Kategoriler
Kişisel

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben

Ellerim ödeme butonuna gidemedi, ürünü sepete attım ve arkadaşımı çağırıp önüne kredi kartımı fırlattım. Koşarak ofisten dışarı çıktım, bittiğinde beni çağırdı. Ertesi gün bir iPhone 7 Plus sahibi olmuştum. Nasıl olmuştum, neden olmuştum, o kadar parayı nasıl veriyorlar lan deyip ben nasıl vermiştim, bunlar olayın hâlâ anlayamadığım kısmı. Android vs. iOs kıyaslaması yapmayacağım, herkes elindeki telefonun bir şekilde artı yönünü ya da eşitliği gösterebilir, zira ben bundan önceki telefonum LG v10’dan da yeterince memnundum. Dedim ya, nasıl oldu da oldu anlayamadım ama çok memnunum.

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 2

Her neyse, bir telefona bu kadar para bayılınca gerçekten onu etkin kullanabilmeyi istiyor insan haliyle, alo ise android de alo diyor, whatsapp ise android’de de whatsapp kullanılabiliyor, ben daha öte bir şey istedim. Bu telefonun entegreleri içerisinde gezinebilmeyi, onlara işlemler yaptırabilmeyi, ona işletim sistemi elverdiğince hükmedebilmeyi. Bundan 11 yıl önce sonlandırdığım yazılım serüvenime dönüş yapmaya heveslendim.

Bildiğim kadarıyla Objective-C adında bana göre gerçekten leş standartları olan bir yazılım dili ile uygulama yazılabiliyordu. Ki benim yazılım serüvenimi noktalama nedenlerimden biri de noktalı virgüllerin salak saçma şekilde şart koşulduğu yazılım dillerinin aşırı popülerleşmeye başlamasıydı. Visual Basic ile her şey güllük gülistanlık iken, birden zevk aldığım konudan iğrenmeye başlamıştım. Ciddi söylüyorum ya, syntax adı verilen bu kodlama standartları beni aşırı irrite etmişti.

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 3

 

Derken done dolaşa Apple’ın Swift adında yeni bir yazılım dili duyurduğunu öğrendim. Playground adında bir web modülünde ufak tefek kodlama alıştırmaları yaptım, aman yarabbi! Değişkenleri çözdüm, toplama, çıkarma, çarpma işlemi yaptım, dizi tanımladım, döngülere aldım, döngülerden çıkardım, function yazdım, onu çağırıp print ettim. Lan hepsi mi çalışır, tıkır tıkır aktı kodlar. Vay anasını dedim ya, vay anasını!!!! Aşk yaşadım resmen yazılım dili ile.

Hemen hemen hemen, bir an önce benim bu dili öğrenmem gerekiyor diye içim içimi yiyordu. Standford Üniversitesi’nin iTunes U üzerindeki videolarına bir göz attım, geceleri uykuya dalmadan önce dinlerken buldum kendimi, sonra gidip Udemy adlı eğitim videoları satan siteden Swift dersleri satın aldım, oturup telefondan o videoları izledim geceleri, açıp dizi izleyeceğime ders takip ediyordum, adam kod yazıyor ben keşke ben de yazabilseydim diyordum, adam hata yapıyor keşke ben de hata yapabilseydim diyorum, adam hatasını buluyor, keşke ben de hatamı bulabilseydim diyorum. Hüzünleeer, hüzünler. Neden böyle diyordum? Çünkü iPhone için uygulama geliştirecekseniz eğer, bir Mac sahibi olmanız gerekiyormuştu. Ne salakçaymıştı benim için, çünkü benim emektar laptopum Windowsmuştu! Meh diye diye geçti günlerim, içime içime attım hep.

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 4

Araştırmaya koyuldum, zaten hali hazırda telefondan giren girmiş, bir aşk düşmüş bağrıma, o yazılım dili ile dünyaya şiirler yazabilmek var hayallerde ama bir daha Apple’ın kucağına düşersem bu sefer beni hiçbir şey mutlu edemeyecekti biliyorum. Bu kadar masraf beni bozar arkadaş, burçlara inanmıyorum ama oğlak burcuyum lan ben, yıllarca bana öğretilmiş tutumluluk, ekonomiklik, filan fıstık itemlarını nasıl çöpe atacaktım, kaldı ki; memur çocuğuyum ben! Memur çocuğu olmak bir malı satın almadan önce kâra geçebilmek, en azından kazık yememek, o kazık yenecekse de insani boyutlarda yemek demektir, yakışmazdı bana! En ekonomik çözümleri araştırırken bir de ne göreyim! Mac mini adında bir ürün tam da benlikmiş meğersem, harikalar harikası ve fiyatı diğer Apple ürünleri kadar kol gibi olmayan bu minnak şey aradığım şeyin ta kendisiymiş. Yalnız onun da yukarıda bahsettiğim gibi salakça sorunu ram upgrade imkanının olmamasıymış. Hmmm, giderek büyüyen bir kazık bana doğru yaklaşmakta, kumandan logar?

Zaten bu Apple denilen firma o kadar alçak ki, yani kapitalizmi göstere göstere vahşileştiren bu kadar alçakça bir başka firma olarak Samsung’u gösterebilirim ancak. Adamlar yeni çıkardıkları Mac Mini’lerde ram değiştirmeye bile izin vermiyorlar. Düşünsene, 4 gb’lık bir Mac mini aldın ve sıçtın, bitti gitti. Yavaşlamaya başladıysa gidip yenisini almaktan başka çözüm yok. Lan bak şu fikri hayata soktuklarını düşündükçe çıldırasım geliyor, kölemsiniz köpekler demekten başka ne anlamı var? Aşağılıkça ya. Pislikler!

Ancak ne göreyim, 2017 yılında olmamıza rağmen, en son 2012 late versiyonu olarak üretilen Mac Mini’de ram yükseltilmesi yapılabiliyormuş. Vay canına dedim, sahibinden.com üzerinden araştırmalara başladım. Her şey Swift içindi. Hocam şu fiyata olur mu?, Takasa girek mi? Bir miktar indiriminizi rica etsem? İstanbul içi elden alabilitelerimiz? Ona buna mesaj yağdırıyorum anasını satayım, alacağım ya. Fiyatı da normal bir bilgisayardan bile daha uygun, hem ihtiyacıma yönelik, hem de daha önce kullanmadığım bir işletim sistemi olduğu için heyecan verici. Bir satıcı ile anlaştım, koştum Sirkeci’ye aldım mis gibi kullanılmış Mac mini’mi, içindeki hard diski söktürüp SSD taktırdım. 4 gb ram var ama olsun, bugün 8×2 ram siparişi verdim, geldiğinde uçuracağım kendisini.

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 5

Şimdi gelelim son duruma. Adım adım Udemy üzerinden iki ders takip ediyorum, hocalar ne yapıyorsa bir kez onlarla birlikte, bir de videoyu kapatıp kendim yapmaya çabalıyorum. Kendimce bir şeyler deniyorum, ekliyorum, çıkartıyorum, acaba şöyle yapsam nasıl olur diye diye saatler harcıyorum ve zerre sıkılmıyorum. Swift gerçekten hayallerimin diliymiş, daha junior seviyede bile sayılmam ama aşırı eğleniyorum. Hata yapmayı bile özlemişim be, bir harf hatası yüzünden insan bir saatini harcamaktan keyif alır mı? Öyle bir mazoşizm! Github adında enfes bir site ile tanıştım, yazılım geliştiriciler kodlarını ya da toolarını tüm dünya ile paylaştığı bir alan burası. Aslında tek yaptığı şey bu değil ama ben tek başıma yazdığım için sadece o amaçla kullanıyorum ve aşırı derecede faydalanıyorum, boş zamanlarımda açıp kod okuyorum oralardan. Facebook’tan daha fazla vakit harcadığım kesin.

Haberiniz var mıydı Udemy tarzı sitelerden bilmiyorum ama interneti en verimli şekilde kullanabileceğiniz, ödediğiniz parayı (10 dolar) sonuna kadar ne demek fersah fersah fazlasıyla size geri sunan harika bir mecra. Sadece yazılım değil, golf oynamayı, yeni bir enstrüman çalmayı, pazarlamayı, tasarım yapmayı, bilimsel konuları vs öğrenebilir, kendinize yeni hobiler edinebilir ya da kendinizi geliştirebilirsiniz. Müthiş değil mi ya?

Windows mu, macOs mu diye soracak olursanız, yeni olmamdan mıdır bilemiyorum ama şu an için kesinlikle macOs diyorum! Tertemiz, kafa karıştırmıyor, bir sürü şukela uygulama var, virüs yeme riski daha az ve hemen her şey kontrolün altında.

Şimdilerde böyleyim ama zamanla daha iyi olur herhalde ahaha. :)

Apple Ekosistemi, Udemy ve Ben 6

Amacım günün birinde Apple’a verdiğim tüm paraları geri alabilmek!

Çünkü ben bir memur çocuğuyum. :)

Çok hırslandım, huh!

Kategoriler
Kişisel

Frank Underwood tarzı insanlar

Merhaba blog, şöyle bi 3 dakika kadar bomboş sayfanı izledim acaba ne yazsam diye. Diğer blog yazarlarını bilmiyorum ama ben ne araştırma yapıyorum, ne şunu yazayım diye düşünüyorum, ne kendime dert ediniyorum yazardım yazmadım diye. Geliyor zaten yazma isteği bir şekilde, sonrasında da özensiz düzensiz abukluklar dökülüveriyor. Mesela ben bu satırları yazarken de hala ne hakkında yazacağıma karar verememiş durumdayım. Bir şeyler dökülse iyi olur artık, zira mekanik bir oyun klavyesinden gecenin 02:41’inde takır tukur sesler çıkarıp duruyorum.

Frank Underwood tarzı insanlar 8

İnsanlardan bahsedeyim mi biraz? Öyle olmasam da insanları çok iyi tanıdığımı düşünmüşümdür, hep böyle hissettim nedense. Öyle kazık yeyip ağlanacak tripli ergen postu gibi devam etmeyeceğim korkmayın. Ayrıca yeyip kelimesi de çok eğreti değil mi yahu, yemek yeyeyim demiyor kimse, yemek yiyorum diyoruz ama yazarken yeyip demek gerekiyor. Meh, neyse. İnsanlara bakış açımı değiştiren harikalar harikası bir dizi izliyorum son iki senedir, bilirsiniz belki House of Cards. Orada ana karakter Frank Underwood benim yıllarca göremediğim gerçekleri öyle güzel anlattı ki bana, ulan hakikaten ya böyle de yaklaşılabilir dedirtti.

Öncelikle içinde bulunduğumuz düzende mutlak bir adalet yok. Kimse aldığını vermiyor, verdiğini almıyor. Karma marma tırt, bitch. Çıkar dışında bir bok yok bu düzende. Herkes bir başkası için basamak olarak kullanılabilir, kullanılıyor da. Benim zamanında göremediğim bu muhteşem stil sayesinde devasa kazıklar yememiş olmama şükretmem gerekiyor, eğer gözünüz açılmadıysa sizin de öyle.

Frank Underwood tarzı insanlar 9

Çıkarlar için insanları birbirine bilardo topları gibi çarpıştırıp istediğini alabilen muhteşem derecede duyguları hiçe sayan süpersonik insanlar aramızda dolaşıyorlar ve onlar çok başarılılar. Hayatın sırrı budur işte! Bir dönüş için harekette bulunmadıysan bir dönüşün olmayacağı gerçeği. Eğer sen amacın için insanlarla ilişki kuruyor ve onlara hissettirmeden amacın için çabalıyorsan dilediğine ulaşabilirsin ancak başka bir insanın senin çıkarına hareket etmesini beklemek tümüyle şans, sonsuz sayıda etkene bağlı, olabilir de olmayabilir de. İşini şansa bırakmayanlar zirvedeler, ya ben iyilik yaptım denize attım insanları da her zaman ya olursa diye dudaklarını kemiriyorlar.

Mesela her insanın zaafı vardır, en zaafsız görünen insanın bile bir şeyleri muhakkak vardır. Kredi mi çektin? Bundan kimseye bahsetme, çünkü o bir zaaf, işini kaybetmemen gerekiyor, daha fazla çalıştırılmak zorunda kalabilirsin. Dış görünüşünden mi rahatsızsın? Bundan bahsetme çünkü bu senin zaafın, birileri seni yıpratmak için günü geldiğinde bunu kullanabilir. Birinden mi hoşlanıyorsun? Dünyaya diğer insanlardan daha mı farklı bakıyorsun, inanç olabilir, cinsel yönelim olabilir, politik görüş olabilir. Eğer bir başkasına aktardığında sana fayda sağlamayacak bir şeyse gelecekte önüne bir zaaf unsuru olarak konulabilir. Bahsetmesen ne olur? Madalya takmayacaklarsa çok samimi olmadıklarına bunları paylaşmanın anlamı yok. Ha bak bunu çok iyi yapan, rengini hiç belli etmeyen ve oyunu kuralına göre oynayanlar var ama hiç zaafları yok gibi mi görünüyor? Asıl onların zaafları sere serpe ortada duruyor. Ego, sana gösterirken hiç cimri davranmadığı ama senin farkına varamadığın o dev ego, pisliğin sonu olabilir. Bunu görmüyoruz, egosunu pohpohladığın insanı zamanı geldiğinde egosuyla birlikte kaldırıp çöpe atabilirsin. Ne duygusuzca değil mi? Haha, işte senin içinde büyüttüğün o insansı, duygusal öncelikler bir başkası için dev bir koz olabiliyor, bunu sen benden daha iyi biliyorsun ama bir şey sana engel oluyor. İşte sana engel olan o şey diğerini üste çıkarıyor. O içinden sinsice kahkahalar atarken sen karma karma diye pembik balonların üzerinde uçuyorsun, malum kişiler değdirince paslı iğnesini çakılıveriyorsun yere.

Frank Underwood tarzı insanlar 10

House of Cards’ı izle ve Frank Underwood’un ne kadar şerefsiz, onursuz bir piç kurusu olduğunu görmene rağmen ondan nefret edebiliyor musun bir sor kendine. Her insan gücü sever, güç başarılı olanın yanındadır, o başardıkça kötülüğü senin de gücünmüş gibi hissediyorsun, Türk siyasetinde bile bu fenomen mevcut. Gücün kimde olduğu önemli, onu nasıl elde ettiği değil.

Albert Einstein’a bak mesela. Yıllar önce Zürih Politeknik Üniversitesi’nde tanıştığı Mileva Maric’e neler yaptığına bir bak. O kadıncağızın peşinden koşup, hamile bırakıp tüm akademik kariyerini sonlandırmasına, sonrasında kendisi patent şirketinde memur olarak çalışırken üzerine düşündüğü Özel Görelilik Kuramı hakkında kadıncağız nasıl kullandığına, bilimsel uğraşlarında o kadının her zaman payı olmasına rağmen bir kez bile Mileva Maric’den bahsetmediğine bir bak. Üniversitede Albert Einstein’den daha yüksek derece yapmasına rağmen nasıl bok gibi bir hayat geçirdiğine bak. Einstein’ın ayakları altında ezilirken unufak olup, yalnız başına ölüp gitmesini gör. Görmezsiniz, göremezsiniz, çünkü tarih hiçbir zaman ezilenleri görmez, düzende yer almaz onlar, her zaman insanları bilardo topu gibi birbirlerine çarpıştırıp, basamak gibi kullananların adı anılır.

Siz çok onurlu bir hayat geçirdiniz ve tüm ahlak kurallarına eksiksiz riayet ettiniz diye kimseden ardınızdan destan yazmasını beklemeyin. Anlatmak istediğim şey gidip ruhunuzu şeytana satıp; şerefsizlik yapıp, herkesi bozuk para gibi harcayın demek değil ancak bu insanların varlığını hiçbir zaman unutmayın. Amiyane tabirle ayık olun.

Mevcut ahlak kuralları insanların birbiriyle çok az etkileşim kurduğu, genellikle köy kasaba gibi yerlerde yaşayıp; maksimum 50 insan tanıyıp, 3-4 şarkı dinleyip, 1-2 kitap okuyabildiği dönemlerden kalma, günümüzde ise yüzlerce insan tanıyoruz, sistemin kendisi mücadele üzerine kurulu, herkes birbirini ezip daha yukarı çıkmak için yarışıyor. Sadece kurallara takılı kalanlar yerinde sayarken, bizlerin göze alamadıklarını yapanlar zirvede viskilerini yudumluyor.

Ahlak güzel şey elbette ama bu tek amacı kazanmak olan insanlar için sizi acınası vasat birine dönüştürebilir, bunu göz ardı etmeyin.

Frank Underwood tarzı insanlar 11

Bazıları için avsınız, yeri geldiğinde avcı olmayı bilin, avcı olamıyorsanız da av olmayın.

Anlattıklarımla bir yere varamadımsa sizi şöyle alayım.

https://onedio.com/haber/house-of-cards-dizisinden-20-efsane-replik-585390

Kategoriler
Kişisel

İyi ki doğdun İnternet

Kısa bir bilgi ile hemen sövmeye başlayacağım, az sabır.

Ben kendimi bildim bileli, “abi hazırı tüketiyoruz, üretmiyoruz” goygoyu dönüp duruyor. Gerçekten kim geliştirtmiyor lan bu ülkeyi, biri gelsin hesap versin bana.

İnternete ayda 74 lira para veriyorum ben, şu anki hızımın ekran görüntüsü aşağıda.

İyi ki doğdun İnternet 13

1,42 mbps ile bağlanıyorum. Yazının bundan sonrasına devam etmeye lüzum yok ama yazayım ben yine de.

Yeni bir şeyler öğrenmek benim zevkim, neredeyse her gün 4-5 defa giriyorum internetin en verimli projesi olan Vikipedi’ye. KAPALI! Öğrenemezsin! Siktir!

Yazılım ile ilgili online kaynaklara göz atmak istiyorum, insanlar ne güzel rehberler hazırlamışlar, sıfırdan bir yazılım dili şöyle öğrenilir, böyle öğrenilir diye envai çeşit kaynak var. Pluralsight, Code Academy, Khan Academy, Udemy, Udacity. Akıyor resmen yahu, mağaradan yeni çıkmış adama kod yazmayı öğretiyorlar. Tıklıyorsun bir derse, Hel ………….. lo …………. Wo………….. rl………..d

Nedir? Resmen içine sıçıyor öğrenme şevkinin, sürekli donuyor, dolsun diye bekliyorsun, 30 saniye izliyorsun, tekrar donuyor. Bu mu lan gelişecek Türkiye?

Sıçarım guideına, vidyosuna, kendim deneyerek öğreneceğim diyorsun.

İyi ki doğdun İnternet 14

10 gb dosya, ben indirmeyi başlatalı 5 saat oldu, ancak bu noktaya gelebildi. %13, küfür gibi.

Hadi beni geç, bir şekilde başımın çaresine bakabilecek insanım, torrenti var, vpn’i var, vps’i ıvırı zıvırı var, derdim de hobi sadece. Yeni gelişecek çocuklar ne yapsın, onlar nasıl yakalasın çağı?

Pisa testlerinde sonuncu çıkmamıza rağmen eğitim sisteminin içine sıçmaktan vazgeçmeyen kim? Kim evrim teorisini müfredattan çıkartan? Kim bu çocukların evreni, evrensel gerçekleri, bilimselliği öğrenmemesini isteyen? Kim bu çocuklara kod yazmanın gelecekte güçlü bir Türkiye imajı oluşturabileceğini, dünyamızın bir rönesanstan geçtiğini ve bu akımdan pay almamız gerektiğini anlatmayan. Kim bu çocuklara 12 yıl dümenden ingilizce eğitimi verip 12 yıl sonunda watizyorneym yat bi zorleym dedirten, ya hahah amk sinirden klavyeyi kıracağım şimdi! Sıçayım eğitim dediğiniz şeyin içine, 12 yılda lan, 12 yıl boyunca eğitim verip bir dili nasıl öğretemiyorsunuz? Bilerek ve isteyerek! Kimsiniz oğlum siz? Kimin uşağısınız lan, kimin piçisiniz? Kalleş, alçak, aşağılık mahluklar! Kimsiniz lan, badem bıyığına tükürdüğümünün kravatlı gavatları!

Paypal’ı kim kapattı? Neden Türkiye’de eticaret yapılamasın istiyorsunuz? Booking.com neden kapalı? Ne istiyorsunuz turizmden?

Sizin derdiniz ne bu ülkenin insanlarıyla, anlatsanıza? Olayınız nedir tam olarak? Sistemli, planlı, bilerek ve isteyerek, üzerine basarak söylüyorum bu üçüncü kez kullanışım, bilerek ve isteyerek siz bu ülkenin geri kalmasını kimlerden talimat alarak gerçekleştiriyorsunuz?

Komple ülkeyi sanayiye götürüp ustanın yanına çırak olarak mı vereceksiniz? Sokaklarda mı dilendireceksiniz? Ne yapacaksınız allahın belaları, ne yapacaksanız yapın da bitsin şu işkence. Açın şu ülkenin önünü, yeter ulan yeter!

İnternet 24 yaşında ve biz ona hâlâ tam olarak erişemiyoruz!

Yeteeeeeeeeeeeeeeeeeer!

Kategoriler
Kişisel

Daha fazla sadelik lazım

Tasarımla ilgili içeriklere göz atıyor musunuz bilmiyorum, benim ilgimi çekiyor. Reddit, Pinterest, bloglar olsun şöyle sade ama cidden sade, baktığında pürüzsüz, temiz, göz bulandırıp zihin karıştırmayan şeyler görünce aşırı keyif alıyorum.

Zaten günlük yaşamımız tam bir kaos, her yer her yerde der ya anneler ev dağınıksa filan, hayatın kendisi aynen öyle. Her şey her yerin içinde. Şirkete giriyorsun, sayısız monitör, etrafında klavyeler, evraklar ıvır zıvır bir sürü kıyafet ve aksesuar, kıyafetlerin içinde milyarlarca insan, arabaya biniyorsun onlarca düğme, milyonlarca arabanın içinde; kendin bir arabanın içinde, her şey her şeyin içinde. Şöyle bir zihnini boşaltıp etrafa baktığında kaostan başka tanımı olmayan bir sürecin içinde yer alıyoruz hepimiz. Azı göremiyoruz, az kelimesinin yetersizliği ifade ettiği bir alan burası. Azı yetersizlik değil çok olmayan, abartılmamış, boku çıkarılmamış bir kavram olarak değerlendirmeye başladıkça azın güzelliğinin büyüsüne kapılabiliyorsun.

Daha fazla sadelik lazım 16

Sadelik, berraklık, ahh beee içimi açıyor böyle konseptleri incelemek. Geçtiğimiz haftasonu IKEA’nın dizilişi tümüyle kaos ama tasarımı olabildiğince minimal ürünlerini incelerken aklıma geldi. Gerçekten bu iskandinavlar tasarım felsefelerini nasıl oturtmuş olabilirler? Neden minimal? Eğitimini almadığım ya da hakkında bir şeyler okumadığım için kaynak tamamen popom fakat benim düşünceme göre bu tasarımın altında kadının sosyal hayattaki yeri yatıyor gibi.

Kıyası da şu şekilde yaptım. Misal bizim geleneksel tasarımlarımızda envai çeşit kakma, yaldız, dibine kadar girilmiş detaylar, ikircikli kikircikli göz yoran bir bütünlük var. Hani baktığın şeyin tamamını görebilmiş bile olamıyorsun, evet bu bir sanatsal duruş aynı zamanda, sonuçta bir heykele ya da resime baktığında da detaylar büyülüyor insanı ama bana göre gündelik yaşam bu kadar dibine inilmiş detaylı eşyalarla dolu olmamalı.

Misal Türk işi bir mobilyacıya git, koltuğun üzeri desen, kolları desen, bacakları desen, örtüsü desen, minderleri desen her yer desen oğlu desen. Gidip IKEA’ya baktığında gördüğün şey ise; düz bir ya da bir kaç renk, basit, sade.

Daha fazla sadelik lazım 17

Şimdi teorimi oturtayım, bana göre Türk kadını yıllar içinde yeterince sosyal hayatta yer alamayıp, eve hapsolduğundan dolayı, bu kadar çok detaya, yaldıza, gösterişe sahip eşyaların kullanımı ve temizliği açısından hiçbir sorun oluşmadı. Detaylar, gösterişli tasarımlar tuttu ve süreklilik halini alıp kültürel tasarım haline geldi. Zaten kültürel tasarım derken mevzu saray ahalisinin tercihlerinden ibaret, yoksa Yozgat’ın dağ köylerindeki adamın evinde 4532453 farklı desene sahip bir masa bulman pek olası değil, yine de soyluların tasarım tercihleri tabanın evlerine uzanan gündelik eşyalarının tasarımlarına etki etmiş olabilir.

Diğer yandan IKEA’da yer alan tasarımların geldiği ülkelerde (genel olarak iskandinavlar diyelim) kadın sosyal hayatın içinde yer alabildiği, çalışmak ve bir şeyler üretmek zorunda kaldığı için temizlemesi daha kolay, oraları buraları pislendiğinde kolaylıkla silip süpürebileceği ürünler tutulur hale geldi. Ha şimdi diyebilirsiniz; lan bizim kadınlarımız evde sürekli kısır yapıp evlilik programı mı izliyordu tarih boyunca diye. Tabii ki hayır, tarlada, bağda bahçede erkeklerden fazla çalıştığını hepimiz biliyoruz ancak zaten şehir hayatı gibi bir kavramın fazla yer almamasından toplumun geneline yayılacak bir ihtiyaca dayalı üretim modeli gelişebilmiş değildi. Zaten bilindiği üzere Türkiye’de şehir hayatına geçiş 1950’li yıllarda Adnan Menderes dönemi ile başlamıştı, akabinde Turgut Özal sağolsun dolduruverdi, şimdikiler de İstanbul’u ortadan ikiye bölüp kanalistanbul ile daha fazla alanı imara açıp daha fazla insanı bir araya toplama derdinde. Neyse siyasetin içine tüküreyim, konumuza dönelim.

Gündelik yaşamı dolduran eşyaların hızlıca üretilebilir hale gelmesi bilindiği gibi sanayi devrimi akabinde hızlandı, yani bundan öncesi için ülkelerin tasarım duruşları açısından konuşmak pek mümkün değil ama günümüzü konu hakkından bir şeyler söyleyebilmek için ölçüt olarak kullanabiliriz. Biri Türk diğeri Danimarkalı ya da İsveçli iki tasarımcının elinden çıkan ürünleri köre gösterseniz ayırt edebilir. Bu da günümüze sirayet etmiş bir tasarım kültürünün varlığını rahatlıkla işaret ediyor.

Anlatmak istediğim konunun özünü toparlamak gerekirse; eğer Osmanlı’da kadın hayatın içinde yer alabilseydi ya da şöyle diyelim; erken Cumhuriyet döneminde o sancılı halkı bilinçlendirme ve kadınları iş hayatının içine adapte etme süreci yaşamadan Avrupa ülkelerindeki gibi bir kadın profili yer alıyor olsaydı, bana göre bizim tasarım geleneklerimizde de bu kadar gösteriş için can atan, doğallıktan uzak, abartılı tasarım ürünleri yerine daha simple şeyler yer alıyor olabilirdi.

Bahsettiğim gibi kaynak benim popom, komple yanılmış da olabilirim, sadece aklımdan geçenlerden bahsetmek istedim.

Less is more, ikea effect filan bunlardan bahsetmeye lüzum yok, zaten her yerde var böyle içerikler. Biraz görsellerle şey edeyim bak, bizdeki kakafoni, kaotik hava ile iskandinav basitliğini bi karşılaştıralım. Hele şu yaldızlar, altın varaklar, aman aman!

Daha fazla sadelik lazım 18Daha fazla sadelik lazım 19 Daha fazla sadelik lazım 20 Daha fazla sadelik lazım 21

 

Ben şahsen bu kadar çok detayın zihnimi esir almasına izin vermek istemezdim. Bir de şu sadeliğe göz atalım.

Daha fazla sadelik lazım 22 Daha fazla sadelik lazım 23

Daha fazla sadelik lazım 24 Daha fazla sadelik lazım 25

Kararı siz verin. Aklınızı başınızdan alan şey kaos mu sadelik mi? Neye ihtiyacınız var?

Kategoriler
Kişisel

Takip edilesi bloglar şeyi

Takip edilesi bloglar şeyi 27

Yahu o kadar gerginim ki, kendimi farklı şeylere kanalize edebilmek için bir taraflarımı yırtıyorum resmen. Halkın iradesi neydi, demokrasi neydi, adalet neydi blog, Allah belalarını versin hepsinin!

Kaç zamandır aklımda olan bir şey vardı, onu yazacaktım ama bir türlü fırsat bulamıyordum, hazır sakinleşmem lazım diyerek araya sıkıştırayım dedim.

Bildiğiniz gibi evrengunlugu.net Türk bloggerları hakkında epeyce zaman harcayan, çok kıymetli ve de zahmetli işlere elini uzatmış biri. Geçtiğimiz aylarda Türkiye’nin en eski blogları adında bir liste hazırladı, tek tek herkesin ilk blog yazdığı tarihleri araştırıp listesini yayımladı ve halen de içlerinde uzun süre yazmayan blogları ayırmak, listeyi güncel tutmak için uğraşıyor. Cidden büyük iş, bir kez daha tebrik ediyorum kendisini.

Eski blogları bir listede toplamakla yetinmeyen Evren, bir de yeni bloggerları teşvik etmek amaçlı gelecek vaat eden bloglar adında proje başlattı. İçeriği gerçekten özgün, dili düzgün kullanabilen, sağdan soldan çırpmayıp; kendini kalitesi ile konumlandırmayı şimdiden başarabilmiş yeni blogları; içerisinde benim de yer aldığım jüri ile paylaşıp, ayrıca bir liste oluşturuyor. Ne harika insanlar keşfettik şimdiden, inanamazsınız.

Zaman geçtikçe keşfedilen yeni insanların verdiği heyecan yerini ya ben bu kadar insanı nasıl takip edeceğim endişesine bırakıverdi. Tamam bir feedly hesabım vardı hali hazırda ama yeteri kadar üzerine düşülmüş bir liste değildi benimki, oradan buradan bulduğum şeyleri atıveriyordum blog kategorisine ama ne okuma keyfi kalıyordu ne bir şey. Diğer kategorilerim öyle değil ama bak, zamanında vakit ayırmıştım şimdi takip ettiklerimi toparlayabilmek için.

Takip edilesi bloglar şeyi 28

Her neyse; ben de oturdum ve tüm eski Türkçe Bloglar listesini bir bir feedly kolesiyonuna ekledim. Yemin ederim gözüm gönlüm açıldı, arada reklam paylaşan abuk sabuk bloggerlar ve tematik içeriklerinden dolayı ilgimi çekmeyen aşırı profesyonel abiler çıksa da doya doya milletin derdini, sevincini, beklentisini, abartıyor gibi olmayayım ama net olarak özünü okuyabildim. Ah ulan dedim, aradığım tat be, 2005-2010 arası çılgın kişisel blog çağı.

Sonra dedim ki; bu blogları insanlarla paylaşabilmeliyim. Hem rahmetli Aaron Swartz’ın bizlere mirası RSS’in, hem vasiyeti Gerilla Açık Erişim Manifestosu‘nun son maddesine benzediği için fikrimden vazgeçmemeliyim diye düşündüm. Gerçi açık erişimlik bir mevzu yok ortada ama olsun, paylaşım paylaşımdır. :)

Takip edilesi bloglar şeyi 29
aaron swartz

Sonraları bakındım ve feedly’nin opml paylaşımı (yani takip ettiğim blogları topluca dışarı aktarıp başka birinin içeri aktarım yapabilmesine olanak tanımak) pek kullanışlı olmuyor. Çünkü eğer bir opml dosyasını doğrudan import ederseniz, önceden takip ettiğiniz bloglar tamamen ortadan kayboluyor ve yalnızca import ettiğiniz dataları takip ediyor oluyorsunuz. Çok saçma, ve birileri benim yüzümden takip ettiği bloglardan olursa aşırı pişmanlık duyarım. Gerçi hali hazırda https://feedly.com/i/opml adresinden önce kendi ompl dosyanızı indirip, notepad++ ile  </body> satırından öncesine ilgili kısımı ekleyip manuel olarak güncelleyip; https://feedly.com/i/cortex adresinden yeniden import ederseniz sorun kalmaz gibi ama yine de riskli. Bağaaa nee!!

Farklı RSS takip servislerini incelerken Inoreader’e denk geldim. Hiç şatafatlı bir ismi yok, şimdi buraya yazmasam yarın neydi ya o uygulamanın adı derim biliyorum, o kadar başarısız bir isim ama işlevsel olarak feedly’den daha donanımlı ve iki de bir insanın gözüne premium olmazsan kız ölür mesajı vermiyor. Olursan iyi olur karşim diyor. Adeta bir gönül dostu, bir Neşet Ertaş!

Her neyse, şimdi bu listeyi takip edebilmek için birden fazla yol var.

Inoreader’in paket dediği bir sistem var. Bu sisteme göre benim takip ettiğim bloglara siz bana abone olarak erişebilirsiniz. Onun için şu adrese gitmeniz lazım. Çok kendine müslüman gibi bir sistem bu, sevmedim. Bana bağımlı olmasın kimse.

Şuradan Inoreader opml dosyasını çekip kendi sisteminize entegre edebilirsiniz.

Şuradan benim hali hazırda takip ettiğim tüm blogları içeren feedly opml dosyasını çekebilirsiniz. Ancak unutmayın ki; doğrudan import, önceden takip ettiğiniz blogların alayını gümletebilir!  

Blog güzel şey, hele hele kişisel ve reklamlaştırılıp içine edilmemiş blog en güzeli. Dertlenin, sevin, bir şeyler üretin, profesyonel olmayın, içten olun ve yazın! Çünkü ben öyle seviyorum!