar Büyük Buhran döneminde bile kahvelerinden vazgeçmiyorlardı, kahveyi demliyorlardı (e biz suya katıp karıştırıp içerdik?) yemeye bir şey bulamazken çuvallardan kahve çıkarırlardı, yahu keyife bak adamlardaki, çay içsenize hem daha ucuz derdim. Çok kitap okumama rağmen dünya algım öyle kolay açılmadı, kusura bakmayın. dkgdsf :D Her neyse, Gazap Üzümleri gibi bir efsaneyi okumayan varsa mutlaka tavsiye ederim, aradan çok uzun zaman geçmiş olmasına rağmen halen hatırlıyorum o kitabı, ağlayarak bitirmiştim hatta.

Nedir Bu Üçüncü Dalga Kahveci Hareketi? 5
Büyük Buhran döneminde bedava çorba ve kahve için sıraya girmiş insanlar https://catalog.archives.gov/id/541927

İkinci Dalga Kahve

Starbucks diyeyim, Lavazza, Segafredo gibi artık küreselleşmiş, zincirler halinde büyümüş kahve dükkanları olarak değerlendirebiliriz. Kahveyle birlikte insanların sosyalleşebildiği bir kültür aslında. Buluşma alanları, çalışma imkanı sunan, sevgiliyle oturulup vakit geçirilebilen, wifi şifresi ile birlikte tuvalete girebilmek için de taklalar atılan mekanlar buralar. Kahvenin endüstriyelleşmiş hali işte, bas makinenin düğmesine, dökülsün kahve fincana, ver müşteriye. Beğenmedim bunu şöyle yapın demek biraz garip çünkü standardı onlar belirliyor, beğenmiyorsan içme kardeşim, başka bir şey iç!

via GIPHY

Üçüncü Dalga Kahve

İşte burada kahve kahve olmaktan çıkıp sanata dönüşüyor. Hatta sanat ile birlikte bilim de işin içine giriyor, eskiden düğmeye basan, süt ekleyen baristalar şimdi kimyagere dönüşmek zorundalar. Her şey o kadar hassas ki; kahvenin çekirdeğinin menşeinden tutun, kahvenin hangi iklimsel koşullarda ve yükseklikte yetiştiğinden, asit ve aromasına, ne şekilde toplandığından, hangi derecede kavrulduğuna, hangi büyüklükte çekildiğinden, hangi envai çeşit yöntemle, hangi gram, hangi su sıcaklığında, kaç saniye demleneceğine kadar inen devasa bir kültür oldu. Tabi bu noktada kahve de öylesine içilen bir içecek olmaktan çıkıp insanlara damak çatlatan zevkler yaşatan bir içecek haline geldi. Çünkü artık kahve tamamen kişiselleşti, kahve parametrelere bölündü, proje haline geldi. Belki bu üçüncü dalga kahve akımına en çok ilgi duyan meslek grupları arasında yazılımcıların başı çekmesi tesadüf değildir. Aynı yazılım üretme sürecindeki gibi kahve demlemek de onlarca parametrelerin, değişkenlerin birlikteliğinden oluşan bir proje oluverdi. Kendilerinden bir parça buluyor olabilir yazılımcı arkadaşlarım. :) Macbook da tabii ki peşlerinde geliyor. Nasıl açıkladım ama nasıl açıkladım o fotoğraflardaki macbook olmazsa olmaz kuralının mantığını ahaha :D

Bak mesela az önce elime ulaşan Cafe Ambruvase adlı kahvenin üzerinde yazan tanıtım yazısını ekleyeyim buraya, nelere dikkat edildiğine siz karar verin.

Robusta çekirdekleri soğuğa ve neme dayanıklıdır; fakat Arabica kahve çekirdekleri iklime ve toprağa duyarlılık gösterir, ayrıca düzenli bakıma ihtiyaç duyar. Arabica çekirdekleri sadece 900 ile 1800 metre arasındaki yüksek bölgelerde yetişir. Kahve çekirdeği lezzeti sadece yetiştiği bölgeye değil, aynı zamanda iklime ve toprağa da bağlıdır. En kaliteli Arabica çekirdekleri 1500-2000 mm yağış miktarında yağış alan ve 17-22 derece sıcaklığa sahip olan bölgelerde yetiştirilir. Bu çekirdeklerin olgunlaşma süresi 8 ile 10 ay arasında değişir. Uzun sürede olgunlaşan kahve çekirdekleri mükemmel lezzetlerine kavuşur. Sadece en iyi Arabica çekirdekleri ıslak işleme yöntemiyle mükemmel şekilde işlenerek ideal lezzete kavuşur ve Ambruvase Arabica etiketi taşımaya hak kazanır.

via GIPHY

Üçüncü dalga kahve akımında her şey hassas dedim ya, artık kahve demleme şampiyonaları, festivaller düzenleniyor, yemek tarifi gibi kahve tarifi reçeteleri paylaşılıyor, insanlar birbirlerinin metotlarını deneyerek kendince en ideal kahve uyumunu bulmaya çalışıyor. Ben kahvemi Aeropress adındaki cep telefonundan sonra en çok kullandığım aparat ile demliyorum. Yukarıda bahsettiğim Cafe Ambruvase’i ilk kez denedim belki içtiğim en mükemmel kahve değil ama emsalleri arasında öne çıkıyor diyebilirim, aradan neredeyse yarım saat geçmiş olmasına rağmen damağımda hala kahvenin o aromasını alabiliyorum, sanki kahve bittikten sonra bile bir süre sizinle yaşıyor gibi.

Burada tabi önemli olan şey kahvenin markası ya da cinsinden ziyade (tabi onlar da önemli ama esas mesele) çekirdeklerin ne zaman kavruldukları ve ne zaman çekilip paketlendiği, eğer gidip süpermarketten çekirdek ya da öğütülmüş kahve alırsanız minimum 6 ay önce kavrulmuş ve çekilmiş bir kahveyi yudumluyor olmanız çok olası. Üçüncü dalganın en önemli kurallarından biri kahvenin kavrulma ve çekilmesinin üzerinden fazla zaman geçmemesi, yani kahveyi taze şekilde tüketmek. Taze kavrulmuş kahve tedariği konusunda ben kahveciniz.com‘u önerebilirim.

via GIPHY

Bir de hangi yöntemle demliyorsun, o da önemli.

  • Aeropress
  • Wacaco Miniespresso
  • Hario v60
  • Cafflano
  • Moka Pot
  • French Press
  • Chemex

ve Kahve Makineleri gibi seçenekler mevcut. Herkesin zamanla edindiği bir alışkanlığı var, ben Espresso – Americano arasında gidip geldiğimden bana en uygun tercih Aeropress gibi geliyor.

Siz kahvenizi nasıl alırdınız?

 

 

Kategoriler
Kişisel

Zehirlenmeden geçen 45 gün!

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Yanlış hatırlamıyorsam 5 Mart 2018 günüydü galiba, sokakta yürürken bir çöp konteynırının köşesinde duran kağıt 10 tl ve bozuk üç tane 1 tl gördüm, ne alaka yahu dedim bu paralar? Baktım kimse yok etrafta, attım cebime, kaçırır mıyım? O gün epey stresli bir gündü, 2 hafta boyunca o günü beklemiştim, bir gece öncesinde yarın nasıl olacak acaba diye endişeden uyku tutmamıştı hatta, kullandığım ilaçtan dolayı sanırım; biraz dalgınlık, biraz asabiyet vardı, zor bir gün geçirdim, kazasız belasız döndüm evime.

Ertesi gün yine bir çöp konteynırın üzerine bırakılmış 10 tl, üç tane de 1 tl gördüm, dejavu mu bu ya acaba, nasıl iki gün üst üste aynı miktarda para bulabilirim ki diye düşündüm. Hangi enayi çöp kutusuna 13 tl bırakır ki? Yine etrafı kolaçan ettikten sonra attım cebime, hey yavrum hey, keriz parası ne de olsa. :) Bir önceki güne oranla daha sakindim, yine de her zamankinden farklıydım biraz, bir de çok hoş bir koku geliyordu burnuma, yumuşatıcının kokusu mu bu, parfümüm mü, ne bu yahu bir sürü koku geliyor burnuma temiz temiz, pek anlamlandıramadım.

Günler günler boyunca ben her sabah gidip 13 tl bulup bulup attım cebime. Çıldırıyorum yahu, 13 lira, her gün! Bugün 19 Nisan 2018 yani o günün üzerinden 45 gün geçti ve benim cebimde toplamda 600 lira para oldu, koyacak yer bulamıyorum, ceplerim pofidik pofidik, ne yapsam ne etsem diye kara kara düşünüyorum a dostlar! :/

Enteresandır, nefes alış verişimde bir değişim oldu o paraları bulmaya başladığım günden bu yana. Şöyle düşünelim; benim ciğerim bir bardak olsaydı, ben dolu dolu nefes almaya çalıştığımda o bardağın % 50-60’ını doldurabildiğimi hissederdim, hani daha fazla alan var olduğunu biliyorsun ama su koyamıyorsun, bardak kabul etmiyor suyu! Bardağa bak yaa, sen kimsin yaaa!!!!  Nefes almak da böyleydi benim için, eksikti, tamamen nefes alamıyordum, alıyordum, ölmüyordum, sıkıntı yaşamıyordum ama dolu dolu nefes alamıyordum. Şu an o % 50-60 oran; % 70-80’lere ulaştı desem abartmış olmam, çok daha fazla havayı ciğerlerime doldurabiliyorum. Nefes almak hepimiz için sıradan bir olay, farkında bile değiliz nefes aldığımızın ama o daraltı hissi kaybolduktan sonra öyle mucizevi, öyle keyifli bir hale geliyor ki, ben nasıl yaşıyormuşum yahu önceden diye sormadan edemiyorsunuz kendinize. Sanki evrim geçirmiş pokemon gibi hissediyorsunuz. :)

Mis gibi kokuyorsunuz, öyle ki; çevrenizde kötü kokan insanlar bulunduğunda kokuları kıyafetlerinize siniyor ve siz o temiz kokunuzla kıyaslayınca öhhhh diyorsunuz, bu ne yaaaaahuuu! Saçlarınız, dişleriniz, parmaklarınız kötü koku ve renklere maruz kalmıyor. Müthiş bir şey bu bak, ölmeden önce mutlaka denemelisiniz bu hissi, umarım sizin de başınıza gelir.

Bu arada ölmeden önce demişken, geçenlerde bir yazı okudum, yanlış hatırlamıyorsam 20 Şubat 2018 tarihiydi yazıyı okuduğumda. Bir kanserden bahsediyordu, öyle ürpermiştim ki; bunlar benim başıma gelmemeli, gerçekten ben böyle bir acıya, böyle bir sürece dayanamam, beni seven insanların da benim iyi olamayacağımı bilmelerine rağmen % 0,00001 oranında iyi olma ihtimalim için sersefil olmalarını göze alamam, kendime ve sevdiklerime bu sıkıntıları yaşatmaya hakkım yok dedim. Göğüsümün ortadan kesilmesine, göğüs kafesi kemiklerimin metal parçalar kullanarak gerdirilmesine, kan ve et yığınları içerisinde o malum organıma ulaşılmasına, onun kömüre dönüşmesine göz yummamdan dolayı tüm bu acı sürecin yaşanmasına dayanamam! Yaşamayı bu kadar çok seven ben günün birinde acı çekerek ölmeyi garanti altına alamam!

____________________

20 Şubat 2018

Şu yazıyı okudum. Gözlerim doldu, kendi annemin başına gelmişçesine üzüldüm, ne yapıyorum ben dedim! Eczaneyi aradım, Champix adlı zehir bırakma ilacının siparişini verdim, fiyatının ne olduğunu bile umursamadım, devlet bu ilacı ücretsiz veriyor ama ben o an sahip olmak istedim, kendi imkanlarımla aldım, düzenli bir şekilde kullanmaya başladım. 13 gün sonrasına bir plan yaptım! Her gece aşırı gerçekçi ama bir o kadar da saçma rüyalar gördüm. Fatih Terim beni kadroya alıyordu, formam eski olduğu için beni kadro dışı bırakıp Mario Jardel’i oynatıyordu, Hasan Şaş beni teselli ediyordu filan. Yok böyle bir deneyim abi, çılgın olaylar bu rüya olayları yahu!

4 Mart 2018

Ertesi gün uygulamaya sokacağım planım için son hazırlıkları yaptım, 5 Mart büyük gündü, o gün son defa kendimi zehirleyebildiğim kadar zehirledim, kokabileceğim kadar kötü koktum, yıllardır yaptığım saçma alışkanlığıma o gün de devam ettim. Zaten ilaç sayesinde tadı eskisi gibi değildi ve canım çok istemiyordu. Gece 23:30 gibi tüm zehirleri toparladım, hepsini kaldırdım attım, etrafı havalandırdım, duş aldım ve yatağa girdim. Gözümde o kadar çok büyüdü ki ertesi sabah neler olacağı, uyumakta zorlandım.

5 Mart 2018

Sabah son derece kararlı bir şekilde çıktım evden. Yol boyunca sakız çiğnedim, trafik sıkıştı, normalde trafik sıkıştı diye canım istemiyor olsa bile o saçmaca hareketi yapardım, yapmadım! Nefes aldım bol bol, müziğin sesini açıp şarkı söyledim! :D

Şirkete vardığımda meydan okudum herkese! Başaramayacağımı düşünmemeleri için de birlikte zehirlendiğim arkadaşlarımın yanında kararlılıkla, zehirlenmeden durmaya devam ettim. Günün ilerleyen saatlerinde biraz agresiftim, pek konuşmadım, bilerek konuşmamaya çalıştım çünkü kimsenin kalbini gereksiz yere kırmak istemedim normal olmayan psikolojimle.

Korktuğum kadar kötü geçmedi ancak bir gece öncesi az uyuduğumdan uykusuzdum, eve gittim, saat 22:00 gibi uyudum diye anımsıyorum.

19 Nisan 2018 ve sonrası

Çok kabak çekirdeği çitledim, aşırı sakız tükettim, tüm o kötü kokusuna rağmen çılgıncasına keçiboynuzu yedim, hala da yiyorum. :D Kilo kilo keçiboynuzu tüketiyorum, şirkette herkes öğle yemeğinden kendisini zehirlerken ben çayımı ve keçiboynuzumu alıp yanlarında muhabbetlere katılıyorum.

Doymuyorum!

Yemeğin üzerine yakardım bir tane, şimdi yemeğin üzerine yemek yiyerek savuşturuyorum o atakları. Atakları gol yiyerek savuşturmak gibi oluyor ama neyse :D Yemeğe de bi stop diyeceğim yakın zamanda. :)

Dolu dolu nefes alıyorum, yemeklerden tat alıyorum, temiz kokuyorum, hatta aşırı hassas koku alıyorum zehir kokusu diğer kokuları bastırmadığı için. Tak boynuma tasmayı, dolaştır narkotik köpeği diye, memleketin tüm uyuşturucu baronlarını çökerteyim, öyle bi hassasiyet. Evde otururken sokaktan bok içerek geçen adamın leş kokusunu hissedip rahatsız oluyorum, gün içinde yanımda içen insanların kokuları farketmeden üzerime siniyor, gece ondan bile rahatsız oluyorum.

Bir de çok salakça bir şey oldu, bahsetmiştim ya.

Her gün 13 lira buluyorum sokakta, keriz parası! :D

Missss…

Kategoriler
Kişisel

Takip Ettiğim Türkçe Podcast Kanalları

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Ekşi Sözlük’te en çok güldüğüm başlıklardan biri de “yatakta kendi kendine düşünürken lafın lafı açması”‘ydı. Eminim herkesin başına geliyordur bu, hadi yatayım uyuyayım diye girersiniz yatağa, sonra aklınıza bir şeyler gelir, daldan dala atlaya atlaya bir anda kendinizi Brent petrolün varil başı fiyatının kaç dolarlara geldiğini düşünürken bulursunuz, halbuse sütünü içip, dişlerini fırçalayıp uyumayı bekleyen insanlardık biz, ne ara buralara geldik. Adeta Arif’in Manchester’a attığı golü ararken Songül Karlı’ya ulaşma durumu. Kafalarda deli bir Youtube algoritması!

Uyku tutmayıp yatakta oradan oraya dönülüp anlamsız düşüncelerle boğuşulan zaman gerçekten ölü bir an, yani o düşünceler bazen beynin kendini tasnif yöntemi gibi dursa da gün içinde yaptığım en önemli şey iş olduğundan dolayı gece yatarken böyle düşüncelere dalmak anlamsız bir hale geliyor benim için. Sonuçta hala bilincim açık ve iyi kötü bir şeyler öğrenebilirsem eğer, kendimi daha ekonomik kullanırım diye düşündüm bundan bir yıl önce kadar. Hadi bir şey öğrenemiyorum diyelim, en azından farklı bir ses duyayım, daha verimli konular keşfedeyim, değişik bir şey olsun ya, dünyadan kopmuş olmayayım dedim ve araştırdım. Podcast diye bir şeyin varlığından haberdardım ama derdimin dermanı olabileceğini hiç düşünmemiştim.

Önceleri uyurken dil öğreneyim diye düşündüm. O gece yattığımda sabah İngiltere Kraliçesi 2. Elizabeth ile Lady Diana hakkında dedikodu edecek derecede İngilizce biliyor olarak uyanacağımı umuyordum, bildiğimi de unuttum! Zaten ölünün arkasından konuşmak ayıp, iyi oldu, boşver! Uyurken dil mil öğrenilmez abi, boş iş.

Sonraları Türkçe podcast dinleyeyim biraz diye düşündüm. Baktım baya baya saran, ilgi çekici kanallar var. Blog yazarlığın farklı bir çeşidi gibi, hatta bir ara keşke ben de yapsam diye özenmedim değil ama tek başıma başaramayacağımı düşünüp vazgeçtim. Ama güzel bir şey ya, youtuber olacağım diye şebek olanlara nispeten çok kaliteli şeyler üretiyorlar, internet içerikleri arasında benim için bloglardan sonra podcastler, sonrasında diğer içerikler geliyor. Belki derli toplu bir Türkçe podcast listesi arayan olur diye takip ettiğim podcastları paylaşmak istedim.

Takip Ettiğim Türkçe Podcast Kanalları 8

En favori kanallarım ise şunlar;

Girişimci Muhabbeti: İnternet girişimleri sektöründe dünya çapında ve Türkiye’de olan biteni anlatan gayet eğlenceli ve bilgili insanların oluşturduğu bir kanal. En düzenli dinlediğim podcast kanalı bu sanırım.

Codefiction: Yazılım geliştiricilere yönelik, yazılım dünyasında olup bitenleri, yeni yazılım trendlerini konuşan alanlarında oldukça deneyimli isimlerden oluşuyor bu kanal. Severek ve gaza gelerek dinliyorum. Bazen ne konuştuklarını anlayamıyorum aşırı jargonlarından dolayı ama o benim çömezliğimden kaynaklanıyor sanırım.

Radyo 521: edelkrone adlı Türkiye’nin yüz akı firmanın sahipleri tarafından içerikler sunuluyor. Onların sorgulamaları, şeffaflıkları, değindikleri konulardaki ince fikirlerine bayılıyorum. Bence çok sıradışı bir kanal, dinlemekten büyük keyif alıyorum.

Geekstra: Geeklik müeessesine gönül vermiş biri olarak keyif almaya çalıştığım ama bazen kafa mikten öteye gidememelerinden dolayı hayıflandığım podcast. Yine de güzel olur diye düşünüyorum, biraz özensizler sadece, daha fazla özenseler iyi şeyler olur gibi.

Dünya Nereye Gidiyor?: Bu arkadaşları da takip etmeye çalışıyorum, keyifli ve samimi sohbetler gerçekleştiriyorlar.

Filozofun Yolu: Çeşitli filozofların felsefe dünyasına katkıları, düşünceleri, yaşam biçimleri, nelerden etkilendikleri ve kimleri etkilediklerine dair alanında uzman kişilerce oluşturulan içerikleri barındırıyor. Severek takip ediyorum.

Takip Ettiğim Türkçe Podcast Kanalları 9

 

Bu arada benim telefonumda podcast için kullandığım uygulamanın adı; Pocket Casts. Yalnız bu uygulamanın yaptığı işi yapan sürüyle uygulama var, illa bunu yüklemek zorunda değilsiniz. Hemen hemen hepsinde belirli bir süre sonra kapat özelliği var, yani sabaha kadar çalıp durmuyor, belirlediğiniz süre dolduğunda otomatik olarak ses kesiliyor.

Görsellerde yer alan tüm podcastlere şu linkten ulaşabilirsiniz.

Kategoriler
Yazılım

Mac üzerinde Docker ile MSSQL Server Kurma

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Mac kullanıp da benim gibi Microsoft SQL Server kurmayı başaramayanlar için kısacık bir bilgi vermek istedim.

Öncelikle doğrudan MS SQL Server yok Mac için, ancak kullanılamaz değil! Yıl 2017 biliyorsunuz.  Minik taklalar atarak OSx içinde de SQL Server kurmak mümkün. Atacağımız taklanın adı; Docker!

Docker eskiden bildiğimiz VMWare’in benzeri ama işlevsellik olarak daha developerları ilgilendiren bir konteynır uygulaması. Mac’a Docker nasıl kurulur diyecek olursanız; öncelikle Homebrew kurarak işe başlayalım. Spotligh’ımızı açıp Terminal yazıyoruz ve çıkan siyah ekrana aşağıdaki kodu yapıştırıp Enter’a basıyoruz.

/usr/bin/ruby -e “$(curl -fsSL https://raw.githubusercontent.com/Homebrew/install/master/install)”

Homebrew başarıyla kurulduktan sonra sıra geldi Docker’ı Mac’imize kurmaya. Onun için de şu komutu yazacağız. Terminal ekranına aşağıdaki kodu yazıp Enter’a basıyoruz yine.

brew cask install docker

Docker kurulduktan sonra Launchpad’e gelip Docker’ı başlatıyoruz. Akabindehttps://hub.docker.com/ adresine gidip kullanıcı adı ve şifre oluşturuyoruz ve kesinlikle unutmuyoruz! Bir kaç adım sonrasında yeniden lazım olacaklar. Docker’ı başlattıktan sonra üst kısımdaki toolbox’a gelip; Docker (balina) simgesine tıklayıp kullanıcı adı ve şifremiz ile login oluyoruz. Sonrasında balinacığımıza tekrar tıklayıp Preferences diyoruz. Açılan ekranda Advanced sekmesine gelip, ram ayarını 4GB, işlemciyi de 4 CPU olarak ayarlıyoruz ve Apply & Restart’a basıyoruz.

Şimdiye kadar bir hata çıkmadıysa devam edelim. Şimdi sıra geldi Docker için Microsoft SQL Server’ın Linux sürümünü Mac’e kurmaya! Aman yarabbi, tüm teknolojiler havada uçuşuyor!

Benim neredeyse yarım saat kaybettiğim, bulana kadar göbeğimi çatlatan ve hatta blog yazmama vesile olan koda geldi sıra!

docker login

Bu kodu terminal ekranımıza yazıyoruz. Bizden username ve password isteyecek, başarıyla girip terminal ekranında login oluyoruz. Microsoft sağolsun her şeyden bahsetmiş, terminal ekranında şu üstteki kodu yazıp da login olun kardeşim dememiş. Neyse, sonunda buldum, ben gibi yanmasın başkaları da diye oturdum blog yazıyorum. Devam edelim!

docker pull microsoft/mssql-server-linux:2017-latest

Yukarıdaki kodu terminal ekranımıza yazıyoruz ve Mac ortamında Microsoft SQL Server kurulumu için nihai adımı atıyoruz.

Kurulum tamamlandıktan sonra;

sudo docker run -e ‘ACCEPT_EULA=Y’ -e ‘MSSQL_SA_PASSWORD=şifrenizbüyükküçükharfverakamgerekli‘ \
   -p 1401:1433 –name databaseadınız \
   -d microsoft/mssql-server-linux:2017-latest

Komutunu çalıştırıyoruz.

Sonrasında;

sudo docker ps -a

yazıp kontrol ediyoruz oluşturulmuş mu diye.

Bu iş bu kadar!

Sonrasında Docker simgesine tıklayıp Kitematic ile start ediyoruz profili.

Ondan sonra Visual Studio Code ile SQL Server’a bağlanma, db, tablo oluşturma gibi nane püsürler var ama çektiğim çile yeter bana, mecalim kalmadı daha.

Edit: Dayanamadım bak, şunu da ekleyeyim.

Eğer Mac’inizde nodejs yüklü değilse; şuradan yükleyin.

Terminale

npm install -g sql-cli

komutunu verin.

SQL-Cli başarılı bir şekilde kurulduysa eğer;

mssql -u sa -p şifrenizbüyükküçükharfverakamgerekli

komutu ile SQL’e login olun. Açılan ekranda .help yazarsanız terminal size yardımcı olabilecek komutları önerecektir. Kusura bakmayın, bir yandan yaşadığım hataları çözmeye çalışıyorum, diğer yandan çözdükçe bloga ekleme yapıyorum, bu yüzden görsel ekleyemedim. İşleri yoluna koyduğumda bu yazıyı yeniden editleyeceğim.