Kategoriler
Kişisel

Frank Underwood tarzı insanlar

Merhaba blog, şöyle bi 3 dakika kadar bomboş sayfanı izledim acaba ne yazsam diye. Diğer blog yazarlarını bilmiyorum ama ben ne araştırma yapıyorum, ne şunu yazayım diye düşünüyorum, ne kendime dert ediniyorum yazardım yazmadım diye. Geliyor zaten yazma isteği bir şekilde, sonrasında da özensiz düzensiz abukluklar dökülüveriyor. Mesela ben bu satırları yazarken de hala ne hakkında yazacağıma karar verememiş durumdayım. Bir şeyler dökülse iyi olur artık, zira mekanik bir oyun klavyesinden gecenin 02:41’inde takır tukur sesler çıkarıp duruyorum.

Frank Underwood tarzı insanlar 2

İnsanlardan bahsedeyim mi biraz? Öyle olmasam da insanları çok iyi tanıdığımı düşünmüşümdür, hep böyle hissettim nedense. Öyle kazık yeyip ağlanacak tripli ergen postu gibi devam etmeyeceğim korkmayın. Ayrıca yeyip kelimesi de çok eğreti değil mi yahu, yemek yeyeyim demiyor kimse, yemek yiyorum diyoruz ama yazarken yeyip demek gerekiyor. Meh, neyse. İnsanlara bakış açımı değiştiren harikalar harikası bir dizi izliyorum son iki senedir, bilirsiniz belki House of Cards. Orada ana karakter Frank Underwood benim yıllarca göremediğim gerçekleri öyle güzel anlattı ki bana, ulan hakikaten ya böyle de yaklaşılabilir dedirtti.

Öncelikle içinde bulunduğumuz düzende mutlak bir adalet yok. Kimse aldığını vermiyor, verdiğini almıyor. Karma marma tırt, bitch. Çıkar dışında bir bok yok bu düzende. Herkes bir başkası için basamak olarak kullanılabilir, kullanılıyor da. Benim zamanında göremediğim bu muhteşem stil sayesinde devasa kazıklar yememiş olmama şükretmem gerekiyor, eğer gözünüz açılmadıysa sizin de öyle.

Frank Underwood tarzı insanlar 3

Çıkarlar için insanları birbirine bilardo topları gibi çarpıştırıp istediğini alabilen muhteşem derecede duyguları hiçe sayan süpersonik insanlar aramızda dolaşıyorlar ve onlar çok başarılılar. Hayatın sırrı budur işte! Bir dönüş için harekette bulunmadıysan bir dönüşün olmayacağı gerçeği. Eğer sen amacın için insanlarla ilişki kuruyor ve onlara hissettirmeden amacın için çabalıyorsan dilediğine ulaşabilirsin ancak başka bir insanın senin çıkarına hareket etmesini beklemek tümüyle şans, sonsuz sayıda etkene bağlı, olabilir de olmayabilir de. İşini şansa bırakmayanlar zirvedeler, ya ben iyilik yaptım denize attım insanları da her zaman ya olursa diye dudaklarını kemiriyorlar.

Mesela her insanın zaafı vardır, en zaafsız görünen insanın bile bir şeyleri muhakkak vardır. Kredi mi çektin? Bundan kimseye bahsetme, çünkü o bir zaaf, işini kaybetmemen gerekiyor, daha fazla çalıştırılmak zorunda kalabilirsin. Dış görünüşünden mi rahatsızsın? Bundan bahsetme çünkü bu senin zaafın, birileri seni yıpratmak için günü geldiğinde bunu kullanabilir. Birinden mi hoşlanıyorsun? Dünyaya diğer insanlardan daha mı farklı bakıyorsun, inanç olabilir, cinsel yönelim olabilir, politik görüş olabilir. Eğer bir başkasına aktardığında sana fayda sağlamayacak bir şeyse gelecekte önüne bir zaaf unsuru olarak konulabilir. Bahsetmesen ne olur? Madalya takmayacaklarsa çok samimi olmadıklarına bunları paylaşmanın anlamı yok. Ha bak bunu çok iyi yapan, rengini hiç belli etmeyen ve oyunu kuralına göre oynayanlar var ama hiç zaafları yok gibi mi görünüyor? Asıl onların zaafları sere serpe ortada duruyor. Ego, sana gösterirken hiç cimri davranmadığı ama senin farkına varamadığın o dev ego, pisliğin sonu olabilir. Bunu görmüyoruz, egosunu pohpohladığın insanı zamanı geldiğinde egosuyla birlikte kaldırıp çöpe atabilirsin. Ne duygusuzca değil mi? Haha, işte senin içinde büyüttüğün o insansı, duygusal öncelikler bir başkası için dev bir koz olabiliyor, bunu sen benden daha iyi biliyorsun ama bir şey sana engel oluyor. İşte sana engel olan o şey diğerini üste çıkarıyor. O içinden sinsice kahkahalar atarken sen karma karma diye pembik balonların üzerinde uçuyorsun, malum kişiler değdirince paslı iğnesini çakılıveriyorsun yere.

Frank Underwood tarzı insanlar 4

House of Cards’ı izle ve Frank Underwood’un ne kadar şerefsiz, onursuz bir piç kurusu olduğunu görmene rağmen ondan nefret edebiliyor musun bir sor kendine. Her insan gücü sever, güç başarılı olanın yanındadır, o başardıkça kötülüğü senin de gücünmüş gibi hissediyorsun, Türk siyasetinde bile bu fenomen mevcut. Gücün kimde olduğu önemli, onu nasıl elde ettiği değil.

Albert Einstein’a bak mesela. Yıllar önce Zürih Politeknik Üniversitesi’nde tanıştığı Mileva Maric’e neler yaptığına bir bak. O kadıncağızın peşinden koşup, hamile bırakıp tüm akademik kariyerini sonlandırmasına, sonrasında kendisi patent şirketinde memur olarak çalışırken üzerine düşündüğü Özel Görelilik Kuramı hakkında kadıncağız nasıl kullandığına, bilimsel uğraşlarında o kadının her zaman payı olmasına rağmen bir kez bile Mileva Maric’den bahsetmediğine bir bak. Üniversitede Albert Einstein’den daha yüksek derece yapmasına rağmen nasıl bok gibi bir hayat geçirdiğine bak. Einstein’ın ayakları altında ezilirken unufak olup, yalnız başına ölüp gitmesini gör. Görmezsiniz, göremezsiniz, çünkü tarih hiçbir zaman ezilenleri görmez, düzende yer almaz onlar, her zaman insanları bilardo topu gibi birbirlerine çarpıştırıp, basamak gibi kullananların adı anılır.

Siz çok onurlu bir hayat geçirdiniz ve tüm ahlak kurallarına eksiksiz riayet ettiniz diye kimseden ardınızdan destan yazmasını beklemeyin. Anlatmak istediğim şey gidip ruhunuzu şeytana satıp; şerefsizlik yapıp, herkesi bozuk para gibi harcayın demek değil ancak bu insanların varlığını hiçbir zaman unutmayın. Amiyane tabirle ayık olun.

Mevcut ahlak kuralları insanların birbiriyle çok az etkileşim kurduğu, genellikle köy kasaba gibi yerlerde yaşayıp; maksimum 50 insan tanıyıp, 3-4 şarkı dinleyip, 1-2 kitap okuyabildiği dönemlerden kalma, günümüzde ise yüzlerce insan tanıyoruz, sistemin kendisi mücadele üzerine kurulu, herkes birbirini ezip daha yukarı çıkmak için yarışıyor. Sadece kurallara takılı kalanlar yerinde sayarken, bizlerin göze alamadıklarını yapanlar zirvede viskilerini yudumluyor.

Ahlak güzel şey elbette ama bu tek amacı kazanmak olan insanlar için sizi acınası vasat birine dönüştürebilir, bunu göz ardı etmeyin.

Frank Underwood tarzı insanlar 5

Bazıları için avsınız, yeri geldiğinde avcı olmayı bilin, avcı olamıyorsanız da av olmayın.

Anlattıklarımla bir yere varamadımsa sizi şöyle alayım.

https://onedio.com/haber/house-of-cards-dizisinden-20-efsane-replik-585390

Kategoriler
Kişisel

İyi ki doğdun İnternet

Kısa bir bilgi ile hemen sövmeye başlayacağım, az sabır.

Ben kendimi bildim bileli, “abi hazırı tüketiyoruz, üretmiyoruz” goygoyu dönüp duruyor. Gerçekten kim geliştirtmiyor lan bu ülkeyi, biri gelsin hesap versin bana.

İnternete ayda 74 lira para veriyorum ben, şu anki hızımın ekran görüntüsü aşağıda.

İyi ki doğdun İnternet 7

1,42 mbps ile bağlanıyorum. Yazının bundan sonrasına devam etmeye lüzum yok ama yazayım ben yine de.

Yeni bir şeyler öğrenmek benim zevkim, neredeyse her gün 4-5 defa giriyorum internetin en verimli projesi olan Vikipedi’ye. KAPALI! Öğrenemezsin! Siktir!

Yazılım ile ilgili online kaynaklara göz atmak istiyorum, insanlar ne güzel rehberler hazırlamışlar, sıfırdan bir yazılım dili şöyle öğrenilir, böyle öğrenilir diye envai çeşit kaynak var. Pluralsight, Code Academy, Khan Academy, Udemy, Udacity. Akıyor resmen yahu, mağaradan yeni çıkmış adama kod yazmayı öğretiyorlar. Tıklıyorsun bir derse, Hel ………….. lo …………. Wo………….. rl………..d

Nedir? Resmen içine sıçıyor öğrenme şevkinin, sürekli donuyor, dolsun diye bekliyorsun, 30 saniye izliyorsun, tekrar donuyor. Bu mu lan gelişecek Türkiye?

Sıçarım guideına, vidyosuna, kendim deneyerek öğreneceğim diyorsun.

İyi ki doğdun İnternet 8

10 gb dosya, ben indirmeyi başlatalı 5 saat oldu, ancak bu noktaya gelebildi. %13, küfür gibi.

Hadi beni geç, bir şekilde başımın çaresine bakabilecek insanım, torrenti var, vpn’i var, vps’i ıvırı zıvırı var, derdim de hobi sadece. Yeni gelişecek çocuklar ne yapsın, onlar nasıl yakalasın çağı?

Pisa testlerinde sonuncu çıkmamıza rağmen eğitim sisteminin içine sıçmaktan vazgeçmeyen kim? Kim evrim teorisini müfredattan çıkartan? Kim bu çocukların evreni, evrensel gerçekleri, bilimselliği öğrenmemesini isteyen? Kim bu çocuklara kod yazmanın gelecekte güçlü bir Türkiye imajı oluşturabileceğini, dünyamızın bir rönesanstan geçtiğini ve bu akımdan pay almamız gerektiğini anlatmayan. Kim bu çocuklara 12 yıl dümenden ingilizce eğitimi verip 12 yıl sonunda watizyorneym yat bi zorleym dedirten, ya hahah amk sinirden klavyeyi kıracağım şimdi! Sıçayım eğitim dediğiniz şeyin içine, 12 yılda lan, 12 yıl boyunca eğitim verip bir dili nasıl öğretemiyorsunuz? Bilerek ve isteyerek! Kimsiniz oğlum siz? Kimin uşağısınız lan, kimin piçisiniz? Kalleş, alçak, aşağılık mahluklar! Kimsiniz lan, badem bıyığına tükürdüğümünün kravatlı gavatları!

Paypal’ı kim kapattı? Neden Türkiye’de eticaret yapılamasın istiyorsunuz? Booking.com neden kapalı? Ne istiyorsunuz turizmden?

Sizin derdiniz ne bu ülkenin insanlarıyla, anlatsanıza? Olayınız nedir tam olarak? Sistemli, planlı, bilerek ve isteyerek, üzerine basarak söylüyorum bu üçüncü kez kullanışım, bilerek ve isteyerek siz bu ülkenin geri kalmasını kimlerden talimat alarak gerçekleştiriyorsunuz?

Komple ülkeyi sanayiye götürüp ustanın yanına çırak olarak mı vereceksiniz? Sokaklarda mı dilendireceksiniz? Ne yapacaksınız allahın belaları, ne yapacaksanız yapın da bitsin şu işkence. Açın şu ülkenin önünü, yeter ulan yeter!

İnternet 24 yaşında ve biz ona hâlâ tam olarak erişemiyoruz!

Yeteeeeeeeeeeeeeeeeeer!

Kategoriler
Kişisel

Daha fazla sadelik lazım

Tasarımla ilgili içeriklere göz atıyor musunuz bilmiyorum, benim ilgimi çekiyor. Reddit, Pinterest, bloglar olsun şöyle sade ama cidden sade, baktığında pürüzsüz, temiz, göz bulandırıp zihin karıştırmayan şeyler görünce aşırı keyif alıyorum.

Zaten günlük yaşamımız tam bir kaos, her yer her yerde der ya anneler ev dağınıksa filan, hayatın kendisi aynen öyle. Her şey her yerin içinde. Şirkete giriyorsun, sayısız monitör, etrafında klavyeler, evraklar ıvır zıvır bir sürü kıyafet ve aksesuar, kıyafetlerin içinde milyarlarca insan, arabaya biniyorsun onlarca düğme, milyonlarca arabanın içinde; kendin bir arabanın içinde, her şey her şeyin içinde. Şöyle bir zihnini boşaltıp etrafa baktığında kaostan başka tanımı olmayan bir sürecin içinde yer alıyoruz hepimiz. Azı göremiyoruz, az kelimesinin yetersizliği ifade ettiği bir alan burası. Azı yetersizlik değil çok olmayan, abartılmamış, boku çıkarılmamış bir kavram olarak değerlendirmeye başladıkça azın güzelliğinin büyüsüne kapılabiliyorsun.

Daha fazla sadelik lazım 10

Sadelik, berraklık, ahh beee içimi açıyor böyle konseptleri incelemek. Geçtiğimiz haftasonu IKEA’nın dizilişi tümüyle kaos ama tasarımı olabildiğince minimal ürünlerini incelerken aklıma geldi. Gerçekten bu iskandinavlar tasarım felsefelerini nasıl oturtmuş olabilirler? Neden minimal? Eğitimini almadığım ya da hakkında bir şeyler okumadığım için kaynak tamamen popom fakat benim düşünceme göre bu tasarımın altında kadının sosyal hayattaki yeri yatıyor gibi.

Kıyası da şu şekilde yaptım. Misal bizim geleneksel tasarımlarımızda envai çeşit kakma, yaldız, dibine kadar girilmiş detaylar, ikircikli kikircikli göz yoran bir bütünlük var. Hani baktığın şeyin tamamını görebilmiş bile olamıyorsun, evet bu bir sanatsal duruş aynı zamanda, sonuçta bir heykele ya da resime baktığında da detaylar büyülüyor insanı ama bana göre gündelik yaşam bu kadar dibine inilmiş detaylı eşyalarla dolu olmamalı.

Misal Türk işi bir mobilyacıya git, koltuğun üzeri desen, kolları desen, bacakları desen, örtüsü desen, minderleri desen her yer desen oğlu desen. Gidip IKEA’ya baktığında gördüğün şey ise; düz bir ya da bir kaç renk, basit, sade.

Daha fazla sadelik lazım 11

Şimdi teorimi oturtayım, bana göre Türk kadını yıllar içinde yeterince sosyal hayatta yer alamayıp, eve hapsolduğundan dolayı, bu kadar çok detaya, yaldıza, gösterişe sahip eşyaların kullanımı ve temizliği açısından hiçbir sorun oluşmadı. Detaylar, gösterişli tasarımlar tuttu ve süreklilik halini alıp kültürel tasarım haline geldi. Zaten kültürel tasarım derken mevzu saray ahalisinin tercihlerinden ibaret, yoksa Yozgat’ın dağ köylerindeki adamın evinde 4532453 farklı desene sahip bir masa bulman pek olası değil, yine de soyluların tasarım tercihleri tabanın evlerine uzanan gündelik eşyalarının tasarımlarına etki etmiş olabilir.

Diğer yandan IKEA’da yer alan tasarımların geldiği ülkelerde (genel olarak iskandinavlar diyelim) kadın sosyal hayatın içinde yer alabildiği, çalışmak ve bir şeyler üretmek zorunda kaldığı için temizlemesi daha kolay, oraları buraları pislendiğinde kolaylıkla silip süpürebileceği ürünler tutulur hale geldi. Ha şimdi diyebilirsiniz; lan bizim kadınlarımız evde sürekli kısır yapıp evlilik programı mı izliyordu tarih boyunca diye. Tabii ki hayır, tarlada, bağda bahçede erkeklerden fazla çalıştığını hepimiz biliyoruz ancak zaten şehir hayatı gibi bir kavramın fazla yer almamasından toplumun geneline yayılacak bir ihtiyaca dayalı üretim modeli gelişebilmiş değildi. Zaten bilindiği üzere Türkiye’de şehir hayatına geçiş 1950’li yıllarda Adnan Menderes dönemi ile başlamıştı, akabinde Turgut Özal sağolsun dolduruverdi, şimdikiler de İstanbul’u ortadan ikiye bölüp kanalistanbul ile daha fazla alanı imara açıp daha fazla insanı bir araya toplama derdinde. Neyse siyasetin içine tüküreyim, konumuza dönelim.

Gündelik yaşamı dolduran eşyaların hızlıca üretilebilir hale gelmesi bilindiği gibi sanayi devrimi akabinde hızlandı, yani bundan öncesi için ülkelerin tasarım duruşları açısından konuşmak pek mümkün değil ama günümüzü konu hakkından bir şeyler söyleyebilmek için ölçüt olarak kullanabiliriz. Biri Türk diğeri Danimarkalı ya da İsveçli iki tasarımcının elinden çıkan ürünleri köre gösterseniz ayırt edebilir. Bu da günümüze sirayet etmiş bir tasarım kültürünün varlığını rahatlıkla işaret ediyor.

Anlatmak istediğim konunun özünü toparlamak gerekirse; eğer Osmanlı’da kadın hayatın içinde yer alabilseydi ya da şöyle diyelim; erken Cumhuriyet döneminde o sancılı halkı bilinçlendirme ve kadınları iş hayatının içine adapte etme süreci yaşamadan Avrupa ülkelerindeki gibi bir kadın profili yer alıyor olsaydı, bana göre bizim tasarım geleneklerimizde de bu kadar gösteriş için can atan, doğallıktan uzak, abartılı tasarım ürünleri yerine daha simple şeyler yer alıyor olabilirdi.

Bahsettiğim gibi kaynak benim popom, komple yanılmış da olabilirim, sadece aklımdan geçenlerden bahsetmek istedim.

Less is more, ikea effect filan bunlardan bahsetmeye lüzum yok, zaten her yerde var böyle içerikler. Biraz görsellerle şey edeyim bak, bizdeki kakafoni, kaotik hava ile iskandinav basitliğini bi karşılaştıralım. Hele şu yaldızlar, altın varaklar, aman aman!

Daha fazla sadelik lazım 12Daha fazla sadelik lazım 13 Daha fazla sadelik lazım 14 Daha fazla sadelik lazım 15

 

Ben şahsen bu kadar çok detayın zihnimi esir almasına izin vermek istemezdim. Bir de şu sadeliğe göz atalım.

Daha fazla sadelik lazım 16 Daha fazla sadelik lazım 17

Daha fazla sadelik lazım 18 Daha fazla sadelik lazım 19

Kararı siz verin. Aklınızı başınızdan alan şey kaos mu sadelik mi? Neye ihtiyacınız var?

Kategoriler
Kişisel

Fonetiği kaba bir yaş dilimi

30 oldum bugün. hiç güzel bir yaş değil bence, fonetiği de çok kaba, otoz hönönö, kibar bir şekilde söylemenin imkanı yok. hiç mutlu değilim bu yaşa girdiğim için, keşke giremeseydim. 29’da kalsaydım, genç sayılırdım. 30 oldum, orta yaşlı, sarhoş eve gelip ben evladıma mandalina alamayacak mıyım denilecek yaş tam. ya da bacanağın doblosu ile pikniğe gidilecek yaş. ya da mortgage ödemelik yaş. diş buğdayı yapılmalı mı yapılmamalı mı tartışması yaşı da olabilir. bu yaşta yapılacak pek bir şey yok sanki. ben hiçbirini yapmadım, bir aşkilik olmazsa yapmayacağım da inşalla. toplum için level sayılan hiçbir şeyi yapmadımsa başarısız sayılabilirim ki gerçek anlamda başarı sayılabilecek pek bir şeyim de yok ancak beni başarısız sayacak toplumun %99’una baktığımda onların da başarı sayılabilecek bir şeyi yok bana göre, o zaman maç şimdilik 0-0.

geleceğimden umutlu değilim. aslında umutluyum ama geleceğin içindeyim şu an, kaba fonetikli bir yaşta ne kadar genç olunabilir. eğer biraz şanslıysam bir yaşadığım kadar daha yaşayacağım, ortalama yaşam süreleri bunu doğruluyor. yapmak istediğim şeyleri daha önce yapmış olmam gerekirdi ama yapamadım, o zaman umutlu olmanın da bir anlamı yok. bıyık burula burula kaytan, insan skile skile şeytan olurmuş. zor da olsa anlayıp zor kararlar vermek zorunda olduğumu hissedip, zor şeylerin peşinden gitmeye çabalıyorum, umarım zoru başarırım. belki hayatımın geri kalan son 10 yılında istediğini almış bir insan olarak kahvemi yudumlarım.

belki benim avrupa’nın küçük ve mutlu bir kasabasında insanların sabah işe giderken ve iş çıkışı uğradığı bir kahve dükkanında barista olarak yaşamam gerekirdi, belki benim henüz keşfetmediğim bir üstün yeteneğimi sergileyerek yaşamımı huzurlu bir ülkede idame ettirmem gerekirdi, belki benim bambaşka bir şeyler olmam gerekirdi. pandomim yapabilir miyim? belki ben dünyanın en iyi pandomimcisi olabilirim, henüz denemedim, şu an pandomimci olmak istemiyorum, belki bir gün pandomimci olmak istersem denerim ve dünyanın en iyi pandomimcisi ben olurum. canım pandomimci olmak istemiyor. canım şu an ki varol olmak da istemiyor ama oldum’ bu nasıl bir şey? ben hep istediğim şeyleri mi oldum sanki? nasıl geldim buraya ben, kim getirdi beni? beni buraya getiren o yolun ta amk!  ben bir şey olabilmiş değilim, kendim için yaptığım kahvede bile eksik bir şeyler buluyorum, o zaman barista olamam. fonetiği kaba bir yaşa ulaştıysam o üstün yeteneği keşfetmiş olmam gerekirdi ancak keşfedemedim, o zaman çocukken sandığım gibi üstün yetenekli biri değilim ve bu beklentim de boş. benim ne olmam gerekirdi? benim bambaşka bir insan olmam gerekirdi, bu dünyaya bir şeyler katabilmiş, sevgi ve huzur içinde geleceğe güvenle bakabilmem gerekirdi, evet tam olarak böyle biri olabilmem gerekirdi. bunu yapamadım. koskoca 30 yıla ben bunu sığdıramadım. toplum haklı mı? haksız. neden haksız? çünkü haklı olmaları beni kötü hissettirir. kötü hissettiğim şeylerden kaçarım ben.

kötü hissettiğim şeylerden kaçabilmiş bir insan olmak belki de hayattaki en büyük başarımdır? ama ben beni en kötü hissettiren şeyden kaçamadım şimdiye kadar, belki de kaçamamış olmak kötü olan şeyden daha da mutsuz ediyordur beni? bu çok makul bir düşünce bana göre. kaçamadığım için içinde bulunduğum durumdan daha da mutsuzluk alıyorum kendi payıma. içinde bulunduğum durum mutsuzluk olmasa ben zaten kaçmak istemezdim, kaçmak istemesem kaçamadığım için mutsuz olma durumumum da olmazdı. kaybettikçe kaybediyorum! biri beni durdursun.

beni mutsuz edecek insan bırakmasam bile hayatımda, kocaman bir ülke var önümde. ben bu ülkeden kurtulmak zorundayım, çünkü mutsuz ediyor. 7-8 yaşına kadar doğum günü yılbaşına denk geldiği için televizyonda gördüğü dansözleri ve dışarıda patlayan havai fişekleri kendi doğum günü için olduğunu sanan bir çocuktum ben. bu ülke beni mutsuz etmiyordu küçükken, hiç bir şeyi batmıyordu, daha sokakta top oynuyordum onlar geldiklerinde. hiç anlamadım, onun beni bu kadar mutsuz edeceğini. hiç düşünemedim o gün sevinen insanların aslında benim hayatımı mezara çevireceklerini. geldiler ve hayatımı şu müzikte davulların vurduğu sahneye çevirdiler. ben başaramadım ama sizinle daha bir başaramadım. suçu size atmıyorum, siz gerçekten suçlusunuz. sizden kurtulmam lazım. sizi sevmiyorum, sizin elinizin dokunduğu hiçbir şeye dokunmak istemiyorum.

hayatımda izinizin hiç olmamasını isterdim. siz de beni sevmiyorsunuz ama izleriniz var, belli ki zevk alıyorsunuz hayatımda iziniz olmasından. ben buna izin vermek istemiyorum. adeta tecavüz ediyorsunuz hayatıma. şeytana mı çevireceksiniz beni? çevirdiniz. sike sike şeytana çevirdiniz, sadece beni değil, hepimizi, ülkecek!

gitmem lazım buradan. çok acil bir yol bulmam lazım. işimden kovulmam lazım, daha güzel kaybetmem ve en dibe inmem lazım. kaybetmedikçe yükselmem mümkün değil. saat 00:02 bu arada. benim uyumuş olmam gerekirdi bu saatte, disiplinli insanımdır, hep bu saatte yatağa girerim. bugün 30 oldum, özel bugün. pardon ben bugün 30 olmadım, 2 dakika önce otuz oldum, şu an her şeyden anlamsız bir gün. gittikçe anlamsızlığa sürükleniyorum blog görüyor musun?

yazmak geldi blog, içimi dökmek geldi. kayııııpp bir bavuluum havaaaalanında, ya da yüzme havuzunda bi şey bi şeyim. unuttum şimdi şarkıyı ama ben her doğum günümde bunu dinler melankolik olurdum. şimdi melankolik olmak için çok sarhoşum. alkolik mi olayım sence bu doğum günümde? ne doğum günü yahu, 5 dakika önceydi o! 00:05  bu arada. şu 70’lik vodka bitsin, ölürüm belki. ucuzdu bu, viski istedi canım ama çok pahalıydı kıyamadım. aynı paraya hem vodka hem şarap hem bira aldım. doğum günümdü çünkü az önce. özel bi şey sonuçta, her ne kadar özel bir yaşamım olmasa da.

neyse blog, olmadı. yapamadım şimdiye kadar, başaramadım. kimse bana güvenmedi iyi ki, ben kendime güvendim kendimi hayal kırıklığına uğrattım. umarım bir gün olur. olmak zorunda. hayatımdaki en büyük başarı kaçmak ise kaçmalıyım!

kendine iyi bak, ben fonetiği kaba bir yaş dilimindeyim. sen daha gençsin.

hoşçakal.

Kategoriler
Kişisel

Anarşist kapı

 

Grumpy_Cat__3481823b

Bu akşam normalde arkadan gelen 800 korna sesi eşliğinde paralel ve zahmet olmazsa yandan sıfır, iki araba arasına da 2-3 parmak boşluk kalacak şekilde park etmem gereken evime erken gelmiş, adeta Windows XP yaylaları kadar boş alana dikine dikine park etmiştim. Her şey harikaydı, eve gidip übersonik kühne sandviç sosu içeren leziz tostumdan ısırıklar alırken facebook’ta paylaşılmış kedili vidyolara gülecektim. Bir takım duyarlılıklar gösterip, toplumsal sorunlara parmak basacak, akabinde biraz dizi, biraz kitap okuyacak ve uyuyarak yarının gelmesini bekleyecektim.

Olmadı!

Sırt çantamı yan koltuktan alıp, arabanın kumandasına bastığımda sağ kapının kilitlenmediğini farkettim. Tüm kapılar kilitleniyor fakat sağ kapı kilitlenmiyordu. Lan nasıl olur, herkes kurallara uyarken nasıl benim himayemdeki bir kapı anarşist eylemlerde bulunabilirdi? Kim veriyordu ona bu hakkı? Sıçtımının kapısı, kimsin ulan sen! Neyse bir iki kapatıp açarsam aklı başına gelir, kapanır, ben de giderim dedim.

Yaklaşık olarak 100-150 kez kapıyı açtım, kapattım, içeri girdim içeriden kilitledim, dışarı çıktım dışarıdan kilitledim. Bana mısın demiyor, anarşizm ile mücadele etmek gerçekten zormuş. Tüm camları açıp, içeri kolumu sokup içeriden kilitleyeyim dedim, yine olmuyor, kilitleniyor fakat 1-2 saniye sonra tekrar açılıyordu. İnanılır gibi değil lan! İnsanlar sürekli bana bakıyor, napıyor lan bu iki de bir arabanın içine girip girip çıkıyor diye işkilleniyorlardı. Acaba kendi arabamı çalmaya çalışıyor olabilir miydim? Hemen A101 marketin önündeydim, acaba gidip çamaşır ipiyle kapıyı pedala bağlasam derdime çare olabilir miydim? Bunu sona saklasam iyi olur diye düşündüm.

1 saat kadar tarafıma gösterilmiş anarşist tepki ile mücadele edip muvaffak olamamam neticesinde, tüm umutlarım yitip gitmeye başlamıştı. Lan bu arabayı burada bırakırsam zaten herkes kapının kilitlenmediğini gördü, biri gece gelir kapıyı açar ne var ne yok alıp gider diyerekten, uzağa park etmek gibi mucizevi bir fikir buldum. Evet uzağa park edersem kimse kapımın kapanmadığını farkedemezdi. Eğer bir hırsız arabaya girmeye çalışırsa hiçbir kuvvetle karşılaşmayacaktı ama kapımın açılmadığını tespit etmiş görgü şahitlerinden bir hırsız vardıysa kesinlikle hain emellerine ulaşamayacaktı, çünkü arabam artık çok uzaklardaydı.

Bunu düşünüp, uzaklara gitmeye karar verdim. Sonra gözümü bi açtım, karlı dağlar geçiyor, bi daha açtım, bi çocuk abi kalk Kars’a geldik diyor. Ahaha, şaka. Yolda aklıma arabayı bir otoparka bırakmak gibi kabul edilmesi gerekir ki gerçekten aşırı derecede süper bir fikir geldi. (zannedersem herkesin ilk aklına gelecek şey)

Doğup büyüdüğüm bu semtte bildiğim tüm otoparkların yerinde 10’ar katlı apartmanların olduğu gerçeği ile yüzleşince iyice karamsarlığa kapılmaya başladım. Her zaman gittiğim oto yıkamacıya gidip, sanki kapım bozuk değilmiş gibi gece araba burada kalabilir mi dedim fakat yıkamacının sahibi orada değildi ve yerine bakan kişi beni tanımadığı için sktir çeker gibi bir tavırla, dolu gardaşım dedi. Hay mk ulan almazsanız almayın diyerek tam çıkıyordum ki; bu piçlerin kulağı deliktir, oto kilitçisi filan sormak aklıma geldi. Bilmiyorlardı, ben de tanıdığım bi oto tamircisine gittim. Dayı dedim, el ver dayı, kurban olam dayı, kitlenmiyor bu kapı ne yapacağız dedim. Ben anlamam o işten, bu saatte kimse şapamaz zaten ama sabah gel bi bakarız dedi. Dayı dedim sabaha kadar vaktim olsa zaten oto elektrikçisi bulur oraya giderim sana ne vereceğim. Sen de haklısın dedi. O zaman git şurada ispark katlı otopark var oraya çek, bu gece orada kalsın bari dedi.

Bastım gittim, İspark’tan içeri girdim. Üflenti bir elemanı oraya sorumlu yapmışlar. Dedim ben bu gece burada kalacağım birader, yer var mı? Abi dedi yer yok ama sana açarız, şöyle yap böyle yap, git clio’nun yanına çek dedi. Efendi efendi gittim çektim dediği yere, zira anarşizm beni çok yormuştu. Sistem güzel şey.

Yan koltuktan sırt çantamı aldım, son kez kapıya sövmek için çektim bıraktım çektim bıraktım, senin ben ile başlayan baya baya ama baya baya baya böyle Almanya’daki mühendisleri de kapsayacak derecede kapsamlı cinsiyetçi küfürler ettim…. Ve düğmeye bastım.

OOOOOOoooorrrrrççuuu çocuğu kapı kilitlendi ya lan! Vallahi billahi kitlendi, sıçtığımının kapısı ya, inanılır gibi değil. Lan dedim bir kerelik kitlenmiştir, şimdi bozulur bu kesin dedim. Abi kapattım açtım 20 defa lan, bir kere teklemedi. Vay ızdırabını!

Hemen park ettiğim yerden çıktım, birader ben gidiyorum dedim. Abi nereye gidiyosun ya fiş kestim, hesap çıkarmam lazım dedi. Lan dedim başlatma hesabından, park yerini beğenmedim, gidiyorum var mı ötesi dedim çıktım geldim. Arkamda yazarsa da ödeyeni naapsınlar!

Neyse, işten eve geldiğimde yayla gibi olan alana yine 800 korna eşliğinde göt göte diye tabir edilecek derecede dar alana, kaldırıma sıfır bir şekilde girdim. Ve o kritik an!

Kapı ya yine kilitlenmezse? Ya her şey yeniden başlarsa?

Sırt çantamı aldım, düğmeye anarşizmden dersini almış dengeli bir sistem yanlısı gibi bastım. Klik.

Kilitlendi. Abi bir kapı kilitlendi diye insan bu kadar mı sevinir lan! Nasıl bahtiyarım, nasıl yes be bebeğim modundayım anlatamam.

Yarın muhakkak o gerizekalı kapıyı bir tamirciye göstereceğim. Hayatımda kendimi hiç bu kadar boş, mal ve de çaresiz hissetmemiştim lan. Gecikmeli de olsa tostumu bekliyorum şimdi, Allahını seven üstüme kedili vidyo atsın, moralimi düzeltmem lazım.