Kategoriler
Kişisel

İş Güvenliği Uzmanlığı Sınavından Geçememek

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

İş Güvenliği Uzmanlığı Sınavından Geçememek 2

Kalbimin üzerine öküz oturdu yemin ederim. Aslına bakarsanız hayatı başarılarla dolu biri değilim ancak bu kadar da başarısız değildim lan! Kendimi hiç bu kadar loser hissetmemiştim!

Artık iş inada bindi, alnıma sürülmüş kara bir leke oldu bu sınavdan geçememek. Büyük konuşmak istemem ama ben bu işi yapmak da istemiyorum esasen, sırf bunca yıl okumuşum, C Sınıfı İş Güvenliği Uzmanı olma hakkı kazanmışım, denizleri geçip derelerde boğulmayayım diyorum ama bir türlü geçemiyorum içine tükürdüğümünün deresini ya!

Her sorunun 2 puan değeri taşıdığı, toplamda 50 sorunun yer aldığı, geçme notunun 70 puan olduğu, içeriği;

  • Uluslararası Anlaşmalar
  • Kanunlar
  • Tüzükler
  • Yönetmelikler
  • Tebliğler
  • Zitrilyon tane İSG dökumantasyonu
  • Sağlık
  • Teknik

gibi konulardan oluşan, bana kalırsa tarihin en salak sınavlarından biri bu. 2016 Nisan ayında yapılan ve o zaman da kazanamadığım sınavda geçme oranı %7 olmuştu yanlış hatırlamıyorsam. Düşün bak; koskoca ülkede bu sınava giren 100 kişiden sadece 7 kişi geçiyor. Ulan ben hayatımın hiçbir döneminde ilk 10’a girebilmiş biri değilim ki; ne diye kasıyorum sorusunu zilyon kez sordum kendime. Umut işte, lanet olsun o umutlara ya. Nasıl olsa yapamıyorum noktasında olsam vazgeçeceğim ama öyle notlarla kalıyorum ki; kafayı yiyorum kendi kendime. İlk sınavımda 3 soru ile, ikinci sınavımda 2 soru ile kaçırmıştım geçme notunu. 2 soru ya, sadece 2 tane soru. :(

İş Güvenliği Uzmanlığı Sınavından Geçememek 3

Ancak bugün girdiğim 3. sınavım öyle salakça bir şekil aldı ki; zannedersem önceki kaybettiğim 2 sınavı mumla arayacağım. Sabahın köründe kalkıp teee Uçan Spagetti Canavarı’nın sittir ettiği, orman içinde salak saçma bir okulu bulmak zorunda kaldım. Etrafta bir tane kahvaltı edecek yer yok lan, dayının biri masayı açmış, koymuş üstüne kaşarı ekmeği, gelene geçene dayıyor tanesi 5 liradan. İyi dedim, ölmeyeyim bari diye aldım bir tane. Bir de sallamasyon çay yanına. Öeeh!

Saat yasak, bozuk para yasak, çakmak yasak (maça gidiyoruz sanki amk, hocalara fırlatacağız sanki), cüzdan yasak, küpe yasak, anahtar yasak, paso yasak, her şey yasak lan! Çırılçıplak sokacaklar ellerinden gelse, 150 lira sınav ücreti alıp %7 geçer ortalamalı sınav yapmalarındaki niyet çok açık aslında, niye direniyorsak? Bu eziyet niye? Girelim cıbıl cıbıl, öpüp göndersinler hepimizi?

Öğretmen masasının önüne oturdum, 1 numarayım. Kendimi hocalara yalakalık yapan Merveler gibi hissettim. Ama hocaaaam 3 puan verirseniz geçiyoğğruuuum! Neyse; giriş kat, okul kapısı açık, dizlerim tiril tiril olmuş soğuktan, kalorifer peteğini tekme atıyorum ısınmak için! Vay efendim, şu kutucuğu işaretlemezseniz sınavınız şey olur, yok şuraya imza atın, şuraya şunu yazın, buraya ebeniniz dayısını yazmazsanız sınavınız geçersiz. Siktiriniz efenim diyemiyorsun. Sokayım sınavınıza ya!

Her boku doldurdum, 10 dakika aralıksız dolduruyorum yaldır yaldır, bütün enerjim emiklendi zaten o işleri halledene kadar.

Sınavınız başlamıştır!

At gibi hissettim kendimi, 546684 Yıl Gazi Koşusu, son düzlüğe dili dışarıda giren attan farkım yok. İki paket kesmeşekere çektiğim eziyete bak oç. der gibi bakıyorum hocanın suratına uyuz uyuz.

Ulan işim gereği ben zaten 4857, 5510, 6331 sayılı Kanunları ezbere biliyorum neredeyse. Hani gündelik hayatta x bir kişinin mevzuatla ilgili başına gelebilecek her türlü konunun cevabını ağzına yüzüne yapıştıra yapıştıra veririm ama sıçtımının sınavındaki sorunun cevabını bilmiyorum ben. “Çağrı usulü çalışmalarda eğer sözleşmede bir süre belirtilmediyse ne kadar sürelik bir çalışma esas alınır” şeklinde, ağır küfür mahiyetinde bir soru ile başladım. Bilmiyorum ya, göçtüm ben içime iyice. Ya dedim Varol, buraya kadarmış mk, ilk soru buysa, devamı nasıldır düşünmek bile istemiyorum.

Bir iki bir iki, sonra bir açıldım ama çılgın atıyorum. Ulan dedim ben bu sınavı geçerim, beni kimse tutamaz. Kesin geçeceğim ya, bu kadar mükemmel olamaz bir sınav.

Oha, daha sınavdan çıkmak için 45 dakika var, en iyisi uyuyayım ben, sabah 6:00’da kalkmışım zaten dedim gayet sevinçli sevinçli. Hoop, yarım saat kadar uyudum sınavda.

Gözlerimi bir açtım, 14-15 dakika bir şey var, son kez gözden geçireyim şu yaptıklarımı dedim. Sonra içime bir kurt düştü, gözüm silgiye ilişti. Doğalgaz vanasını açmış psikopatın çakmağa bakması gibi baktım silgiye. Dur dedim ya şu yanlış olduğunu düşündüğüm şıkları bir düzelteyim. Sağlı sollu girdim, 5 soruyu değiştirdim. Cevabı bilmiyordum ama o an bana en mantıklı gelen ile değiştirmekte beis görmedim. Nasıl olsa her türlü bilmiyorum, risk budur dedim.

Velhasılı eve geldim ve aynı sınava giren insanların paylaştıkları soruların cevaplarını internetten araştırdım.

Sonuç; sonradan silip yerine başkasını yazdığım tüm cevaplar yanlış! İLK YAZDIKLARIMIN HEPSİ AMA HEPSİ DOĞRU! Tüm cevaplarım doğruymuş, abartmıyorum, yemin ederim hepsi doğruymuş!

Çıldırmamak mümkün değil. Aradan 10 saat geçti ama ben hala kendime gelemedim. Yaptığım bu mallığı blogumda, yani başarısızlıklarla dolu kişisel tarih defterime not düşeyim dedim. Silgi denilen o lanet şeyi görmek istemiyorum! Gözümün önünden gitmiyor rengini sktminin silgisi, mk silgisi, oç silgi. :(

Kalacağım çok net ama şöyle baya baya fark olacak bir notla kalırım umarım. 2-3 soru gazıyla umutlanıp tekrar sınava girme gafleti yaşamayacağım bir not bekliyorum. Lütfen ÖSYM, bunu yap bari, bırakacaksan sağlam bırak beni. Kendi kendimi umutlandırıp utandırıyorum resmen!

 

Kategoriler
Kişisel

Nerede o eski bloglar

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Bloggerss

Babamın çalıştığı hastanede stajımı yaparken eve birlikte dönüyorduk. Her akşam baba n’olur bu akşam interneti açayım, 5 dakika girip çıkacağım diye izin istemelerimi unutamıyorum. İnternet sihir gibi bir şeydi o zamanlar ama aşırı yavaştı, 56K ile bağlanıp bir Britney Spears duvar kağıdı indirmek gerçekten bazen 5 dakika sürebiliyordu. Bazen Temporary Internet Files klasörüne gidip, girdiğim sitelerden kalan resimlerin içinde işe yarar şeyler var mı diye baktığım oluyordu, düşünün nasıl bir yokluk. :)

Elim ekmek tutmaya başladı ufak ufak, ADSL diye bir şey çıkıvermişti, tüm riskleri göze alıp, kararlılıkla “eve internet bağlatacağım! ben ödeyeceğim ücretini” dedim babama ve kesintisiz serüven başlamış oldu. Hacker forumlarında abuk sabuk şeyler öğrenerek, emeğe saygı, bilgi paylaştıkça çoğalır gibi sözlerle günlerim geçerken, blog diye bir şeyin olduğunu okudum.

Blog neydi?

Emekti ama emekti demeyeceğim, durun. Blog insanların anlatmak istedikleri şeyleri kendi sayfalarında paylaşabildiği bir platformdu. Blogger.com ile tanışmamdan önce template monster adında site şablonları satan bir firma üzerinden indirdiğim web sayfası şablonunu, Front Page adlı Microsoft Office uygulamasında editliyor ve ücretsiz hosting veren sitelere yükleyerek kendi statik blogumu tutuyordum.

frontpage

Düşünün; bugün anlatmak istediğim bir şey var, mesela Galatasaray’ın maçı, onun için sıfırdan bir sayfa oluşturuyor, Ana Sayfaya link veriyor, tüm site klasörünü komple yeniden yüklüyordum. Yaptığım şeyin blog olduğunu bilmiyordum ama bir şeyler yazıp saçma sapan da olsa paylaşmayı seviyordum. Çünkü o dönem internet forumdan başka bir şey değildi, sosyal paylaşım sitesi diye bir şey yoktu, damarlarımda gezen sosyal paylaşımcılık akacak yer arıyordu.

Blogger.com’u duyduğum anda inanılmaz heyecanlanmıştım. Çünkü benim o manuel yaptığım her şeyi sistem otomatik yapıyordu, artık abuk sabuk ücretsiz hosting firmalarıyla uğraşmama da gerek kalmayacaktı, hem yazdıklarım daha güzel görünüyordu çünkü sade ama çok kullanışlı hazır tasarımları bulunuyordu. Her platformda olduğu gibi adım ile başlayan bir hesap açıverdim. varol.blogspot.com ile gerçek anlamda bir blogger oluvermiştim.

O dönem Bilge Adam’da yazılım mühendisliği eğitimi alıyordum, yazılım ile ilgili konuları, kodları paylaşmaya başlamıştım. Yavaş yavaş benim gibi bloggerlar ile tanışmaya başladım, hatta küçük küçük toplantılarımız da olmaya başladı. Sonrasında blogspot uzantısının amatörce olduğunu düşünmeye başladım, haha artık bloggerım ya, gözüm yükseklerde. Gidip adım soyadım ile bir alan adı ve hosting aldım. WordPress, Drupal git gelleri sonunda WordPress ile devam etmeye karar verdim ve blogspot’ta kalan içeriğimi aktarmadan yoluma sıfırdan devam etmeye başladım.

deviantart: enkana
deviantart: enkana

Sonrasında askerlik mevzusu ortaya çıktı, askerde olduğum dönemde ne yazık ki aldığım alan adı ve hostingin süreleri doldu, çarşı iznimde blogumun artık olmadığını gördüğümde inanılmaz üzüldüğümü hatırlıyorum. İyi de beni şimdi kim dinleyecek, ben kime anlatacağım yaşadıklarımı diye hayıflanmıştım. Çok geçmeden Tokat’tan 2 haftalık izine gelip şu an bulunduğum blogu açtım kendime. varol.us (varol as değil, varoluş gibi okuyunuz lütfen, felsefe şeysi :) )

Bu blog sayesinde o kadar güzel insanlarla tanıştım ki; belki bugün beni ben yapan bir çok insan bu blog sayesinde girdi hayatıma. Geri dönüp baktığımda iyi ki var diyorum, iyi ki blogum var. Buradan hiçbir beklentim yok, artık çeşitli nedenlerden dolayı eskisi gibi aktif blog da yazamıyorum (üretici değil de tüketici bir internet kullanıcısına dönüşme sorunu, ipad, akıllı cihazlar, sosyal medya ıvır zıvır) fakat buranın hep var olmasını istiyorum. Yaşadığım bir çok anının, bana kazandırdığı yüzlerce güzel insanın anısına belki, bir vefa borcu gibi, hep yaşasın istiyorum.

Bunları neden yazdım?

Eski ve popüler bloggerlardan www.evrengunlugu.net eski blogcuları bir araya getiren bir liste hazırlamış. Her ne kadar 2005 hatta 2002’lerde yazmaya başlamış olsam da şu an baki kalan blogum 2007 yılından bu yana hayatta ve ben de 2007’liler kategorisinde listelendim. :)

Eski blogcular demek biraz da hüzün veriyor bana, çünkü o eski zamanların samimi ve kaliteli içeriklerini göremiyorum. XXXX olabilmeniz için 10 Şey!, Dillere destan Y’nin 80 özelliği, 6 Maddede siz de “şey” olun gibi adı profesyonel ama içeriğini kesinlikle samimi bulamadığım ve adına blog denilen o şeylerden bıkmış durumdayım. Blog insanların başından geçen, samimi, beklentisiz ve kaygısızca yazdıkları alanlardır. Kişiseldir ve özdür. Öz.

Her neyse işte bak dertlendim eski bloglar deyince. Bir narsis7ekho vardı mesela ben askerden izine geldiğimde, 2 haftalık iznimin 1 haftasını onun blogunu okumaya ayırmıştım neredeyse, rübik küplerini onunla sevmiştim, sanat filmlerinin olduğunu onunla farketmiştim, kedisi Osman vardı unutmuyorum, çok da güzel bir kızdı bu arada :) Ne güzeldi eski bloglar, ahhh eski komşuluklar, ramazanlar filan. :) Kapandı gitti sonradan, ne güzeldi oralar hep. Bir çok ya, anlatmakla bitmez, bir sürü blog, sayısız hikaye.

Eğer blogları seviyorsanız; hemen bir feedly hesabı açınız ve teker teker Evren’in hazırlamış olduğu Türkiye’nin En Eski Blogları listesindekileri takip etmeye başlayınız.

 

Kategoriler
Kişisel

Mucizelere inanın!

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Bir köpekle yaşamak gerçekten eşsiz bir deneyim ve büyük bir sorumluluk. Etrafınızda sürekli sizi seven, sizi korumak isteyen, yerine göre onun da korunmaya ihtiyaç duyduğu, sevilmek, sevmek, yemek yemek, uyumak, oyun oyun oynamak isteyen, nefes alıp veren, geceleri horlayan, rüyalar gören çok değişik, bambaşka bir canlıdır köpekler.

Biz de uzun bir süredir Mell ile yaşıyoruz. Kardeşim üniversitedeyken, tanıdığı birine sevgilisi sevgililer gününde bir köpek hediye etmiş. Hayvanlar hediye edilecek, paketlenip süslenecek, paketinden çıkarılıp ikram edilecek bir eşya değildir. Yukarıda da bahsettiğim gibi o bir canlı! Her neyse bu çift bir şekilde ayrılıyorlar ve köpek kızda kalıyor. Tabi köpeğe baktıkça eski sevgilisini hatırladığı için onu günlerce, haftalarca banyoya kapatıyor, kötü davranıyor, eski sevgilisinin acısını köpekten yani bizim Mel’imizden çıkartıyor.

Kardeşim ve arkadaşları gidip Mel’e el koyuyorlar, kardeşim sahipleniyor. Derken üniversite bitiyor ve Mel kardeşimle birlikte İstanbul’a geliyor.


Yıllardır süren sevimli birlikteliğimiz bu şekilde başlamış oluyor. Ta ki 2 ay öncesine kadar.

12239481_10153701765333516_550300718446277684_n

Babam her sabah Mel’i alıp gezmeye çıkartırdı. Artık öyle bir rutin haline gelmişti ki bu, Mel’e tasma takmayı bırak, tasmayı yanına alma ihtiyacı bile duymuyordu. Arabanın kapısını açtığı gibi Mel atlıyor ve birlikte güle oynaya gidip geliyorlardı. Ne yazık ki 2 ay önce, Mel arabaya girmek yerine bambaşka bir yöne doğru koşmaya başladı. Bacağı sakat olan babam peşinden koşmayı denese de başaramadı, uzunca bir süre o sakat bacağı ile aradı aradı durdu ama nafile, Mel ortalıklarda yoktu.

Eve dönüyor ve kötü haberi paylaşıyor. Tahmin edersiniz ki çok üzücü bir olay. Biz tatil dönüşü bile hediye alırken Mel’i düşünen insanlarız. Evde yemek yapılırken her zaman Mel’in payını ayırırız. Mel sadece bir köpek değil yani, Mel çok net olarak evin her konuda söz sahibi olan bir ferdiydi.

Yokluğu o kadar koyuyordu ki hepimize, annem gözleri yaşlı, kardeşim perişan, babam hep suçlu psikolojisinde.

Sokak sokak çıktık Mel’i aradık, direklere ilan yapıştırdık, esnaflara, çocuklara, teyzelere, amcalara, komşulara gördüğümüz herkese haber saldık. Her aklımıza geldiğinde belki gelmiştir, buralardır diye başımızı camdan uzatıp uzun uzun bakakaldık. Evde ona ait eşyaları gördükçe hüzün hiç eksilmez oldu. Ben ki masasının üzerinde olabildiğince az eşya görmek isteyen insan, sadece onun fotoğrafını bıraktım.

Bir köpeğin insan ile aynı psikolojiye sahip olmadığının farkındayız fakat hepimize bir terkedilmişlik hissi hasıl olmuştu. Nasıl olur da hiçbir şeyini eksik etmediğimiz, sevip büyüttüğümüz yavrumuz kaçıp giderdi? Bir türlü kabul edemedik bu durumu.

Öleceğini anlayan köpekler, sahipleri üzülmesin diye uzaklara gider gibi bir şehir efsanesi ilişti kulağımıza, daha perişan olduk. Annem hüngür hüngür ağlamaya başladı duyduğunda. Havalar soğudu, ne yapıyor acaba şimdi, karnı aç mıdır dedik. Yağmur yağmaya başladı, acaba sığınacak bir yer buldu mu diye iç geçirdik. Yokluğu hep içimizi dağladı, perişan etti hepimizi. İnternet’te dolaşırken, dizi izlerken köpeklerle ilgili bir şey görsem azcık soğumaya başlayan acım yeniden alevlendi.

2 ay böyle geçti.

Derken bu sabah mucizevi bir telefon geldi. Kuzenim Mustafa, çok çok alakasız, yani aşırı derecede alakasız bir semtte tesadüfen Mel’i gördüğünü söylüyordu. Mustafa biraz hızlı bir delikanlıdır, hemen parlar, gözünü budaktan sakınmaz, kavgaysa kavga, dövüşse dövüş hiç çekinmez ama yufka gibi de yüreği vardır. Hem Mel olabileceğine ihtimal veremedik hem de Mustafa bir şey yapar diye korktuk açıkçası. Mustafa’ya konum atmasını söyledik. Atladık düştük yollara minicik bir umut kıpırtısıyla.

Köpek gerçekten Mel’di. Ve bu sizce de bir mucize değil mi? Düşünsenize Mustafa 1 dakika önce o alakasız yerde dolaşayım dese Mel’i göremeyecekti, 1 dakika sonra dolaşayım deseydi yine göremeyecekti. O an, o andan başkasında asla olamazdı! Ve o an olması gereken oldu…

Mucize gerçekleşti…

Meğerse bizim Mel son derece varlıklı, villada yaşayan biri tarafından sahiplenilmiş! Tabi bu hikayenin son kısmı. Öncesinde birileri alıkoymuş, sonra bakamayıp belediyeye haber vermiş, belediye değerli bir cins olduğu için barınak yerine veterinere vermiş, veteriner de bizim zengin adamı bulmuş.

Biz villaya ulaştığımızda Mustafa adamla biraz çekişmiş, negatif bir hava vardı. Bahçe kapısının zilini çaldığımızda yardımcısının tavrından anlaşılıyordu. Bir dakika bekleyin dedi, gitti adama haber verdi, izin aldıktan sonra kapıyı açtı.

Biz doğruca Mel’in olduğu tarafa doğru yönlendirildik. Gözüm hiçbir şey görmüyordu, bir kafes içinde rengini seçtiğimiz Mel’i görünce birden bir heyecan sardı içimizi. Kardeşim ağlayarak koşmaya başladı ve tabi kendimizi tutamadık bizler de bir iki parça. :/ Sesimizi duyan adam geldi, alın kardeşim ya ben inandım alın götürün dedi, halimizi görünce o da üzüldü. Ben koştum adama sarıldım lan ne yapacağımı bilemedim o an, var mı bir masrafınız neyse karşılayalım edelim dedim. Adamın 40’tan fazla köpeği varmış çiftliğinde, köpek sevgisinin ne demek olduğunu çok iyi biliyor haliyle, bir de tasma hediye etti bize.

Kahkalar eşliğinde döndük eve. Mel’i gören komşular eş dost da en az bizim kadar sevindiler :) Hayatımda bu kadar çok mutlu olduğum an sayısı o kadar az ki, listemde ilk 10’a çok rahat girer yani. Unutulmaz bir gündü bugün.

IMG_9949 (Small)

Pasta alıp Mel’in eve dönüşünü kutladık. Ona da kaliteli mama aldık tabi. :)

Umarım bir daha hiç ayrılmayız, kurban olayım ya.

Şimdilerde hepimiz böyleyiz. :)

elmyra

Kategoriler
Kişisel

Anarşist kapı

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

 

Grumpy_Cat__3481823b

Bu akşam normalde arkadan gelen 800 korna sesi eşliğinde paralel ve zahmet olmazsa yandan sıfır, iki araba arasına da 2-3 parmak boşluk kalacak şekilde park etmem gereken evime erken gelmiş, adeta Windows XP yaylaları kadar boş alana dikine dikine park etmiştim. Her şey harikaydı, eve gidip übersonik kühne sandviç sosu içeren leziz tostumdan ısırıklar alırken facebook’ta paylaşılmış kedili vidyolara gülecektim. Bir takım duyarlılıklar gösterip, toplumsal sorunlara parmak basacak, akabinde biraz dizi, biraz kitap okuyacak ve uyuyarak yarının gelmesini bekleyecektim.

Olmadı!

Sırt çantamı yan koltuktan alıp, arabanın kumandasına bastığımda sağ kapının kilitlenmediğini farkettim. Tüm kapılar kilitleniyor fakat sağ kapı kilitlenmiyordu. Lan nasıl olur, herkes kurallara uyarken nasıl benim himayemdeki bir kapı anarşist eylemlerde bulunabilirdi? Kim veriyordu ona bu hakkı? Sıçtımının kapısı, kimsin ulan sen! Neyse bir iki kapatıp açarsam aklı başına gelir, kapanır, ben de giderim dedim.

Yaklaşık olarak 100-150 kez kapıyı açtım, kapattım, içeri girdim içeriden kilitledim, dışarı çıktım dışarıdan kilitledim. Bana mısın demiyor, anarşizm ile mücadele etmek gerçekten zormuş. Tüm camları açıp, içeri kolumu sokup içeriden kilitleyeyim dedim, yine olmuyor, kilitleniyor fakat 1-2 saniye sonra tekrar açılıyordu. İnanılır gibi değil lan! İnsanlar sürekli bana bakıyor, napıyor lan bu iki de bir arabanın içine girip girip çıkıyor diye işkilleniyorlardı. Acaba kendi arabamı çalmaya çalışıyor olabilir miydim? Hemen A101 marketin önündeydim, acaba gidip çamaşır ipiyle kapıyı pedala bağlasam derdime çare olabilir miydim? Bunu sona saklasam iyi olur diye düşündüm.

1 saat kadar tarafıma gösterilmiş anarşist tepki ile mücadele edip muvaffak olamamam neticesinde, tüm umutlarım yitip gitmeye başlamıştı. Lan bu arabayı burada bırakırsam zaten herkes kapının kilitlenmediğini gördü, biri gece gelir kapıyı açar ne var ne yok alıp gider diyerekten, uzağa park etmek gibi mucizevi bir fikir buldum. Evet uzağa park edersem kimse kapımın kapanmadığını farkedemezdi. Eğer bir hırsız arabaya girmeye çalışırsa hiçbir kuvvetle karşılaşmayacaktı ama kapımın açılmadığını tespit etmiş görgü şahitlerinden bir hırsız vardıysa kesinlikle hain emellerine ulaşamayacaktı, çünkü arabam artık çok uzaklardaydı.

Bunu düşünüp, uzaklara gitmeye karar verdim. Sonra gözümü bi açtım, karlı dağlar geçiyor, bi daha açtım, bi çocuk abi kalk Kars’a geldik diyor. Ahaha, şaka. Yolda aklıma arabayı bir otoparka bırakmak gibi kabul edilmesi gerekir ki gerçekten aşırı derecede süper bir fikir geldi. (zannedersem herkesin ilk aklına gelecek şey)

Doğup büyüdüğüm bu semtte bildiğim tüm otoparkların yerinde 10’ar katlı apartmanların olduğu gerçeği ile yüzleşince iyice karamsarlığa kapılmaya başladım. Her zaman gittiğim oto yıkamacıya gidip, sanki kapım bozuk değilmiş gibi gece araba burada kalabilir mi dedim fakat yıkamacının sahibi orada değildi ve yerine bakan kişi beni tanımadığı için sktir çeker gibi bir tavırla, dolu gardaşım dedi. Hay mk ulan almazsanız almayın diyerek tam çıkıyordum ki; bu piçlerin kulağı deliktir, oto kilitçisi filan sormak aklıma geldi. Bilmiyorlardı, ben de tanıdığım bi oto tamircisine gittim. Dayı dedim, el ver dayı, kurban olam dayı, kitlenmiyor bu kapı ne yapacağız dedim. Ben anlamam o işten, bu saatte kimse şapamaz zaten ama sabah gel bi bakarız dedi. Dayı dedim sabaha kadar vaktim olsa zaten oto elektrikçisi bulur oraya giderim sana ne vereceğim. Sen de haklısın dedi. O zaman git şurada ispark katlı otopark var oraya çek, bu gece orada kalsın bari dedi.

Bastım gittim, İspark’tan içeri girdim. Üflenti bir elemanı oraya sorumlu yapmışlar. Dedim ben bu gece burada kalacağım birader, yer var mı? Abi dedi yer yok ama sana açarız, şöyle yap böyle yap, git clio’nun yanına çek dedi. Efendi efendi gittim çektim dediği yere, zira anarşizm beni çok yormuştu. Sistem güzel şey.

Yan koltuktan sırt çantamı aldım, son kez kapıya sövmek için çektim bıraktım çektim bıraktım, senin ben ile başlayan baya baya ama baya baya baya böyle Almanya’daki mühendisleri de kapsayacak derecede kapsamlı cinsiyetçi küfürler ettim…. Ve düğmeye bastım.

OOOOOOoooorrrrrççuuu çocuğu kapı kilitlendi ya lan! Vallahi billahi kitlendi, sıçtığımının kapısı ya, inanılır gibi değil. Lan dedim bir kerelik kitlenmiştir, şimdi bozulur bu kesin dedim. Abi kapattım açtım 20 defa lan, bir kere teklemedi. Vay ızdırabını!

Hemen park ettiğim yerden çıktım, birader ben gidiyorum dedim. Abi nereye gidiyosun ya fiş kestim, hesap çıkarmam lazım dedi. Lan dedim başlatma hesabından, park yerini beğenmedim, gidiyorum var mı ötesi dedim çıktım geldim. Arkamda yazarsa da ödeyeni naapsınlar!

Neyse, işten eve geldiğimde yayla gibi olan alana yine 800 korna eşliğinde göt göte diye tabir edilecek derecede dar alana, kaldırıma sıfır bir şekilde girdim. Ve o kritik an!

Kapı ya yine kilitlenmezse? Ya her şey yeniden başlarsa?

Sırt çantamı aldım, düğmeye anarşizmden dersini almış dengeli bir sistem yanlısı gibi bastım. Klik.

Kilitlendi. Abi bir kapı kilitlendi diye insan bu kadar mı sevinir lan! Nasıl bahtiyarım, nasıl yes be bebeğim modundayım anlatamam.

Yarın muhakkak o gerizekalı kapıyı bir tamirciye göstereceğim. Hayatımda kendimi hiç bu kadar boş, mal ve de çaresiz hissetmemiştim lan. Gecikmeli de olsa tostumu bekliyorum şimdi, Allahını seven üstüme kedili vidyo atsın, moralimi düzeltmem lazım.

Kategoriler
Kişisel

Kahve kokusu

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

coffee

Eskiden kahve bu kadar çok tüketilebilen bir şey değildi, en azından bizim evde değildi. Nescafé filan misafir geldiğinde vitrinden çıkarılır, misafirlere ikram edilirdi, muz gibi, snickers gibi, magnum gibi o da lükstü anasını satayım. (bkz: 80’lerin sonu 90’ların başında çocuk olmak) Nereden alıp da yiyeceksin, içeceksin. Çoh şühür ahepe geldi de yiyebiliyoh.

Her neyse, kahve de artık bambaşka bir noktaya geldi ülkemizde. Belki dünyada üretilen kahve miktarındaki artış, belki küresel şirketlerin ülkemizdeki etkinlikleri, belki teknolojinin gelişmesi ile maliyetlerin düşürülüp ürünün yaygınlaşması falan filan, bir şekilde yaygınlaştı işte kahve. Bizler de kahvenin bağımlıları oluverdik. Öyle ki; sabah uyanır uyanmaz kahve ve sigara tüketmeden kendime gelemiyorum, şirkette sabahları kahvaltıdan ve öğle yemeğinden -sonra kocaman kupada kahve içmezsem kendimi eksik hissediyorum. Bu kendimi ıslah edebilmiş halim, bir zamanlar günde 7-8 kupa içtiğim oluyordu. Kalbim tiril tiril titrerdi, şimdi nispeten daha iyiyim denebilir.

Kahve bu kadar hayatımın içindeyken, hazır canım da sıkılıyorken biraz blog yazayım bu konuyla ilgili dedim.

Olabildiğince çözünebilir, granül, instant (her ne boksa) kahvemsi ürünlerden tüketmemeye çalışıyorum. Nescafé, Jacobs vs. bunların hepsi gerçekten leş şeyler. Belki Jacobs’un Millicano’su biraz idare eder ama geri kalan hepsi cidden çöp! Millicano da içeriğinde öğütülmüş kahve çekirdeği barındırıyor diye yani. Bakın dikkat edin, kahve diye içilen şeyin içine gerçekten kahve eklenmiş ve bu farklı bir ürün olarak satılıyor. Granül kahvenin ne kadar kahve olduğunu düşünün derim.

İmkanım varsa filtre kahve içmeyi seviyorum. Öyle profesyonel deneyimlerim de yok ne yazık ki. Zaten başlı başına bir sektör olmuş kahve dünyası, öyle hobi olarak kahveyle ilgileneyim demek için cidden sağlam bütçe ayırmak gerekiyor. Basınç ayarlı makineler, kahve türü, kahve kalınlığı, nem oranı cak cuk sürüyle şeyi var. Herkes evinde kendi mükemmel kahvesini yaparsa baristalar ne yapacak hem? :)

Yine de birkaç basit ve ucuz yöntemle siz de olabilecek en güzel kahveyi tüketebilirsiniz. Yapmanız gereken ilk şey, yukarıda da söylediğim gibi granül kahvenin kahve olmadığını kabul etmek.

farmhouse-morning-1

İkincisi; bir French Press satın almak. Öyle aşırı pahalı şeyler değiller, IKEA’larda, ıvır zıvır satan züccaciyelerde ve internette zilyon tane mevcut. 10 lira gibi bir şey. Tabi kahve demlemenin envai çeşit yöntemi var, moka potlar var, aero pressler var, filtre kahve makineleri var filan ama en basiti yine de french press. Makine bence french pressin yerini tutmuyor.

Üçüncüsü; Eğer kolaycı biriyseniz, çok fazla detay istemiyor, iki dakika kahvemi içip çıkacağım arkadaşım diyorsanız; öğütülmüş kahve satın alın. Bunu yapıyorsanız bir de filtre kahve makinesi alıp, yazının devamını okumadan sayfayı kapatabilirsiniz.
Jacobs öğütülmüş filtre kahvelerin en yaygın olanı, hemen her markette bulmak mümkün. Yalnız satın aldığınız kahvenin taze olmadığını bilin. Aylar önce kavrulmuş, öğütülüp paketlere konmuş bir kahve aldınız. Ne tür işlemlerden geçtiğini hiçbirimiz bilmiyoruz ayrıca. Oysa bu işin çok daha şık bir yöntem var.

Kendi kahvenizi kendiniz öğütün!

Kendi kahvenizi öğütmek için piyasada envai çeşit elektrikli öğütücü mevcut. Sinbo en ucuz olanı, Delonghi KG79 en tercih edileni, Bosch en tercih edilenler sıralamasında ikinci sırada falan filan. Yalnız duyduğuma göre bu cihazlar elektrikli ve bıçaklı olduklarından dolayı kahve çekirdeklerinin içine etmektelermiş. Uzak durulması gerektiği söyleniyor baristalar tarafından. Ev ortamında kendinize kadar kahve öğütüp, taze taze, missssss gibi yayılan kokusunu içinize çeke çeke içmek istiyorsanız bir el değirmeni almanız gerekiyor.

slide-04

Şanslıyız ki; tıpkı Avrupa ülkelerinde yıllarca babadan oğula geçen işletmeler gibi bizim ülkemizde de nesilden nesile aktarılmış el değirmeni üreten tarihi bir işletme mevcut. Tam tamına 135 yıldır el değirmeni üretiyorlar ve alanının en iyileriler haliyle. Eminönü Kantarcılar Caddesi’ne gittiğinizde kime sorsanız Sözen El Değirmeni İşletmesini gösterir. Ara sokakta küçücük bir dükkan.

sozen

Tavsiyem gidip sohbet edip, elden satın almanız. Vaktiniz pek yoksa Barista Sepeti üzerinden online olarak satın alabilirsiniz. Sattıkları el değirmeni tamamen mekanik bir ürün. Birbirine geçmeli bir kaç parça şeyden oluşuyor. Üstteki kolu çevirdiğinizde; dişliler arasında ezilen kahve toz halinde alt bölümdeki hazneye dökülüyor. Alt kısmındaki vidayı gevşetip sıkarak kahvenizin kalınlığını ayarlayabilirsiniz. Eğer türk kahvesi istiyorsanız en ince şekilde öğütmeli, espresso istiyorsanız bir tık daha kalın yapmalı, filtre kahve yapacaksanız daha kalın şekilde çekmelisiniz. Birkaç sefer deneyerek sizin için en ideal kahve boyutunu bulabilirsiniz.

Bir de kahve mühim tabi. Aldığınız kahvenin bayat olmaması, çekirdek halinde iyi saklanmış olması ve yeni kavrulmuş olması gerekiyor. Starbucks, Tchibo, Kahve Dünyası gibi yerlerde satılan çekirdek kahveler pek tavsiye edilmiyor. Sebebi, yine aynı Jacobs’ta olduğu gibi önceden kavrulmuş olmaları. En az 6 ay önceden kavruluyor gibi bir söylenti var fakat ben emin olmamakla birlikte paylaşayım dedim.

Eğer taze kahve almak istiyorsanız internet üzerinden satış yapan kahve sitelerini ziyaret etmelisiniz. Benim tercihim; Kahhve.com   Daha önceki alışverişlerimde o kadar çok ilgililerdi ki, resmen mest etmişlerdi beni. Hatta ilk alışverişimde tadını pek bilmediğim bir kahve denemek istemiştim de şöyle bir maille dönüş yapmışlardı bana.

Ekran Alıntısı

Bu tür siteler kahvenizi siparişinize müteakip kavuruyorlar ve taze taze gönderiyorlar. Size de öğütmek kalıyor. İnanın hazır olarak paketlerde satılan kahvelerden kat kat daha leziz, aromatik oluyor kahveniz.

coffff

Tabi alengirli kahveler de mevcut. Mesela ben vanilya hastasıyımdır, kokusu aklımı başımdan alıyor. Dilerseniz kahvenize internette satış yapan kahve sitelerinde ve Metro Market’lerde rastladığım kahve şuruplarından alıp ekleyebilirsiniz.

Evet asıl konumuza dönelim, french press aldık, kahvemizi öğüttük, şimdi yapmamız gereken şey; kettleda ısıttığımız temiz içme suyu ile french pressi bir kez çalkalıyoruz. Sonracığıma tercih ettiğimiz kadar kahveyi french presse koyuyor ve sıcak suyu hafif hafif ekliyoruz. Sonrasında tahta bir kaşıkla(!) metal kaşık yok(!) güzel güzel karıştırıyoruz ve french pressin kapağını kapatıp demlenmesi için 3-4 dakikalığına bekliyoruz. Yeterli zaman geçtikten, kahvemizin rengi iyice koyulaştıktan sonra french pressin pistonunu çok yavaş bir şekilde aşağı doğru itiyoruz.

Sonrası malûm; kupamıza boşaltalım soğutmadan :) Yazık günah, o kadar emek verdik değil mi? İçelim bari.

Ulan altı üstü bir fincan kahve içeceksin, bu kadar eziyete değer mi demeyin, gerçekten yaptığınız kahvenin ilk yudumunda sanki ilk kez kahve içermiş gibi keyifli hissediyorsunuz.

Afiyetler ola! :)

Bu şarkıyı eklemezsem eksik kalırdı herhalde.