Kategoriler
Kişisel

İngilizce pratiği için Cambly işe yarar mı?

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Bana neden İngilizce öğrenmek istiyorsun diye soran hocalar oluyor, onlara söylediğim şey ise; sadece kendimi iyi hissetmek istiyorum. :) Hangi nedeni sayacaksın ki İngilizce öğrenmek için, araştırma yapmak mı, çevreni genişletmek mi, dünyaya açılmak mı, ticaret yapmak mı, güncel kalmak mı? O kadar çok ki bu dili öğrenme gerekçesi, ben iyi hissetmek deyip geçiveriyorum artık, uzun uzun anlatmaya gerek yok. Şusu, busu yok, herkes bu dile dokunuyor bir şekilde, en olmadık yerde kurtarıcın oluveriyor.

Defaatle denedim ben bu konuda kendimi iyi bir noktaya çekebilmeyi, eğitim hayatı malûm, bir halt öğrenemiyorsun. Hiç unutmuyorum, Ortaokul’a İngilizce sınavında hoca her tense’den 10-15-20 artık hatırlamıyorum ama baya fazla sayıda cümle yazın demişti. Ben artık sayısı 100’e yaklaşan cümlelerden sıkılıp, eeehh eyteraa beaah nasıl olsa geçeceğim lan diyerek bırakmıştım sonlara doğru. Sonra İngilizce hocası beni başka bir dersin ortasında sınıftan çağırttırıp; ders verdiği (o zamanlarki platonik aşkımın bulunduğu) sınıfın ortasında “lan gerizekalı, lan saf, lan bilmem neee, 4 cümle daha yazsaydın 100 alacaktın, niye yazmadın?” dedi. Sıkıldım diyemedim tabi korkudan, yanlış saymışım hocam dedim. :D Tabi tüm sınıf bana güldü, mahcup oldum platoniğime filan ahaha, sonrasında hoca “alkışlayın lan arkadaşınızı” dedi sınıfa, herkes beni alkışladı, çıldırıyordum sevinçten dsfkjds, “tamam hadi sınıfına git” dediğinde nasıl gideceğimi şaşırdım utancımdan. :D

İngilizce ile ilgili en büyük başarım bundan ibaretti. :D Sonrasında ite kaka, kurstur, kitaptır, ona saldır, buna yaldır deneye deneye kağnı hızında ilerlemeye çalıştım. Kaç kitap aldım, kaç podcast dinledim sayısını bilmiyorum. Yine de durum ııh, hiç öyle istediğim sorunsuz kıvama gelemedim.

İngilizce pratiği için Cambly işe yarar mı? 1

Yeniden kursa yazılmak da istemiyordum artık, biliyorum çünkü nasıl bir yöntem izlediklerini. Sıfır öğrenme garantisi ile sepetleyip gönderiyorlar. 20 kişi ile birlikte bir dili aynı anda öğrenmek mümkün değil!

Özel hoca olayına gireyim dedim. Sağolsun İrem adında bir hoca ile tanıştım, gittik bir Starbucks’da anlaştık, fiyatı belirledik, mekanı belirledik, materyaller ıvır zıvır her şeyimiz tamam. Whatsapp’tan bana İngilizce sorular soruyor arada, ben cevaplıyorum, önerilerde bulunuyor, uymaya çalışıyorum vs. Lakin bir hafta sonra benim iş yoğunluğum başladı, öyle böyle bir yoğunluk değil ama çılgıncasına! Eve giremiyordum yoğunluktan, bazen şirkette kaldım, bazen 4:00’de eve gelip 7:30’da uyanıp evden çıktım. Velhasılı İrem, Varol böyle olmayacak, biz seninle daha müsait olduğun bir zamanda yeniden deneyelim, zamanın yoksa benim vereceğim eğitim de senin bir işine yaramayacak dedi. Hani öyle bi söyledi ki; sanırsın 19 yıllık sevgilimden ayrılmışım gibi dfldfglşsd öyle bi oturdu ki içime anlatamam. İçimi bir karamsarlık sardı artık, lan ben bu dili kesinlikle öğrenemeyeceğim herhalde, neye elimi atsam kuruyor, ne zaman denesem duvara tosluyorum bu nedir ya diye isyanlar içinde kafayı yemeye başladım.

Sonrasında bir hırs sardı beni, eğer mevzubahis bu dili konuşa konuşa, konuşma zorunda kala kala öğrenmekse ben bunu para ödemeden ve sıkılmak zorunda kalmadan da halledebilirim dedim. Sağdan soldan bir sürü yabancı insan ile tanışmayı denedim malum uygulamalar ile, ite kaka, ite kaka önce yazarak başladım, sonra kameradan dünyanın bir çok yerinden arkadaşlar edindim ve konuştum. Bir süre sonra hangi tense’in ne zaman kullanılması gerektiğini düşünmeyi bıraktığımı ve spontane şekilde Türkçe karşılığı aklıma dahi gelmeden yazabildiğimi farkettim. Yazıyorum ama konuşamıyorum noktası buydu sanırım. Okuduğumu zaten uzun zamandır kör topal anlayabiliyordum.

İngilizce pratiği için Cambly işe yarar mı? 2

Daha iyi olmalıydı. Yazabiliyorsam konuşabilirim de. Neden olmasın? Ve nihayet Cambly ile tanıştım.

Cambly ile nasıl tanıştım?

Nasıl tanıştım? Öncesinde Çağrı Hoca‘nın İngilizce Kitap Kulübü adında İngilizce kitapların paylaşıldığı ve okuma etkinliklerinin düzenlendiği bence harika olan ama farklı sebeplerle devam edemeyen oluşumunda hediye olarak 30 dakikalık kupon paylaşılmıştı. Buradan yeri gelmişken Çağrı Hoca’ya tekrarda teşekkür etmek istiyorum, çok iyi niyetli, çok yardımsever, çok destekleyici ve bilgili, mükemmel bir insan. İleride kendisi ile başka bir projede tekrar karşılaşmayı gönülden istiyorum.

Neyse, deneyeyim bakayım nasıl bir şeymiş  bu Cambly derken; İngiliz bir hoca ile ıkına sıkıla yarım saati tamamladım. Yalnız konuşamadığım anlarda odfıglşjdlfgjdslf allaaaan ortadoğulusu, şu basit dili bile konuşamıyosuuuun kekoo fdsjlajgşd demesini beklerken, hanım teyzemizin bana yardımcı olmaya çalıştığını gördüm.  Bir özgüven geliyor böyle olunca. O insan senin için orada düşüncesi, yardımcı olma çabası rahatlamanı sağlıyor.

Sonrasında Cambly ile başlangıcı yapmamdan bir kaç gün sonra mail kutumda Cambly’den bir mail gördüm. Sınırlı sayıda son 184 kişilik şu kadar indirimli fırsatı kaçırmayın. Ya he he dedim, küsüratlı yazmışlar ki salladıkları anlaşılmasın. 2 gün sonra yine bir mail geldi Cambly’den son 74 kişilik fırsatı kaçırmayın. Abooo insanda nasıl bir geç kalmışlık psikolojisi hasıl oluyor anlatamam, birileri aşırı uygun süpersonik fırsattan yararlanıyor ama ben yararlanamıyorum, hemen harekete geçmeliyim dedim. Muhteşem bir pazarlama stratejisi bence bu küsüratlı rakamlar. :D

Artık premium üye olmuştum. Haftanın 5 günü, yarım saatlik konuşma hakkı için ne kadar ödediğimi hatırlamıyorum ama en şukela İngilizce kursunda bile bu kadar imkan ile tanışabileceğimi sanmıyorum. Benim üyeliğim grup üyeliğiydi yalnız, yani aynı anda dünyanın farklı yerlerinden 2 öğrenci daha katılıyor aranıza ve sırasıyla bir konu hakkında konuşup tartışıyoruz.

cambly

Cambly hocaları nasıldır?

Hocalar Cambly tarafından seçilmiş kişiler, her İngilizce bilen Cambly’de hoca olmuyor yani, öğretme sertifikasına sahip olanlar, belirli bir kariyeri olanlar yer alabiliyor. Hocalar genel itibari ile sıcak kanlılar, sizi konuşmaya teşvik etmeye çalışıyorlar, hata yaptığınızda sizi düzeltiyorlar, eğer telafuzundan anlayamadıysanız yazarak sizinle tam iletişimi sağlamak istiyorlar. Ya bu da böyle bi öğrenci napalım demiyorlar yani :) Ben epey bir hoca denedim, belki 20 ayrı hoca olmuştur, bir kaç tane favori hoca seçtim kendime, sürekli onlarla konuşmaya gayret gösteriyorum.

Aynı hocalarla konuşmanın avantajı, nerede yaşıyorsun, ne iş yapıyorsun, hobilerin ıvır zıvır filan sorularına maruz kalmıyorsun, hoca tanıyor zaten seni, not filan alıyorlar senin hakkında, yeri geldiğinde diğer grup üyelerine tanıtıyorlar, işte Varol şöyle şöyle biridir, şunu bunu yapar falan filan. Zaman kazanıyorsunuz yani. Bu açıdan güzel, bir de konuşacak konu bulma konusunda sıkılmıyorsunuz, misal hoca İngiliz ise kesinlike The Beatles hakkında soru bombardımanına tutuyorum ben, John’u hatırlıyor musun, Yoko Ono sence de cadı mı falan filan :D Yarım saatim dolmuş olsa bile ertesi günki konuşmada kaldığın yerden sohbetine devam edebiliyorsun, öhh ne oluyoruz yahu gibi bir durum söz konusu değil. Bir de mesaj ile o gün gerçekleşen konuşma hakkında kritik yapıyorlar, bugün çok iyiydin, çok keyif aldım falan filan, iletişimi koparmak istemiyorlar.

Hocalara not vermem gerekirse 4,9/5 diyebilirim. O da manyak bi abla var, sürekli Amerikan idiomlarını anlatıp duruyor. Ben anlayamıyorum onun bahsettiği idiomları, kendi kendine kahkaha atıyor gülüyor, beni dinlemiyor devam ediyor filan, eeehhh yeter beah deyip kapattım onu, onun haricinde de kötü bir hocaya denk gelmedim.

Hoca tavsiyesi isterseniz;

  • Nataschja
  • David Yenches
  • Nigel G.
  • Colin the Wanderingstray
  • Joseph K.

benim favori hocalarım. Hangisini online bulursam katılıyorum sohbete.

Cambly faydalı mı?

Şahsen ben faydasını gördüm, derdimi şu neydi bu neydi diye duraksamadan anlatabiliyorum çoğu zaman. (cem yılmaz espirisi gelecek buraya, derdin ne? ingilizce bilmemek! :)) Mükemmel hale getiriyor mu? Benim için henüz çok erken ama 1 ayda bence aşama kaydettim gibi. İşin güzel yanı, sadece konuşmanın ötesinde bu işe yıllarını vermiş insanlardan tavsiyeler de alabiliyorsunuz. Misal adının saklı olmasını istediğim hocanın bana yaptığı kıyağı hayatta unutmam, madem sen bu konuda iyi olmak istiyorsun deyip 2gb boyutunda video dosyası gönderdi, al buna çalış bak neler olacak dedi. Oha dedim, nasıl indireceğimi şaşırdım. Çalıştım mı? Iıhh ama bence çok şık bir hareketti. Çalışacağım ama üzerimde yük oldu çünkü kaç zamandır, o kadar emek vermiş, upload etmiş benim için, cık cık cık.

Cambly fiyatının karşılığını veriyor mu?

Bunu şu şekilde düşünmeniz lazım, sizin ihtiyacınız birileriyle pratik yapmaksa eğer, fazlasını bile veriyor. Ben konuşmaya başlayayım, devamında ilerletirim diyorsanız zaten hiç düşünmenize gerek yok. Ortalama bir kursa yazılsanız yıllık 3000-5000 arası para isterler, 1 yıl içinde o hoca ile yapabileceğim pratik süresi 5 saati geçmez bile. E burada her gün yarım saat gönlünce yapıyorsun pratiğini. Kurs ile kıyaslarsan da indirimleri filan takip edersen aylık maksimum 200 liraya geliyor ki bunu eli ayağı düzgün hiçbir kursta bulamazsın. Üstelik kalkıp, giyinip kuşanıp kursa gitme derdi de yok, aç telefonunda konuş çatır çatır.

Cambly ile ilgili bir önerin var mı?

Kesinlikle var! Grup olanı tercih etmeyin, birebir konuşma aboneliği yapın. Gruplara abuk sabuk tipler gelip zaman öldürebiliyor, onları dinlemek zorunda kalmazsınız. Bir de tabi abuk sabuk insanların sinir bozucu hikayelerini de dinlememiş olursunuz. İşsiz güçsüz bir Suriyelinin İrlanda’da keyif çatıp, çalışmadan devletin kendisine nasıl güzel baktığını anlatması misal! İnsanı çıldırtır. Meh. -_- Yüzünü göstermekten çekinen Suudi Arabistanlı bir kadının Türkiye hakkında; sizin ülkeniz çok güvensiz mııııııııhhhhh diye yüzünü görmediğim halde yüzünü buruşturduğunu hissetmek filan hoş değil. Teke tek çıkın abi, en güzeli.

Cambly’nin kötü yönü var mıdır?

Evet, mobil uygulamasının bazı sürümlerinde donmalar yaşadım ancak hemen düzeltme yayınlıyorlar, bağlantınızın minimum 2mbit olması gerektiğini D-Smart’ın dillere destan vasatlığı sayesinde acı şekilde tecrübe edip, telefonumun 10gb internet paketini hunharca sömürmek zorunda kaldım ne yazık ki. :/ Ay sonunu zor getirmiştim valla. Bir de grup üyeliğinde hocanın düzeltme metinlerine ulaşamıyorsunuz, bu çok saçma! Onu özellikle dikkate alın bak, sinir bozucu. Zaten ağır bir dille de eleştirdim kendilerini, bu durumu düzeltmek istediklerini söylemişlerdi.

Nasıl üye olabilirim?

Eğer üye olacaksanız, bu bağlantıdan üye olursanız beni referans olarak göstermiş olacaksınız ve ben de bedava dakika kazanacağım, siz de 5 dakikalık deneme şansı yakalayacaksınız. Tercih sizin, gıcıklık olsun istiyorsanız son kısımlardaki link uzantısını silebilirsiniz. :)

Umarım merak edenler için işe yarar şeylerden bahsetmişimdir. Eksik bir şeyler varsa, yorum bırakırsanız cevaplarım.

Saygılar. :)

Kategoriler
Kişisel Siyaset

Futbol hâlâ Salazar’ın futbolu mu?

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Son zamanlarda her futbol paylaşımımın altına “Salazar” atfında bulunulması açıkçası beni iyice germeyi başardı sonunda. Öncelikle Salazar atfı nereden geliyor hemen ona değineyim. Hayır, Galatasaray coşmuş gidiyorken niye beni tahrik ediyorsunuz ki? Hassasım bu konuda, olmuyor böyle. Az içimi dökeyim hele.

Antonio de Oliveira Salazar kimdir?

Antonio de Oliveira Salazar

1933-1974 yılları arasında aşırı sağcı, tutucu, muhafazakar kimliği ile Portekiz’i yönetmiş faşist liderdir. Kendisini diğer faşist diktatörlerden ayrı kılan konu ise ne zaman futbol gündelik hayattaki bazı şeylerin üzerine çıksa, ettiği ünlü lafın ansızın bir yerlerden çıkıyor olmasıdır. İstisnasız her önemli maç döneminde duyarım ben bu sözü. Neydi o söz? “Eğer futbol olmasaydı, bu ülkeyi yarım saat bile idare edemezdim” Yani halk sürekli futbol ile meşgul edilip, baskıcı rejimin aldığı kararlar karşısında kayıtsız kalmalarını sağlamış. Bir diğer rivayete göre göreve gelir gelmez sendikaları, sivil toplum örgütlerini kapatıp, halkın kendini ifade etme imkanlarını elinden alıyor. Peki halk ne yapacak diye sorduklarında da 3F ile idare etsinler diyor. Fado, Fatima, Futbol (kimileri Fado Fiesta Futbol diyor, benim bildiğim kadarıyla doğrusu Fatima)

Fado‘nun sözcük anlamı kader, aynı zamanda bir müzik türü.

Fatima, Portekizliler için kutsal sayılan bir mekan, dini bir anlam ifade ediyor.

Futbol ise bildiğiniz Bafetimbi Gomis. <3

Kimilerine göre 3F kuralında yer alan Fiesta ise eğlence, festival, şenlik anlamına geliyor. Takılsınlar kafalarına göre demek istemiş olabilir, bilemedim.

Hal böyleyken böyle.

Şimdi benim bu postu yazma nedenime dönelim. Futbol gerçekten bazı insanlar için bir eğlence unsuru olmanın dışına çıkmış olsa da ben ve benim gibi düşünenler için gerçekten tatlı bir heyecan, bir renk. Ne bileyim, tribün yakanlar, birbirleri ile kavga edenler, döner bıçakları ile saldıranlar, hatta insan öldürenler bile var, daha önce varoldular ve muhtemelen yine olacaklar. Çünkü futbol, bir tutkudur kimileri için. Zayıf karakterli organizmalar için ahlaki ve insani önceliklerin önüne ne yazık ki geçebiliyor ama sap ile samanı bir tutmamak gerekiyor.

Futbol gerçekten bir çomar eğlendiren midir?

Burada çomar kelimesini malum tv kanallarını izleyip, hayatında zerre kitap okumamış (eksikliğini de hissetmemiş), dünyayı gözüyle görebildiği yer kadar sanan, en sevdiği film Recep İvedik olan zümreyi kastediyorum. Siyasi bir gönderme yok :)



Kökeni milattan öncesine dayanan Gladyatör oyunlarından günümüze sirayet etmiş; bir varlığı, grubu, tutku ile destekleme güdüsünü hareket geçiren bir şovdur futbol bana göre. İnsanın doğasında bu var sanırım, her zaman bir şeyi destekleme ihtiyacı hissederiz, iyi karşısında kötüyü, hırsız karşısında mağduru, yalan söyleyen karşısında doğru söyleyeni, haksız karşısında haklıyı. Desteklemek insani bir davranıştır, taraf seçmek ve desteklediğin tarafın olumlu sonuç aldığını görmek insanda değişik bir haz duygusunu tetikler. Bunu inkar edebilir miyiz? Futbolda insanı eğlendiren şey de budur. Desteklemek. Şimdi durup, günümüzde gladyatör oyunları mı futbol mu diye sorsak kaç kişi futbolu tercih etmez ki?

nabokov

Eğer futbolun dünyası gri renklerden oluşmuş, zevksiz insanları eğlendiren bir şov olduğunu ortaya atarsak; dünyaya iz bırakmış futbol fanı olan bir çok önemli düşünür, yazar, filozof, bilim insanına ne diyeceğiz? Ben en saygı duyduğum isimleri şöyle bir sıralayayım, siz karar verin.

  • Vladimir Nabokov
  • Albert Camus
  • Sir Arthur Conan Doyle
  • George Orwell
  • Jean Paul Sartre
  • Eduardo Galeano

Şu adamların hepsine tapıyorum, özellikle Nabokov, bilen bilir en sevdiğim yazardır kendisi. Bir zamanlar kalecilik yapmışlığı da vardır. Hatta “Konuş, Hafıza” adlı kitabında paylaşmak istediğim şöyle bir paragraf bulunmaktadır.

Cambridge’te oynadığım oyunlar arasında futbol, hayli karmaşık bir dönemin ortasındaki rüzgârlı bir açıklık gibiydi. Kalede durmaya bayılıyordum. Rusya’da ve Latin ülkelerinde, bu yiğitçe sanatın çevresinde her zaman büyülü bir hale olmuştur. Mesafeli, yalnız, dingin, eşi menendi bulunmayan kaleci sokaklarda yürürken, küçük çocuklar hayranlıkla onun ardı sıra giderler. Matadorlar ve savaş pilotları kadar el üstünde tutulurlar. Süveteri, sivri şapkası, dizlikleri, şortunun arka cebinden sarkan eldivenleri onu takımın geri kalanından ayırır. Kaleci yalnız kartal, gizemlerin adamı, kalan son müdafaacıdır. Fotoğrafçılar onun gösterişli şekilde dalışa geçerek, alçaktan yıldırım hızıyla gelen şutu parmak uçlarıyla kale ağzından çıkarışını tespit etmek için bir dizleri üzerinde saygıyla eğilirler; o başarıyla koruduğu kalesinin önünde boylu boyunca yere uzanmış olarak bir anlığına beklerken, stadyumdan takdir dolu bir uğultu yükselir.

Eduardo Galeano’nun da şöyle bir sözü var futbol ile ilgili.

“Futbol, kazandığında çok sevinmemeyi, kaybettiğinde de çok yerinmemeyi öğretir.”

Bunun gibi bir çok kişinin dünyasından futbolun izlerini yazmak mümkün. Benim asıl ifade etmek istediğim şey ise; futbol konusu açıldığında Salazar örneğinin günümüzdeki konumu.

Futbol hâlâ Salazar'ın futbolu mu? 4

Eğer bundan 50 yıl hatta 20 yıl öncesinde olsaydı son derece haklı olduğunu söyleyebilirdim. Gündemi futboldan başka bir şeyin meşgul etmediği bir dönemde, zevk, sefa içerisindeki yaşantımızda memleketin arazileri, şirketleri parsel parsel birilerine peşkeş çekilirken hiç umursamıyor olmamız son derece olasıydı. Ancak yıl 2017 ve artık buzdolapları bile internete girebiliyor. Memleket meselelerine dair yaprak yere düşse haberimiz anında oluyor, ha sansürlenir, yalanlanır, montaj denir orası ayrı ama biz bir şekilde haberdar olabiliyoruz ve bizler önceliklerini bilen insanlarız.

Futbol olmasaydı memlekette devrim mi olacaktı? Hayır. Futbol ben ve benim gibi insanlar için sadece bir stres atma aracı olmanın ötesinde değildir. Minicik bir an için sanki her şey yolundaymış gibi ya da hiçbir şey umrumuzda değilmiş gibi davranmayı tercih etmekten doğal ne olabilir? İnsanız biz. Sanki futbol ile ilgilenmeyen herkes bir aktivist gibi eylem planları yapıp, sivil toplum kuruluşları ile dayanışma halindeler mi? Hayır, mandalina kabuğu soyup, çay içiyorlar. Tek suçlu futbolmuş gibi bir algı olmasını anlamsız buluyorum. Seversin, sevmezsin ama toplumu futboldan zilyon kat daha fazla yozlaştıran sürüyle şey var. Futbol, haftada bir ya da iki akşam, sadece 90 dakika işgal eden şovdan başka bir şey değil. Gereksiz olacak ama pozitif etkileri hakkında bahsetmek gerekirse; İspanya Katalonya’sında halkı bir arada tutan en önemli unsurlardan biri futboldur, adamlar devlet kurmaya kadar götürdüler işi. Nasıl sıkı bir bağ, siz düşünün.

Göz göre göre memlekettin durumunu güllük gülistanlıkmış gibi gösteren taraflı haber kanalları, zengin kız fakir oğlan dizileri, Acun denilen şahıs, sosyal medyadaki takdir edilme arzularının esiri olmuş insanların ego mastürbasyon paylaşımları, bilgisayar oyunlarından kafayı kırmış yeni nesil vs. vs. sürüyle şey varken neden futbol? Hepimiz iş çıkışı toplanıp Mozart’ın die Zauberflöte operasını dinlemeye gideceksek eyvallah, yalnız herkesin kendince kalitesiz ama haz veren bir tutkusu mevcut, tek sorun futbol olabilir mi?

Futbolun günümüzde geldiği nokta, taraftarlar gözyaşı dökerken milyon dolarlar alan futbolcuların güle oynaya evlerine gitmeleri vs. bunların hepsi tartışılır. Saçmadır, değildir konuşabiliriz ama futbol bunca kalitesizlik içinde uyuşmanın simgesi kesinlikle değildir.

Sonuç olarak 3F’nin sonuncu F’si bugün bambaşka bir şey olmuş, ardına sürüyle meşgale alıp gelmiş, zaman içinde evrilmiş ve kendinden daha güçlü türevleri arasında toplumu etkileyen unsurlar arasında en etkisizi haline gelmiştir. Konu bilgi edinmek ise, engellenmesi imkansız internet ve haber ağı mevcut. Konu harekete geçmek ise; insanların pasifize olmalarının nedenlerini çok iyi biliyoruz. Futbol, bugün Salazar döneminden çok daha fazla kişiye ulaşıyor olsa da halkı uyuşturan şeylerin başında gelmediği kesin.

İlk taşı en kaliteli zaman geçireniniz atsın diyor, hayatında hiç dizi izlemeyen, hiç facebook, instagram’da ööööylesine paylaşım yapmayan, hiç bilgisayar oyunu oynamamış, hiç rakı masasında balık olmamışlara sözü bırakıyor ve Galatasaray’ıma başarılar diliyorum ahaha :)

Sevgiler. :)

 

Kategoriler
Edebiyat

Dan Brown – Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Öncelikle çok önemli bir uyarıda bulunmak istiyorum, kitabı okuduysanız ya da okumayı hiç düşünmüyorsanız bu içeriğe göz atın. Olabildiğince spoiler vermemeye dikkat ettimse de gözümden kaçan bir şeyler olabileceğini düşünüyorum. Dan Brown’ı bilirsiniz, kitaplarında hep insanı mekanlardan mekanlara savuran, insanı hayal aleminde dünya seyahatine çıkaran eşsiz bir yazardır. Kitabı okurken hep acaba nasıl bir yerde geçiyor, nasıl bir ortam diye merak eder dururdum. Aklıma bu mekan ve eserleri not edip, blog olarak paylaşmak geldi. Umarım gelecekte birilerinin işine yarar. Şimdi sizi Dan Brown sayesinde küçük bir yolculuğa çıkaracağım.

 

Montserrat Manastırı

Kitabın açılışında geçen ilk yer burası. Edmond Kirsch büyük keşfini üç din adamına duyurmak için burayı tercih ediyor. Zira gözlerden olabildiğince uzak ve birilerinin onu takip etme ihtimali oldukça azdı.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 6

Montserrat a vista de Drone from Joan Lesan on Vimeo.

Campbell’s Soup Cans

Campbell’in Çorba Kutuları olarak anılan, Andy Warhol’un adına sanat dediği, pop kültürünü başlatan ilk eser olarak tanınır. Andy Warhol ile isim benzerliğimizi babamın sanata olan ilgisinden kaynaklandığını öne sürüp az ekmeğini yemedim aslında eheh :) Öyleyiz işte, çorba kutusundan sanat, isim benzerliğinde sanatseverlik çıkarırız. Kitapta Robert Langdon’ın bu eserden etkilendiğinden bahsediliyordu.

Andy Warhol soup cans

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 7

Louise Bourgeois – Maman

Yöneticiliğini Ambra Vidal’in yaptığı Guggenheim Müzesi’nde yer alan bir Louise Bourgeois eseridir. Louise Bourgeois sıradışı bir kadın, çocukluğu acı içinde geçmiş ve bu acıyı bir şekilde eserlerine de yansıtmıştır. İngiliz bakıcısı için şu sözleri sarfetmesi insanı biraz kederlendirir. “ben, beni sevmesini istemiştim o gitti babamı sevdi.” Aşağıya eklediğim portresi Robert Mapplethorpe’a ait, kendisini Patti Smith’in Çoluk Çocuk kitabından tanıyanlarınız vardır, daldan dala atlıyorum. Yalnız o kitabı aşırı sevmiştim, sayesinde Amerikan Beat Edebiyatına merak salmış, kendimi kitaplardan kitaplara vurmuştum, bahsetmeden geçemeyeceğim.

Louise Bourgeois
Louise Bourgeois

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 8

Guggenheim Müzesi

Bilbao’da Nervion Nehri kıyısında yer alan ve 11.000 m² alana yayılmış bu devasa müze bana rahatsız edici bir asimetride geldi yalnız Pritzker Ödülü sahibi mimar Frank Gehry tarafından tasarlanmış. Söz söylemek ayıp olur, adam ödüllü mödüllü biri. Yapımı 1997 yılında bitmiş, yani 20 yaşını doldurmuş, ilk başta maksimum 600.000 kişi gelir diye düşünülürken, yıllık ziyaretçisi 1.000.000’un altına hiç düşmemiş. Kitabı okuyanların bileceği gibi, olay burada başlıyor, Edmond Kirsch dünyayı değiştirecek buluşunu burada tüm dünyaya açıklamak istiyor ve daha fazlası spoiler olmasın diye olaylar gelişiyor diye bitireyim.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 9

Guggenheim Bilbao

Fujiko Nakaya – Fog Sculpture

1998 yılında Fujiko Nakaya tarafından oluşturulan bu eserden bir bok anlamadığımı utanarak ifade etmekle birlikte, modern sanat severlerin bu eseri sevebilmem için bana açıklama yapmalarını canı gönülden dilerim. Robert Langdon’da eserden bir halt anlamamıştı zaten. Ne kadar da benziyoruz birbirimize, inanılır gibi değil. :) Delikli borular döşettirip, gölete sis püskürtürken verdiği çaba sadece tesisatçılara yapacağı ödemeden ileri gitmiyor ama sanatçı ve sanat eseri ortaya çıkıyor. Elinde çekiç ve keski ile heykel yapan sanatçılar mezarlarında ters dönmüş olsa da bunun da adı sanat ne yazık ki.

fujiko nakaya - the fog sculpture

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 10

Jenny Holzer – Installation for Bilbao

Jenny Holzer tarafından yapılan bu LED eser, ki kadın hep böyle şeyler yapıyormuş, rahatsız edici metinleri insanların görebileceği yerlerde paylaşma şeklinde bir sanat anlayışı varmış. 12 metre uzunluğunda 9 adet elektronik panodan oluşuyor. AIDS’in verdiği hasar ile ilgili metinler yer alıyor ve bunlar Bask dili, İspanyolca, İngilizce olarak sürekli hareket ediyor. Metin ise şu sözlerden oluşuyor.

I walk in
I watch you
I scan you
I wait for you
I tickle you
I tease you

I search you
I breath you
I speak
I smile
I touch your hair
You are the one who did this to me
You are my own
You are part of me

I show you
I feel you
I ask you
I won´t ask you
I don’t wait

I lie

I’m crying hard
There was blood
No one told me
No one knew
My mother knows

I forget your name

I don´t think
I bury my head
I bury your head
I bury you

My fever
My skin
I can´t breath
I can´t eat
I can´t walk

I’m losing time
I’m losing ground
I can´t stand it

I cry
I cry out
I bite
I bite your lip
I breath you breath
I pulse
I pray
I pray aloud
I smell you on my skin
I say the word
I say your name
I cover you

I shelter you
I walk away from you
I sleep beside you
I smell you on my clothes
I save your clothes

Dohany Caddesi Sinagogu

Avrupa’nın en büyük sinagogu ünvanına sahipmiş. Görüntüsü bana biraz bizim taş medreseleri anımsattı. Bu stili anımsatması hiç yabancılanacak bir eleştiri değil çünkü Yahudilerin kendilerine has bir tasarım anlayışlarının olmadığı, daha çok Araplardan esinlendiklerini Viyanalı mimar Ludwig Förster de söylemiş. Sonra antisemitizm filan şey olmasın. Sinagog, ilk ibadetine 1859 yılında ev sahipliği yapmış yalnız, o günden bu yana başından geçmeyen kalmamış. 1939’da bombalanmış, İkinci Dünya Savaşı’nda Almanlar tarafından ahır olarak kullanılmış, sayısız badire atlatmış ancak hala dimdik ayakta duruyor. Yahudilerin büyük önem atfettiği, ki öyle olması gerekiyor, Theodor Herlz’in doğduğu evde ise Yahudi Müzesi yer almaktaymış. Yaaa, aklınıza Budapeşte denince Grand Budapest Hotel geliyor ama neler neler varmış içinde.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 11

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 12

Yves Klein – Leap Into The Void

Ha bak bu cidden enteresan bir adam. Gidip tek nota basıp, 20 dakikalık sessizlik senfonisi oluşturup bunu sanat olarak sunan biri. Ben yapsam ya bi s.. git dersiniz, iv klayn yapınca sanat oluyor. Hey yavrum hey. Yalnız bu abi literatüre Klein Blue olarak geçen rengi icat etmiş ve tescil ettirmiş. Adamın patentli bir rengi var, monochrome yani tek renk ile resimler yapıyor. Tek renk derken, o rengin tonlarını kullanıyor, Klein Mavisi de bu şekilde ortaya çıkıyor. Leap Into The Void’da neyi ifade ettiğini ben anlayamadım, sanırım özgürlüğü ifade ediyor.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 13

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 14

 

Richard Serra – The Matter Of Time

İkitelli Sanayi Sitesi’nde ustaların daha güzel şeyler ortaya çıkarabileceğini inandığım modern sanat eseri. Edmond Kirsch ile Robert Langon sunum öncesi burada konuşmuşlardı.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 15

Catedral de la Almudena

İspanya Diyanet İşleri Bakanlığı gibi bir görevi olan Başpiskoposluğun mekanı imiş. 1993 yılında Papa 2. Jean Paul tarafından kutsanarak ibadete açılmış.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 16

Head on

Cai Guo-Qiang tarafından yapılan bu eser 99 adet kurdun bir duvara toslayışını anlatıyor. Sürü psikolojisini ifade ettiğini düşünmekteyim.
Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 17

Cody Wilson – Liberator

Bu zıkkımla daha önce reddit’te karşılaşmıştım. 3 boyutlu yazıcılardan çıktı alınarak yapılabilen bu salakça alet ile insan öldürmenin de mümkün olduğunu Dan Brown sayesinde öğrenmiş olduk. Hayır, biz 3D printer ile protez organ yapımıyla umutlanırken kötülük de boş durmuyor. Ne yazık ki…

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 18

Palacio Real – Kraliyet Sarayı

1735 yılında yapılmış, cidden enfes görünüyor. 135,000 m alana yayılmış durumda. Kitapta anlatıldığına göre Kral pek buralarda ikamet etmemekteymiş.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 19

 

 

Palacio de la Zarzuela

Hiç de bir krala yakışır bir yanı yok. Yani sen koskoca kralsın, bizim evden hallice bir yerde yaşıyorsun, inanılır gibi değil. Ne demişler!!! İtibarın tasarrufu olamaz!!! Sen niye tasarruf ediyorsun yahu, ne gereği var? Bu arada prens Felipe kitaptaki prens Julian tanımına oldukça uyuyor.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 20

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 21

Corrado Giaquinto – Religion Protected by Spain

1750’lerde Corrado Giaquinto tarafından yapılmış bu eser.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 22

Reina Sofia Modern Sanat Müzesi

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 23

Parc Güell

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 24

Casa Mila

En üst kata iyi bakın, orada bir dahi yaşadı… :( Edmond Kirsch.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 25

 

La Basilica de la Sagrada Familia

Gaudi’nin ölümsüz eseri, ölümünün 100. yılında hazır olacak. Şu güzelliği bir söz söylenebilir mi allasen? Akıl alır gibi değil. Bittiğinde Avrupa’nın en uzun yapısı olacak ayrıca.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 26 Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 27

The Ancient of Days

William Blake’in kitabında yer alan eser. Elinde pergelle dünyayı ölçen tanrı.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 28

El Escorial

Sierra de Guaddarrama dağının eteklerinde kurulmuş saray, manastır, kütüphane. İspanya Kralı 2. Felipe burada yaşamış.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 29

L’eixample

Beni fazlasıyla rahatsız eden aşırı düzenli ama çok göz tırmalayıcı şehir düzeni.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 30 Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 31

Gran Hotel Princesa Sofia

Evli evine köylü köyüne döndükten sonra Robert Langdon’ın istirahatgâhı. Bir ara Edmond Kirsch ile burada yemek yemişlikleri de var. Çünkü süper bilgisayarı iki blok ötede yer alıyor.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 32

Chapel Torre Girona

Bizim meşhur yapay zekalı bilgisayarımız Winston’un evi. Kitabı okuduysanız Winston’un aldığı karar hakkında konuşmak isterim, yorum bırakırsanız sevinirim.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 33

La Basilica Secreta

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 34

Şehitler Vadisi

Yapımında binlerce insanın öldüğü, faşist Franco’nun miras bıraktığı utanç anıtı.

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 35

Montjuic Tepesi Castell de Montjuic

Dan Brown - Başlangıç (Origin) Kitabında Geçen Mekanlar ve Eserler 36

Kategoriler
Kişisel

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Ellerim ödeme butonuna gidemedi, ürünü sepete attım ve arkadaşımı çağırıp önüne kredi kartımı fırlattım. Koşarak ofisten dışarı çıktım, bittiğinde beni çağırdı. Ertesi gün bir iPhone 7 Plus sahibi olmuştum. Nasıl olmuştum, neden olmuştum, o kadar parayı nasıl veriyorlar lan deyip ben nasıl vermiştim, bunlar olayın hâlâ anlayamadığım kısmı. Android vs. iOs kıyaslaması yapmayacağım, herkes elindeki telefonun bir şekilde artı yönünü ya da eşitliği gösterebilir, zira ben bundan önceki telefonum LG v10’dan da yeterince memnundum. Dedim ya, nasıl oldu da oldu anlayamadım ama çok memnunum.

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 38

Her neyse, bir telefona bu kadar para bayılınca gerçekten onu etkin kullanabilmeyi istiyor insan haliyle, alo ise android de alo diyor, whatsapp ise android’de de whatsapp kullanılabiliyor, ben daha öte bir şey istedim. Bu telefonun entegreleri içerisinde gezinebilmeyi, onlara işlemler yaptırabilmeyi, ona işletim sistemi elverdiğince hükmedebilmeyi. Bundan 11 yıl önce sonlandırdığım yazılım serüvenime dönüş yapmaya heveslendim.

Bildiğim kadarıyla Objective-C adında bana göre gerçekten leş standartları olan bir yazılım dili ile uygulama yazılabiliyordu. Ki benim yazılım serüvenimi noktalama nedenlerimden biri de noktalı virgüllerin salak saçma şekilde şart koşulduğu yazılım dillerinin aşırı popülerleşmeye başlamasıydı. Visual Basic ile her şey güllük gülistanlık iken, birden zevk aldığım konudan iğrenmeye başlamıştım. Ciddi söylüyorum ya, syntax adı verilen bu kodlama standartları beni aşırı irrite etmişti.

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 39

 

Derken done dolaşa Apple’ın Swift adında yeni bir yazılım dili duyurduğunu öğrendim. Playground adında bir web modülünde ufak tefek kodlama alıştırmaları yaptım, aman yarabbi! Değişkenleri çözdüm, toplama, çıkarma, çarpma işlemi yaptım, dizi tanımladım, döngülere aldım, döngülerden çıkardım, function yazdım, onu çağırıp print ettim. Lan hepsi mi çalışır, tıkır tıkır aktı kodlar. Vay anasını dedim ya, vay anasını!!!! Aşk yaşadım resmen yazılım dili ile.

Hemen hemen hemen, bir an önce benim bu dili öğrenmem gerekiyor diye içim içimi yiyordu. Standford Üniversitesi’nin iTunes U üzerindeki videolarına bir göz attım, geceleri uykuya dalmadan önce dinlerken buldum kendimi, sonra gidip Udemy adlı eğitim videoları satan siteden Swift dersleri satın aldım, oturup telefondan o videoları izledim geceleri, açıp dizi izleyeceğime ders takip ediyordum, adam kod yazıyor ben keşke ben de yazabilseydim diyordum, adam hata yapıyor keşke ben de hata yapabilseydim diyorum, adam hatasını buluyor, keşke ben de hatamı bulabilseydim diyorum. Hüzünleeer, hüzünler. Neden böyle diyordum? Çünkü iPhone için uygulama geliştirecekseniz eğer, bir Mac sahibi olmanız gerekiyormuştu. Ne salakçaymıştı benim için, çünkü benim emektar laptopum Windowsmuştu! Meh diye diye geçti günlerim, içime içime attım hep.

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 40

Araştırmaya koyuldum, zaten hali hazırda telefondan giren girmiş, bir aşk düşmüş bağrıma, o yazılım dili ile dünyaya şiirler yazabilmek var hayallerde ama bir daha Apple’ın kucağına düşersem bu sefer beni hiçbir şey mutlu edemeyecekti biliyorum. Bu kadar masraf beni bozar arkadaş, burçlara inanmıyorum ama oğlak burcuyum lan ben, yıllarca bana öğretilmiş tutumluluk, ekonomiklik, filan fıstık itemlarını nasıl çöpe atacaktım, kaldı ki; memur çocuğuyum ben! Memur çocuğu olmak bir malı satın almadan önce kâra geçebilmek, en azından kazık yememek, o kazık yenecekse de insani boyutlarda yemek demektir, yakışmazdı bana! En ekonomik çözümleri araştırırken bir de ne göreyim! Mac mini adında bir ürün tam da benlikmiş meğersem, harikalar harikası ve fiyatı diğer Apple ürünleri kadar kol gibi olmayan bu minnak şey aradığım şeyin ta kendisiymiş. Yalnız onun da yukarıda bahsettiğim gibi salakça sorunu ram upgrade imkanının olmamasıymış. Hmmm, giderek büyüyen bir kazık bana doğru yaklaşmakta, kumandan logar?

Zaten bu Apple denilen firma o kadar alçak ki, yani kapitalizmi göstere göstere vahşileştiren bu kadar alçakça bir başka firma olarak Samsung’u gösterebilirim ancak. Adamlar yeni çıkardıkları Mac Mini’lerde ram değiştirmeye bile izin vermiyorlar. Düşünsene, 4 gb’lık bir Mac mini aldın ve sıçtın, bitti gitti. Yavaşlamaya başladıysa gidip yenisini almaktan başka çözüm yok. Lan bak şu fikri hayata soktuklarını düşündükçe çıldırasım geliyor, kölemsiniz köpekler demekten başka ne anlamı var? Aşağılıkça ya. Pislikler!

Ancak ne göreyim, 2017 yılında olmamıza rağmen, en son 2012 late versiyonu olarak üretilen Mac Mini’de ram yükseltilmesi yapılabiliyormuş. Vay canına dedim, sahibinden.com üzerinden araştırmalara başladım. Her şey Swift içindi. Hocam şu fiyata olur mu?, Takasa girek mi? Bir miktar indiriminizi rica etsem? İstanbul içi elden alabilitelerimiz? Ona buna mesaj yağdırıyorum anasını satayım, alacağım ya. Fiyatı da normal bir bilgisayardan bile daha uygun, hem ihtiyacıma yönelik, hem de daha önce kullanmadığım bir işletim sistemi olduğu için heyecan verici. Bir satıcı ile anlaştım, koştum Sirkeci’ye aldım mis gibi kullanılmış Mac mini’mi, içindeki hard diski söktürüp SSD taktırdım. 4 gb ram var ama olsun, bugün 8×2 ram siparişi verdim, geldiğinde uçuracağım kendisini.

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 41

Şimdi gelelim son duruma. Adım adım Udemy üzerinden iki ders takip ediyorum, hocalar ne yapıyorsa bir kez onlarla birlikte, bir de videoyu kapatıp kendim yapmaya çabalıyorum. Kendimce bir şeyler deniyorum, ekliyorum, çıkartıyorum, acaba şöyle yapsam nasıl olur diye diye saatler harcıyorum ve zerre sıkılmıyorum. Swift gerçekten hayallerimin diliymiş, daha junior seviyede bile sayılmam ama aşırı eğleniyorum. Hata yapmayı bile özlemişim be, bir harf hatası yüzünden insan bir saatini harcamaktan keyif alır mı? Öyle bir mazoşizm! Github adında enfes bir site ile tanıştım, yazılım geliştiriciler kodlarını ya da toolarını tüm dünya ile paylaştığı bir alan burası. Aslında tek yaptığı şey bu değil ama ben tek başıma yazdığım için sadece o amaçla kullanıyorum ve aşırı derecede faydalanıyorum, boş zamanlarımda açıp kod okuyorum oralardan. Facebook’tan daha fazla vakit harcadığım kesin.

Haberiniz var mıydı Udemy tarzı sitelerden bilmiyorum ama interneti en verimli şekilde kullanabileceğiniz, ödediğiniz parayı (10 dolar) sonuna kadar ne demek fersah fersah fazlasıyla size geri sunan harika bir mecra. Sadece yazılım değil, golf oynamayı, yeni bir enstrüman çalmayı, pazarlamayı, tasarım yapmayı, bilimsel konuları vs öğrenebilir, kendinize yeni hobiler edinebilir ya da kendinizi geliştirebilirsiniz. Müthiş değil mi ya?

Windows mu, macOs mu diye soracak olursanız, yeni olmamdan mıdır bilemiyorum ama şu an için kesinlikle macOs diyorum! Tertemiz, kafa karıştırmıyor, bir sürü şukela uygulama var, virüs yeme riski daha az ve hemen her şey kontrolün altında.

Şimdilerde böyleyim ama zamanla daha iyi olur herhalde ahaha. :)

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 42

Amacım günün birinde Apple’a verdiğim tüm paraları geri alabilmek!

Çünkü ben bir memur çocuğuyum. :)

Çok hırslandım, huh!

Kategoriler
Kişisel

Frank Underwood tarzı insanlar

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Merhaba blog, şöyle bi 3 dakika kadar bomboş sayfanı izledim acaba ne yazsam diye. Diğer blog yazarlarını bilmiyorum ama ben ne araştırma yapıyorum, ne şunu yazayım diye düşünüyorum, ne kendime dert ediniyorum yazardım yazmadım diye. Geliyor zaten yazma isteği bir şekilde, sonrasında da özensiz düzensiz abukluklar dökülüveriyor. Mesela ben bu satırları yazarken de hala ne hakkında yazacağıma karar verememiş durumdayım. Bir şeyler dökülse iyi olur artık, zira mekanik bir oyun klavyesinden gecenin 02:41’inde takır tukur sesler çıkarıp duruyorum.

Frank Underwood tarzı insanlar 44

İnsanlardan bahsedeyim mi biraz? Öyle olmasam da insanları çok iyi tanıdığımı düşünmüşümdür, hep böyle hissettim nedense. Öyle kazık yeyip ağlanacak tripli ergen postu gibi devam etmeyeceğim korkmayın. Ayrıca yeyip kelimesi de çok eğreti değil mi yahu, yemek yeyeyim demiyor kimse, yemek yiyorum diyoruz ama yazarken yeyip demek gerekiyor. Meh, neyse. İnsanlara bakış açımı değiştiren harikalar harikası bir dizi izliyorum son iki senedir, bilirsiniz belki House of Cards. Orada ana karakter Frank Underwood benim yıllarca göremediğim gerçekleri öyle güzel anlattı ki bana, ulan hakikaten ya böyle de yaklaşılabilir dedirtti.

Öncelikle içinde bulunduğumuz düzende mutlak bir adalet yok. Kimse aldığını vermiyor, verdiğini almıyor. Karma marma tırt, bitch. Çıkar dışında bir bok yok bu düzende. Herkes bir başkası için basamak olarak kullanılabilir, kullanılıyor da. Benim zamanında göremediğim bu muhteşem stil sayesinde devasa kazıklar yememiş olmama şükretmem gerekiyor, eğer gözünüz açılmadıysa sizin de öyle.

Frank Underwood tarzı insanlar 45

Çıkarlar için insanları birbirine bilardo topları gibi çarpıştırıp istediğini alabilen muhteşem derecede duyguları hiçe sayan süpersonik insanlar aramızda dolaşıyorlar ve onlar çok başarılılar. Hayatın sırrı budur işte! Bir dönüş için harekette bulunmadıysan bir dönüşün olmayacağı gerçeği. Eğer sen amacın için insanlarla ilişki kuruyor ve onlara hissettirmeden amacın için çabalıyorsan dilediğine ulaşabilirsin ancak başka bir insanın senin çıkarına hareket etmesini beklemek tümüyle şans, sonsuz sayıda etkene bağlı, olabilir de olmayabilir de. İşini şansa bırakmayanlar zirvedeler, ya ben iyilik yaptım denize attım insanları da her zaman ya olursa diye dudaklarını kemiriyorlar.

Mesela her insanın zaafı vardır, en zaafsız görünen insanın bile bir şeyleri muhakkak vardır. Kredi mi çektin? Bundan kimseye bahsetme, çünkü o bir zaaf, işini kaybetmemen gerekiyor, daha fazla çalıştırılmak zorunda kalabilirsin. Dış görünüşünden mi rahatsızsın? Bundan bahsetme çünkü bu senin zaafın, birileri seni yıpratmak için günü geldiğinde bunu kullanabilir. Birinden mi hoşlanıyorsun? Dünyaya diğer insanlardan daha mı farklı bakıyorsun, inanç olabilir, cinsel yönelim olabilir, politik görüş olabilir. Eğer bir başkasına aktardığında sana fayda sağlamayacak bir şeyse gelecekte önüne bir zaaf unsuru olarak konulabilir. Bahsetmesen ne olur? Madalya takmayacaklarsa çok samimi olmadıklarına bunları paylaşmanın anlamı yok. Ha bak bunu çok iyi yapan, rengini hiç belli etmeyen ve oyunu kuralına göre oynayanlar var ama hiç zaafları yok gibi mi görünüyor? Asıl onların zaafları sere serpe ortada duruyor. Ego, sana gösterirken hiç cimri davranmadığı ama senin farkına varamadığın o dev ego, pisliğin sonu olabilir. Bunu görmüyoruz, egosunu pohpohladığın insanı zamanı geldiğinde egosuyla birlikte kaldırıp çöpe atabilirsin. Ne duygusuzca değil mi? Haha, işte senin içinde büyüttüğün o insansı, duygusal öncelikler bir başkası için dev bir koz olabiliyor, bunu sen benden daha iyi biliyorsun ama bir şey sana engel oluyor. İşte sana engel olan o şey diğerini üste çıkarıyor. O içinden sinsice kahkahalar atarken sen karma karma diye pembik balonların üzerinde uçuyorsun, malum kişiler değdirince paslı iğnesini çakılıveriyorsun yere.

Frank Underwood tarzı insanlar 46

House of Cards’ı izle ve Frank Underwood’un ne kadar şerefsiz, onursuz bir piç kurusu olduğunu görmene rağmen ondan nefret edebiliyor musun bir sor kendine. Her insan gücü sever, güç başarılı olanın yanındadır, o başardıkça kötülüğü senin de gücünmüş gibi hissediyorsun, Türk siyasetinde bile bu fenomen mevcut. Gücün kimde olduğu önemli, onu nasıl elde ettiği değil.

Albert Einstein’a bak mesela. Yıllar önce Zürih Politeknik Üniversitesi’nde tanıştığı Mileva Maric’e neler yaptığına bir bak. O kadıncağızın peşinden koşup, hamile bırakıp tüm akademik kariyerini sonlandırmasına, sonrasında kendisi patent şirketinde memur olarak çalışırken üzerine düşündüğü Özel Görelilik Kuramı hakkında kadıncağız nasıl kullandığına, bilimsel uğraşlarında o kadının her zaman payı olmasına rağmen bir kez bile Mileva Maric’den bahsetmediğine bir bak. Üniversitede Albert Einstein’den daha yüksek derece yapmasına rağmen nasıl bok gibi bir hayat geçirdiğine bak. Einstein’ın ayakları altında ezilirken unufak olup, yalnız başına ölüp gitmesini gör. Görmezsiniz, göremezsiniz, çünkü tarih hiçbir zaman ezilenleri görmez, düzende yer almaz onlar, her zaman insanları bilardo topu gibi birbirlerine çarpıştırıp, basamak gibi kullananların adı anılır.

Siz çok onurlu bir hayat geçirdiniz ve tüm ahlak kurallarına eksiksiz riayet ettiniz diye kimseden ardınızdan destan yazmasını beklemeyin. Anlatmak istediğim şey gidip ruhunuzu şeytana satıp; şerefsizlik yapıp, herkesi bozuk para gibi harcayın demek değil ancak bu insanların varlığını hiçbir zaman unutmayın. Amiyane tabirle ayık olun.

Mevcut ahlak kuralları insanların birbiriyle çok az etkileşim kurduğu, genellikle köy kasaba gibi yerlerde yaşayıp; maksimum 50 insan tanıyıp, 3-4 şarkı dinleyip, 1-2 kitap okuyabildiği dönemlerden kalma, günümüzde ise yüzlerce insan tanıyoruz, sistemin kendisi mücadele üzerine kurulu, herkes birbirini ezip daha yukarı çıkmak için yarışıyor. Sadece kurallara takılı kalanlar yerinde sayarken, bizlerin göze alamadıklarını yapanlar zirvede viskilerini yudumluyor.

Ahlak güzel şey elbette ama bu tek amacı kazanmak olan insanlar için sizi acınası vasat birine dönüştürebilir, bunu göz ardı etmeyin.

Frank Underwood tarzı insanlar 47

Bazıları için avsınız, yeri geldiğinde avcı olmayı bilin, avcı olamıyorsanız da av olmayın.

Anlattıklarımla bir yere varamadımsa sizi şöyle alayım.

https://onedio.com/haber/house-of-cards-dizisinden-20-efsane-replik-585390