Kategoriler
Edebiyat

Milyarlarca ve Milyarlarca

Heeeyt yine çok fena yazasım geldi. Böyle yazmak değil de bağırmak gibi düşünün siz, çatır çutur öyle bir hışımla yazmaya çalışıyorum ki parmaklarım birbirine giriyor sonra yazının ortalarına doğru ivme git gide düşüyor, sonlara doğru taslağa kaydedip çıkıyorum. Umarım bu da onlardan biri olmaz. Kendi içimdeki feryadı dindirmek için çıkartıyorum şuan tüm klavye tıkırtılarını.

Malumunuz Tüyap Kitap Fuarı’nı geride bıraktık, her yıl geleneksel olarak katıldığım fuar bu yıl beni cezbetmek bir yana dursun kendinden tiksindirdi. Neden?

Çünkü bilinçli bir okuyucu olarak gördüğüm ben ve benim gibiler için önemli olan bol kitap çeşidi ve fiyatlardaki indirimdir. Ortalama biri ayda gidip 2 kitap okuyorsa malum dostumuzun verdiği 50 lira bütçesi için herhangi bir sorun teşkil etmeyecektir. Oysa ayda 6-7 kitap okuyacak kadar kendine vakit ayıran ki benim okuduğum sayı bile az, ayda 10-15 kitap okuyan (sadece kitap okumak için adanmış bir yaşama sahip olmaları tabi işin en kıskanılası yanı) insanlar var. Hal böyle olunca ortalama bir kitabın fiyatını en iyi niyetle 20 lira olarak hesap ederseniz ortaya çıkan rakam…(%? durun ya yeterince dramatik olmadı 30 yapsak? 40 da olabilir. İşin şakası kitaba verilmiş para gerçekten para değil ama daha az paraya daha çok kitaba sahip olmayı kim istemez? Bir kitap fazla kitaplığımda bulundurmak elbette benim için harika bir durum olacak. Bunu neden istemeyeyim? O aradığım indirim fuar alanında kesinlikle yoktu. Ha vampir kitapları, seksin, fantastik kırbaçlı kadınlı 50 günlü über feminen cinsel kitapların indirimi var ama onlar da benim dünyama hitap etmiyor malesef. Demem o ki yarım saattir uzattım bu kitap fuarı benim için bir bok ifade etmiyor! Aradığım kitap internette 70 liraysa ve ben onu fuar alanında 75 liraya görüyorsam nasıl çıldırmam? Üçe beşe bakarım çıldırırım!

Her neyse girer girmez insanı yalnızlığa iten bir kalabalık mevcuttu ortamda. Öyle böyle değil ama standa yaklaşmak için vücut çalımları atıp, dirsek ile açtığınız boşluğa kütlenizi itiştirmeniz, itiştiremediğiniz yerde dönemeçli kıvrılmalı başka hareketlerle lastik tıpa gibi pıt diye bedeninizi sokuşturmalısınız ki kitaplara ulaşabilesiniz. Öyle bir ortamda afedersiniz ama sokarım kitabına, edebiyatına! Sanki kitap mı yok? İnternette onlarcası var, ben insanlarla sohbet edip fikir alışverişinde bulunamayacaksam, internet fiyatlarından daha uyguna kitap satın alamayacaksam, üstüne üstlük bir birey olmaktan çıkıp tümüyle kendimi bir madde gibi hissedip bedenimi sokuşturabilecek alanlar kollayacaksam çok fena koyarım bu skimsoniğe etkinlik diyene!

Durmadım zaten çok fazla, geleneksel uykusuz masa takvimimi aldım, birkaç boktan olmayan yayınevi standına göz atmaya çalıştım, ucuz olur diye düşündüğüm kitapların yayınevlerine uğrayıp aldığım cevaplara kuşku dolu bakışlar atıp uzaklaştım derken tam alandan ayrılırken gözüme TÜBİTAK standı çarptı.

TÜBİTAK dünyanın bilim ile siyaseti birbirine sokabilen tek kurumudur. Onu bilmeme rağmen gidip özellikle birikimli biri gibi görünen görevliye -merhabalar, evrim teorisi hakkında kitapları görmek istiyorum- dedim. Birikimli olduğunu düşündüğüm kişi kendinden daha birikimli olduğunu düşündüğü kişiye gidip kitapların yerini sordu. Ne kitabı? Yok kitap filan. Bir tane çocuk karikatür kitabı getirdi. Çizimlerle evrimi anlatıyordu. -E başka?- dedim. Yok dedi. -Nasıl yok?- dedim. Basılmıyor artık dedi. Hay ben sizin türevinize, primatınıza, geçişemediğiniz arada kalmış formunuza diye binlerce küfür sıralayacak gibi olmuşken gözüme daha önceleri hakkında kısacık bir video izlediğim Carl Sagan ismi takıldı.

Tamam üstat ben hallederim dedim gönderdim görevliyi. Milyarlarca ve Milyarlarca adlı kitabını kasaya gidip satın aldım. Bir tane daha kitap aldım ama bir halta yarayacağını düşünmüyorum çünkü yazarının ne denli taraflı ve dar biri olduğunu eve geldiğimde internetten keşfettim. Belki yanılıyorumdur bilmiyorum ama Carl Sagan’ın Milyarlarca ve Milyarlarca kitabını okumaya heyecanla başladım ve 50 sayfaya yakınını fosforlu kalemle çizip kenarlarına notlar alarak, belleğime iyice kazınması için önemli bilgileri tekrar tekrar okuyarak geldim. Gerçekten müthiş bir kitap.

Düşündüm de Evrim Teorisi okullarda da okutulmuyor bildiğiniz üzere. Tümüyle yaradılışçı senaryo tinerci olmaması gereken jenerasyona enjekte ediliyor. Felsefe grubu dersleri ise kardeşimin öğretmen olması sebebiyle en olmadık saçma sapan yerlerinde bile dine bağlanarak felsefi düşünceden, yani düşünce üzerine düşünmekten, doğruya hakikate ulaşmaktan kopartılarak tepemizdekilerin olmalarını istediği profile göre şekillendiriliyor. Deneyselliği bir kenara bıraktım daha müfredatındaki içerik bile boktan bir haldeyken çocukların helvalaşmış beyinlerini hayal etmeye çalıştım.

Hayal etmekle kalmadım gidip karşımızdaki büfede çalışan lise öğrencisi çocukla sohbete koyuldum. Muhabbetin arasında özellikle büyüyünce ne olacaksın diye sorduğumda bana verdiği cevaba hiç şaşırmadım. Çocuk İMAM olmak istiyordu. Belki ailesinden, sosyal çevresinden, bu zamana kadar algılayabildiklerinden etkilenerek bu kararı aldı ama ona bu vizyonsuzluğu sunan da sadece az önce saydığım etkenler değil bizzat devletin kendisiydi.

Eskiden bize sorduklarında Astronot olacağım!, Doktor olacağım!, Mühendis olacağım! cevabı duyulurken şimdiki jenerasyon için nasıl ilgi çekici hale geldi bu meslek? Durup düşünmek lazım!

Düşünmek lazım elbette. Düşünmek, sorgulamak, sorgularken korkmamak, herşeyi yıkabilecek kadar hakikate ulaşmaya hevesli olmak, ondan bundan etkilenip düşüncelere gem vurmamak, yıktıklarının yerine daha sağlamını ve daha doğrusunu inşa edebilmek lazım. Olmaz olmaz dememek lazım, benim öncem buydu şimdi bu olursam nasıl olur dememek lazım, naptın abi sen diyene hassiktir oradan diyebilmek lazım, daha iyisini bilmeden konuşan adamı haddini aştığından dolayı itin kıçına sokmak lazım! Yaşam böyle anlamlı. Doğruyu bulmalı, onunla hayatımızı şekillendirmemiz lazım. Spiritüalist formdan materyalist formun şaşmazlığına uzanmak lazım. Ucunu bulamadığın şeyleri hayal ürünlerine bağlamamak lazım! Özgürce düşünmek lazım. Çevrenizden alabildiğiniz herşeyin mutlak doğru olmadığını, hakikate ancak sorgulayarak ulaşabileceğimizi hep göz önünde bulundurmak lazım.

 

Carl Sagan, Albert Einstein, Stephen Hawking, Richard Dawkins, Charles Darwin bu adamlar neler diyor bir de bunu dinlemek lazım!

Her neyse şahsen http://www.youtube.com/watch?v=CgJ-26ZvS_I adresinden başlayan Cosmos adlı belgeselin ilk serisinden itibaren izlemenizi bilhassa Carl Sagan gibi mükemmel insanın kitaplarını basılmıyor olsa da ulaşabilmek için çaba göstermenizi rica ediyorum.

Çok uzatmak istemiyorum anlatacağım çok şey var ama bu yazının da taslaklarda kalmasına gönlüm razı olmuyor. :D

Hayatımızdaki öncelikleri akılcı bir yolla belirleyip bir kez sahip olduğunuz yaşamımızı en iyi şekilde sonlandırmamız gerektiğini, aksi takdirde  gerçekten salakça bir iş yaptığımıza pişman olacak fırsatı bile bulamayacağımızı bilmemiz gerekiyor. Hep beraber düşünelim. Gereksizlikler izolasyonunu sağlayalım ve çağımıza uygun insanlar haline gelelim. Çocuklarımızı da bu şekilde yetiştirelim. Dizi bağımlısı, sanattan bilimden anlamaz kütüklere vesile olmayalım.

Yoksa bilim adamı yetiştirmek gerekirken imam yetiştiren, okul açmak gerekirken trilyonlar akıtarak cami yaptıran, topluma afyonu verip zombileştiren cılız karakterli, saçma güruhtan ne farkımız kalır?

Aydınlık, güzel bir yaşam dileklerimle.. :)

Kategoriler
Edebiyat

Büyük Usta Ferhan Şensoy!

Ben kii bir insan sömürgeci, bir beyin emici, bir emme basma tulumba olaraktan nice insanlar tanıdım, nice insanları sevdim, onlardan ilham aldım da hiç biri bir Ferhan Şensoy olmadı, olamayacak da sanırım. Günlerce aralıksız otobiyografisini okudum, internetten yayınlanmış boxsetlerini izledim çizik çizik ettim yaşamını hayranlığım büyüdü büyüdü büyüdü. Onu canlı kanlı hiç görmemiş olmam da enterasyonel bir küsgen tavuk hissiyatı yarattı derin maneviyatımın içinde.

Tiyatro sezonunun kapalı olduğu döneme denk düşen benim bu sükûtsal hayallerim geçen gün facebook üzerinde yayınlanan bir paylaşımla bangır bangır bağırmaya, kalbimde vibrasyonel etkiler yaratmaya, renklerle dolu dünyama kıpır kıpır yeni renklerin düşüvermesine vesile oldu. Ferhangi Şeyler 5 Ekim 2012 Saat 20:00’da sezona merhaba diyecekti. Hemen gidip tiyatronun en izlenilebilitesi yüksek, en kalantor abilerin oturması gerekli uygun görülen yerlerinden birine kaydımı yaptım ve o muhteşem günü yani dün geceyi beklemeye koyuldum.

Mutluluk biraz da hedeflerden ibaret aslında. Beklemek, ulaşmak, sabırsızlanmak, hayal etmek bunlar çok etkili mutluluk için. Günlerim Ferhan Şensoy’a ulaşabileceğim günü beklemenin heyecanı içindeydi. Varol şu gün boş musun? sorusuna beynim miniminicik saliseler içinde derhal 5 Ekim hatırlatmasını ekliyor cevap için, sonra boş olup olmadığım için düşünmeye koyuluyordu. Her şey 5 Ekim’e endeksliydi.

4 Ekim gecesi. Acaba kitaplarımı imzalatabilir miyim Ferhan abiye düşüncesi geçti aklımdan. Düşündüm ki Ferhan Şensoy’un bana ilham veren, içimde ormanlar oluşturan kalemini tuttuğu ellerini sıkacak, o elleri bu kez ilham için değil bana hatıra bırakmak için bir kaç satır birşeyler karalayacaktı. Düşünmek ve heyecanlanmak… gözüme uyku girmedi.. Sonra belki kendimi anlatırım biraz? Olamaz mı? Olur. Ben ona kendimi anlatsam, onda kendimi bulduğumu söylesem, tebessüm eder mi? Yüreklendirir mi beni? Olamaz mı? O da olur! Olabilitelerini düşündükçe gülümsemekten uyuyamaz hale geldim, düşüncelerimle daldım uzaklaştım gittim ütopyamın pozitif denizinde..

Sabah evden kaçan gelinlik kızın heyecanı gibi ütopyama yolculuğumun bohçasını hazırladım. Belki kalemi yoktur yanında diye en güzel kalemimi seçtim, her zaman yanımda tuttuğum sarı küçük defterim yanımda mı diye tekrar yoklamasını çektim, okumuş olduğum iki otobiyografisi Kalemimin Sapını Gülle Donattım ve Başkaldıran Kurşunkalem kitaplarını çok özenli bir şekilde çantama yerleştirdim ve aynadan en sevdiğim gülümsememin yüzümde olup olmadığını kontrol edip çıkıverdim evden.

Gün içinde ya kitabımı imzalatamazsam? Ya Ferhan abinin ferhangi bir işi çıkar da oyundan sonra apar topar çıkıp giderse? Pis kemirgenler, tahammül edemiyorum onlara, hemen Ferhan Şensoy’un kızı Müjgan Ferhan Şensoy’a twitter’dan mention attım. Dedim ki

Müjgan Ferhan Şensoy hanım da dedi ki;

Ben bu sözü duydum, olayım artık tamamdır. Hangi dingoz güç bana engel olacakmış şaşarım! 100 kaplan gücüyle saldırır, kazayla öğrendiğim tüm komandosal taktikleri uygular, Ferhan Şensoy’un o mübarek ellerine ulaşır imzalatırım kitabımı. Sonuçta alınmış bir söz sayılır tweet. :D Ayrıca bu mevzu hiç de vazgeçebileceğim türden önemsiz bir şey değil, son derece hayat memat meselesi arz etmekteydi.

Erkencikten gittim tiyatroya, biletimi bastırdım, birşeyler atıştırdım, ucu ucuna sigaralar yaktım, Ferhan Şensoy’un (kusura bakmayın da abi demek istiyorum kendisine ya, soyadıyla hitap etmek sanki birbirimize çok uzak insanlarmışız hissiyatı veriyor, halbuki daha dün birlikteydik. neyse :) ) lise eğtiminin bir kısmını geçirdiği Galatasaray Lisesi’ne değin yürüdüm, onun okuldan kaçtığı günleri, günün birinde kendisine son derece manyaksal düzeyde hayranlık besleyecek bir güruhun oluşacağını aklının ucundan geçirmediği yaşlarda caddeyi öğretmenlerine yakalanmamak için koştur koştur adımladığı anları tahayyül etmeye çalıştım. Yarım saat kala girdim tekrar tiyatrodan içeri. Oyunu beklerken yeni albümü için bir ay öncesine kadar sabırsızlandığım Ceylân Ertem’in şu tweetini gördüm.

Nasıl yani? Sırf destek olsun, güzel güzel müzikler yapmaya devam etsin diye gidip orjinal albümünü satın aldığım Ceylân Ertem burada mı olacak? Afedersiniz ama oha!

şeklinde hem Müjgan Ferhan Şensoy’a hem Ceylân Ertem’e mention attım. Ceylân Ertem’i canlı dinlemek yapacaklarım arasında ilk sıradaydı, çünkü o fazlasıyla özel bir isim benim için. Hele hele Ütopyalar Güzeldir parçası..

NOT: Yazının geri kalan kısmı elim bir kaza sonucu silinmiş ve ikinci kez yazılmıştır, kaçan hapışırık miktarı küfür edilmiştir, devam ediyoruz.

Biraz Ütopyalar Güzeldir’den bahsetmek istiyorum. Bilmeyenler için aktarayım Ferhan Şensoy’un gençlik yıllarında delicesine aşık olduğu bir kadın vardır. Civciv der ona.. Aşkları içlerinde birer yara gibi dururken;

“… sabah gardan almanya baskısı bir türk gazetesi alıp biniyorum trene. gazetenin birinci sayfasında bir uçak enkazı fotoğrafı! paris’te boulogne ormanına düşmüş bir türk hava yolları uçağı. kimi ölenlerin isimleri, kimilerinin fotoğrafları var. en başta civciv’in fotoğrafı…”
diye bahsediyor kitabında.. Ne tesdüftür ki çok sevdiği Boris Vian; Günlerin Köpüğü kitabında Colin ve Cholié adlı iki aşığın Boulogne ormanında gezintiye çıkarır. Sevgililerin geçtiği yer olarak bilinir bu orman. Çağlayanın altında yürümeyi anımsatır diye not düşülür hatta. Boulogne Ormanı sevgili geçidiydi belki de Ferhan Şensoy içinde ta ki orman; civcivini, gönül bayraktar’ı yutana değin..
Sonra bu parça gelir aklıma hep. Belki Civciv için yazmıştır büyük usta bu sözleri. Ceylân Ertem bu eşsiz sözlere ses verdiği için daha da değerlidir benim için.

Her neyse koltuğumu buldum, beklemeye başladım. Değerli seyirciler sırf japonlar cep telefonunu icat etti diye sizin onu oyun boyunca açık tutmanız şart değil diye başlayan ve lütfen demiyorum farkettiyseniz, üzerinize alınmıyorsunuz lütfen dediğimde.. şeklinde biten bir anons ile başladı Ferhangi Şeyler’in 1720. gösterimi. O kadar naturel gülüşler vardı ki, insanlar senfonik olarak gülüyor, tonlamalar bile sanki oyuna dahilmiş hissi veriyordu. Ferhan Şensoy bir kaç adım ilerinizde size birşeyler anlatıyorken gerçekten oyuna konsantre olmak hiç kolay değil. Hani oyuncu heyecan duyar ya sahneye çıkmadan önce, asıl heyecanı seyirci duyuyor Ferhan Şensoy’u izlerken..

Muhteşem bir ilk sahnenin ardından antrakt oldu ve salonun neredeyse tamamına yakını sigara tüttürmeye, üç beş laflamaya dışarı çıktı ben sahneye ağzım açık bakıyordum halen. Vay arkadaş az önce burada Ferhan Şensoy vardı diye kendimi inandırmaya çalışıyordum. Derken koridor tarafından şirin mi şirin bir insan gözüme ilişti. Aa ne tatlı dersiniz ya hani o tür biri. Sonra farkettim ki o şirin, tatlı diye baktığım kişi Ceylân Ertem’miş. Derhal fırladım koltuğumdan arkalara doğru ilerleyen Ceylân’ı yakaladım;

Merhaba Varol ben. Twitter dememe gerek kalmadı aa Merhaba Varol geç kaldım biraz ya, nasılsın? dedi. Oy kurban olayım sana demek, sarılmak içimden geçerken laubalilikten hiç haz etmeyen Ceylan ve laubali davranışlar konusunda tereddüt eden ben arasında çok tatlı bir konuşma gerçekleşti. Onu canlı izlemeyi planlarken bir anda karşımda görüşümün şaşkınlığını anlattım, çok özel biri olduğundan az buçuk bahsettim ama vaktini de almak istemiyordum fotoğraf çekilebilir miyiz diye soruverdim. Tabi tabi dedi yanımda öyle güzel durdu, ben öyle güzel baktım ama öyle bir fotoğraf çıktı ki ortaya ne fotoğraftaki ben ben, ne ceylan yanımda öyle güzel öyle şirin. Piksellerimiz ilk okul çocuklarının abaküs sayısı kadar sayılabilitesi yüksek.. Güzel çıktı mı, olmadıysa tekrar çekelim dedi Ceylân. Ben nezaketen daha fazla vaktini almamak için yok yok güzel çıktı dedim içim kan ağlayarak. :( Kendisine teşekkür ettim ve çok mutlu olduğumu söyledim, geçtim yerime.

Fotoğrafa rağmen çok mutluydum. İkinci perde başladı.

Güncel olaylara öyle net, öyle şahane yaklaşıyordu ki Ferhan abi, insanın her kelimesinde alkışlayası geliyordu neredeyse. Oyun boyunca güldük, muhteşem anlar yaşadık ve keşke bitmese dediğimiz oyun bitiverdi. Ayakta alkışladık tüm salon Ferhan Abi’yi. Gözlerinde nasıl bir ışıltı vardı anlatamam size, sanırım bir oyuncunun en keyifli anı oyun sonu aldığı alkıştır, çünkü Ferhan Şensoy anıtlaşmıştı resmen!

İnsanlar birer ikişer salonu terkederken ben sahneye doğru ilerledim, çünkü kitap sahnede imzalanacaktı. Bir beye rica ettim fotoğrafımı çeker misiniz diye, karşılığında ben de onun fotoğraflarını çekebileceğimi söyledim. Tabi olur dedi. Çektiği fotoğraflar için minnettarım, en azından o güzel anın bir belgesi daha oldu elimde.

Tüm maneviyatımla Ferhan Şensoy’a yaklaştım kitapları masaya bıraktım, elini uzattı. Varol dedim. Sormasın adımı, uğraşmasın ne gerek var adım ne sanım ne, hiç önemi de yok imzanın onu bana hitap etmesi bile benim için yeterliydi. Ferhan Şensoy kitapları imzalarken ben onun benim için ne kadar önemli biri olduğundan, hayatıma kitaplarıyla nasıl yön verdiğinden, kendimde onu bulduğumdan, çok büyük bir güç ve ilham aldığımdan bahsettim. Öyle samimi, öyle içten, öyle kibar bir şekilde gülümseyerek dinledi ki saatlerce ona anlatmak istedim, zaten kendisi de son kitaba daha uzun şeyler yazdı sanki konuşmamla elindeki işi birbirine örtüştürürcesine. Tekrar tokalaştık, çok teşekkür ettim gözlerim nemli bir şekilde, çok içten gülümsedi. Ağlayacaktım. :/

Diğer elemenanın fotoğraflarını çekmem gerektiğini anımsadım, kendime geldim karşımda duran Ferhan Şensoy’u o ışıkta çekebileceğim en iyi şekilde çekmeye çalışıp tüm açıları tek tek yokladım. Fotoğraf sonrası tekrar vedalaştık ve yanından ayrıldım.

İşte sahneden basamakları inerken hissettim hayatımda herşeye sahipmişim hissiyatını. Öyle güzel müzikler çalmaya başladı ki kulağımda, öyle güzel kokular alıyordu ki burnum, öyle güzel görüyordum ki herşeyi kelimelerle ifade edemem.

Ay fındıktı ve çikolataydı gökyüzü, keman sesleriyle dans ediyordu İstiklâl Caddesi, insanlar ve tramvay canlı birer tablo gibiydi. Herkes çiçekti, enfes kokuyordu etraf. Öyle hissediyordum. Mutluluk biraz alkollense fena olmazdı, girdim bir büfeye, bira açtım. Ağır ağır keyifle yürüyordum caddede, gülümsememek elde değil. Hayatın bana güzelliklerle dolu olduğunu hatırlatma gecesindeydim. Çok mutluydum çok..

Kategoriler
Kişisel

GAP’tım çantamı düştüm yollara..

Öf diyorum! Yani birşeyi yapmayı iş olarak algılayınca gözümde öyle bir büyüyor ki anlatamam, yapmak işkenceden farksız geliyor. Tatil’de yaşadıklarımı da yazacağım yazacağım dedikçe bugün yazarım, yarın yazarım, canım isteyince yazarım, az bi işim vardı canım onu halledip geleyim yazarım, cuma’dan sonra yazarım diye diye yazacaklarımı unutucam nerdeyse :D Kendi kendimi sallıyorum resmen :D

Efenim öncelikle ben gerçekten neden GAP’a gittim onu açıklayayım.

Normal bir tatil olayı değildi benim için, öncelikle etkilendiğim ve  beni tetikleyen iki şey vardı. Biri gördüğüm bir (aslında iki) rüya ikincisi ise okuduğum bir kitap.

Başlıyorum..

Bundan aylar öncesinde bir rüya görmüştüm. Twitter’da da bahsetmişim fakat silmişim ters dengesiz bir anımda. :)

Bu ilk rüyamdı, hayal meyal bir ortam hatırlıyorum ve oranın Mardin olduğuna inanıyorum.

Bu rüyadan 2-3 ay sonra tekrar bir rüya görüyorum, bu kez Mardin’de bir rahip koyu karanlık bir yerde üzerindeki eteğinden başlayıp boynundan diğer etek ucuna değin uzanan mor kemerli kıyafetiyle bana;

NEDEN HÂLÂ GELMEDİN? diyordu. (Ürpermemek elde mi?)

Tam o sıralarda Jack Kerouac – Yolda kitabını yeni bitirmiştim, içimde yollara düşmek için tarifsiz bir heyecan vardı. Şimdi böyle bir rüya ve ruh halinden sonra nasıl harekete geçmezdim? Sarıldım telefona, ıvır zıvır teranelerle vakit harcayamazdım hemen ödemeyi yapıp gideceğim günü beklemeye koyuldum!

Şimdi abi ben o yola çıkıyorum, asfalt olacak mis gibi, pencereden bakıp rock’n roll dinleyerek türlü türlü triplere gireceğim gün batımına karşı filan bunlar muhteşem atmosferler.. Yani size nasıl anlatsam o gün batımında kulağımda The Doors, The Rolling Stones, Bob Dylan, The Beatles türevleri değerli abilerim çalarken belki de birileri gökyüzünden bakıp insanların bölgelere göre mutluluk haritasına bakıyordur ve benim bulunduğum koordinatta inanılmaz bir sinyal çakıyordur. Yani yeryüzündeki en mutlu insan olarak düştüm o yola. :)

Bir ama var! Ama.. Ama abi Rahip? Mor kemer? Daha sonradan öğrenecektim o mor rengin anlamını ve daha da ürperecektim ama o yolculuktaki bilinmez ve bilinire gidiş hissiyatı boyutlar arası kaydıraklanmamı sağlıyordu. Tek kelime ile inanılmazdı!

Son derece konforlu bir otobüs ile 8 günüm geçecekti, insanlar vardı etrafımda. Biraz da çevremdeki insanlardan uzaklaşıp yeni insanlar tanımanın keyfine varma fırsatım vardı. Bunu da yaşadım. Süpersonik harikulade insanlarla muhteşem sohbetlerim oldu. Çok güzel şehirlerde inanılmaz yerler görüp şu yaşadığımız ülkede gerçekten ne kadar körce ve ahmakça bulunduğumuzun farkına vardım. Hepsini bir bir anlatacağım.

Misal Tarsus! Harikaydı! Akdeniz iklimi içinde sıcak mı sıcak ama bir o kadar tatlı insanlar barındırıyor içinde. Bir yemek sipariş ediyorsunuz önünüze 5 çeşit ekstradan tabak konuyor. İstanbul’daki esnaf(!)lardan alıştığım için eh diyorum ya bu masaya da bir 50’lik yakışır niyetiyle elimi cebime atıyorum. Ne kadar diye soruyorum? Abi 8 lira diyor, şaka mısın abi sen diyorum :D

Cezerye almak için bir dükkana giriyorum, İstanbul’da olsa ucundan minnacık tadımlık diye uzatılacak yere adam kallavi bir dürümü tutuşturuyor elime. :D Öh diyorum sar abi sar bekletme diyorum. Adamın cezerye şampiyonasında birinciliği varmış, babası cezeryeyi icat eden kişiymiş filan bir de sohbet muhabbet ki görme gitsin. :)

St.Paul Kuyusunu geziyoruz. Papa haç alanı ilan etmiş burayı, kaç kişi biliyor allasen? Hristiyanlar için çok önemli bir yermiş meğer burası. Vay be! Hele Eshab-ı Kehf? İncil’de ve Kur-an’da geçen kaç yer biliyorsunuz? Türkiye toprakları burası abicim, NüvCörsi, Kolorado değil! Do you know?

Nusret Mayın gemisini ziyaret ediyoruz Tarsus’ta. Çanakkale Savaşı’nda inanılmazı başaran efsaneyi jilet yapılmaktan son anda kurtaran bölge halkının öyküsünü dinleyerek geziyoruz tarihi gemide. Fotoğraf çekesim var öyle böyle değil, lakin herkesin fotoğraf çekesi var, benim bu işle biraz daha profesyonel uğraşmam onları alakadar etmiyor ki ben olsam beni de alakadar etmezdi. E haliyle zırt pırt önüme geçiyorlar tam süper kareler yakalayacakken. İlk başlarda az bişey sinirim bozuluyor ama sonraları amaaaan koyver rahvan gitsin diyorum :D

Toplanıyoruz biniyoruz otobüse. Yolda açılıyor hele ninno olasaaaan allahiyden bulasaaan! adlı daha önce hiç duymadığım ama gezim boyunca hiç dilimden düşürmediğim süpersonik parça :D El çırpıştırmamak elde mi, rock ayrı Türklük var serde! O koridorda kaç kez halay çekilmiştir allah bilir. O derece sıcak, o derece eğlenceli insanlar vardı çevremde. Bir kişi çekiyor dikkatimi, inanılmaz zıpır, yerinde duramıyor. Adı Cansu. Vay be diyorum ne eğlenceli kız. :D Bir de doktor çift var Yusuf ile Duygu :) Müthiş insanlar. Hele Duygu benim gibi dinler, kültürlerle kırmış kafayı :D Tribe bağlıyoruz sohbetlerde :D

Yolumuz uzun. Hatay var sırada. Hatay’ın Harbiye’sindeki şelalenin yanı başında otelimiz. Tek kişilik rezervasyon yaptığım için adamlar hayvansı odalar açıyorlar bana, suit odalar, toplantı salonu, çift led tv filan. :D Bıraksan Hatay’daki otelde bütün tur benim odamda kalır yani o derece geniş :D Duşumu alıp çıkıyorum veriyorum coşkuyu kimse yokken şelaleye doğru.

Bir kaç ensatantane öncelikli modda fotoğraf çekiyorum. Tripodum olmasa da o tül efektini yakalıyorum. Apollon aşık oluyor Daphne’ye. Daphne yalvarıyor kurtar beni diye tanrısına. Daphne defne ağacının yapraklarıyla örtünüp gizleniyor. Apollon’un gözyaşları şelaleye dönüşüyor. Böyle bir hikayesi var şelalenin. Suyun gittiği yere kadar gidiyorum fotoğraf çeke çeke. Çok güzeldi o an, unutamıyorum :)

Yoruyorum kendimi çünkü akşama meşhuuur Hatay künefesi var. Otel’in restaurantına ulaştığımda benden önce herkes gitmiş hiç boş yer yok. Bir masa hariç. Selam, oturabilir miyim? diye soruyorum. Ve başlıyor gezi boyunca en yakın dostum olacak Cansu ile iletişimim. Bir yandan yemeklere homiligırtlak dalmışken diğer yandan şelaleyi anlatıyorum. Sabah bizimle gelir misin diyor, nasıl yok derim büyülendim resmen oraya. Ertesi sabah erkenden tekrar gidiyoruz şelaleye tabi güzeel bir uykudan sonra.

Şelale gezimizden sonra güzel bir kahvaltı ve yollar akar! Dünyanın en büyük Mozaik Müzesi olacak olan şehir merkezindeki Hatay Müzesi’ni geziyoruz. Alışveriş yapıyoruz. Adamdan bakır cezve alacağım. Abi diyor ihtiyacın var mı? Sanırım yok diyorum, e ağbiii kurban olim niye alıyosun o zaman diyor. Sarılıp ağlayasım geliyor, budur lan esnaflık, budur insanlık diye. Güzelliğe bakar mısın ya, müşteriye malı itelemek yerine memnuniyetin hasını sunuyor adam! Bravo diyorum.

Amcanın birine bir künefecinin adresini soruyorum, gel yeğenim bi çay içseydin diyor. Amca diyor, bana diyor, adres sordum diye diyor. Hayır ondan demiyor, insan olduğu için diyor. Has olduğu için diyor. Bozulmadığı için diyor. Kültürüne sahip çıktığı için diyor. Bu ne idiğü belirsiz Varol helal olsun be amca demekle yetiniyor. Aklıma sürüyle soru takılıyor.

İnsanlarına ve yemeğinin lezzetine (mezeler az daha acısız olsa iyi olacak gibi) aşık olduğum Hatay’a veda vakti. Yollar bekler bizi gençler!

Çakmak çakmağa geldiiik kına yakmağaa geldik vuruyoruz yöreselin dibine otobüste. Bir ara kapıyı açıp halayla inip öbür kapıdan binme teklifi bile geldi. :D

Yolumuz Gaziantep! Öyle böyle değil bu şehir resmen yemek yiyor abi.. Sabah saatinde birşeyler yapıyor ustalar herkes onu yiyor ve öğlene doğru başka şeyler üretiliyor sonra onlar yeniyor, öğle başka, akşam başka.. Sabah çıkanı öğlen yiyemezsin muhakkak vaktinde yeniyor yemekler. Velhasıl çok güzel bir restoranda bilinçsizce herşeyi söylüyoruz masamıza. Yemek ne mümkün gözümüz aç. Söylediklerimizin yarısı tabaklarda geri dönüyor, Türk kahvalerimiz geliyor ve çıkıyoruz Gaziantep’i tanımaya.

Rehberimiz Nilgün hanım daha önce çok çok ciddi mevkilerde üst düzey abilerimize hizmet vermiş profesyonel üstü biri ve işin en güzel  yanı Nilgün hanım Gaziantep’li.. Bir şehri daha iyi kim tanıtabilir ki? Alt üst ediyoruz Gaziantep’i. Şehrin tarihi hakkında müthiş bilgiler edinip, o bilgilerde geçen yerlere tek tek el sürebildik. Anlatılanı yaşadık, büyülendik.

Bir Zeugma Müzesi gördük ki Gaziantep’te nutkumuz tutuldu. Yok böyle bir güzellik, yok böyle bir tarih!

Hayranlık duyarız ya hani Leonardo Da Vinci’nin Mona Lisa’sının nereye gidersen git seni takip eden gözlerine. Ulan adam ne yapmış deriz. Heh işte o olayı Da Vinci’den 2000 yıl önce yapanlar olmuş bu coğrafyada.. Çingene Kızı eserin adı. Bir göz bebeği için 19 ayrı taş kullanarak yapmış bu topraklarda yaşamış sanatkarlardan biri. Yanlış anlamayın Da Vinci’yi küçümsemiyorum sadece Amerika’yı yeniden keşfettirecek kadar zengin topraklarda yaşayıp gerçekten bir bok bilmiyoruz! bunu anlatmak istiyorum.

Gaziantep modernlik açısından İstanbul’dan farksız! İnsanlık olarak? Kat be kat üstün! Fıstık alıyoruz haliyle, yanında değişik çerezlere ilişiyor gözümüz, adam daha ucuz ama daha tazesini öneriyor bize. Ben olsam pahalısını itelerdim! Yapmıyor! Anadolu kültürüne sığmaz. Sorulara yenileri ekleniyor böyle insancıl şeyleri gördükçe.

Dibek ve Menengiç kahvesinin tadına bakıyorum. Menengiçi hiç sevmiyorum, ağaç gibi bişey ya :D Kafeine olan bağışıklığım etkilemiyor beni o gün 5 fincana yakın kahve içiyorum sırf.

Gece vakti baklava yemeye düşüyoruz yollara. Nilgün hanım ısrarcı, ben size popüler yerlerden değil kendini bozmamış has yerlerden yedireceğim diyor. Haklı da.. Hayatımda yediğim en böyle bilinç kaybı yaşatacak baklavayı yiyorum. Fıstıklar dile gelip, Varol allahiyi seviysen konuş ben baklavaysam bundan önceki yediklerin neydi diyor! O derece. :D

Uğur Plaza Hotel’de akşam yemeğimize müteakiben konaklıyoruz. Yol uzun. Herşey harika.. Nazar değecek diye korkuyoruz bir ara.

Düşünmeden edemiyorum. Yollar benim için tamam, Jack Kerouac’a verdiğim sözü tutuyorum, ya rüyam? O ne olacak?

Mor kıyafetli Rahip var mı gerçekten? Minik ürperti dalgaları uğruyor ruhuma.. Daha da keyifleniyorum aslen…

Hayallerine değil rüyasına koşan adamı yaşıyorum. Mutlulukla kapıyorum gözlerimi..

[Devam edeceğim haliyle, o kadar da değil :D }

Kategoriler
Kişisel

Mel.

Tanrım insanların bazı kelimelerine, cümlelerine o kadar çok takılıyorum ki dışa vurmadığımda kendimi hiç iyi hissetmiyorum böyle tırt durumlarda.

Kızkardeşim mezuniyeti ile birlikte eve güzeller güzeli, şapşallar şapşalı bir köpek ile döndü. Görseniz ama var ya o kadar sevimli, o kadar kendini sevdirmeye meraklı ki Elmyra Duff‘ı içinizde yaşıyorsunuz resmen onunla vakit geçirdiğinizde :D

Adı Mel çünkü ciddi bir melüllük var üzerinde :D Bakışları ve dilini dışarı sarkıtışı zaten bağırıyor resmen benim adım Mel diye :D

Her neyse bir köpekle dost olmaya, yani ciddi anlamda oldukça fazla zaman geçirip bir birey olarak görmeye başladıktan sonra insanların kedi besliyorum, köpek besliyorum gibi sözleri batar oldu bana. Abi sen dostun için nasıl besliyorum kelimesini uygun görebiliyorsun ya?

Beslemek nedir? Çok aç da, biz onun ağzını açıp tıka basa yemek sokup kapatıyoruz, o kendi çiğniyor yutup sıçıyor. Bu mu olay? Besliyorum demek dostunu aşağılamaktır bence.

Bir köpek ile beraber yaşıyorum?

Evimi bir kedi ile paylaşıyorum?

Ornitorenkim ve ben?

Beslemek sözünden daha kibar ve daha anlamlı değil mi sizce de?

Konunun detayına inip neden böyle düşündüğümü aktarıp uzatmak istemiyorum, kısa olsun bu yazı da. Döndüğümde bol bol yazacağım. :)

Hoşçakalın..

Kategoriler
Edebiyat Kişisel

Hippi dostum var benim :)

Ne pazardı ama!

Kişisel yürüyebilme, yürümeye en az direnme, yürürken en az söylenme, en az mola ve en uzun mesafe kat etme rekorumu kırdığımı tarihe bir not olarak düşüyorum naciz blogumda.

Zişan ile planımız İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni gezmek ve daha önceki sohbetlerimizde değindiğimiz Muazzez İlmiye Çığ ve onun Sümer tabletlerini şaşkınlıkla izlemekti. Ammaa lakin ki öyle değildir kurban olduğum yaresüfsdajk :D neyse ciddi bir şeyler anlatmaya çalışıyorum şurada, eksen kayması yaşamanın lüzumu yok.

Buluşma noktamız Sultanahmet Meydanı Pudding Shop’tu. Neden burası? Çünkü son dönemde fazla fazla ilgi duyduğum Beat Kuşağı ve Hippi Kültürü etkisiyle bir zamanlar yolu İstanbul’a düşen şeker insanlar hippilerin mabedi sayılan yerdi Pudding Shop. Babamdan kalma alışkanlığımdır, geç kalmam her zaman erken giderim işe, toplantıya, buluşmaya vs. yerlere. Memur çocuğu olmak böyle şey işte, farkında olmadan kapıveriyorsunuz bu özelliği :D

14:00 gibi Pudding Shop önündeydim ve Zişan’ın gelmesine epey vardı. Ben de heyecanla dili dışarı sarkan süs köpekleri gibi Pudding Shop’u izliyor vay arkadaş neler görmüş yaşamıştır burası diye iç geçiriyordum. Ta ki içeriden bana doğru ellerini açmış o beyaz saçlı adamı görene kadar. O.o Oha Sultanahmet’teki restoranlardan sadece birinde tanıdığım vardı o da meğersem Pudding Shop’un Şef’iymiş :D Ben farklı bir yer sanıyorum, tee yıllar önce ziyaretimden aklımda kaldığı kadarıyla.

Hacı abiyle ayaküstü sohbet edip ağıza alınmayacak yalanları sıralıyıverdim. Kimseyi üzmeyecek, hiç bir olayın seyrini değiştirmeyecek küçük eğlenceli yalanları söylemeyi seviyorum :) Ayrıca doğaçlama yeteneğimi ve hayal gücümü de geliştiriyor kimse bana yalan söylemek ayıptır diye, yakışıyor mu kocaman adama diye şeetmesin lütfen :D Hıh Hacı abiye çok önemli bir proje için Hippi Kültürü hakkında araştırma yaptığımızı, birazdan konuyla ilgili yetkili kişinin geleceğini, bize yardımcı olup olamayacağını sordum :D Aaa tabi tabi bak bir sürü fotoğraf var, yazılar var gelin gelin ben gösteririm hepsini dedi. Gel bişey iç yaaa diye tutsa da kolumdan babama selam söylemek şartıyla ufaktan ufaktan uzaklaştım Pudding Shop’un önünden tekrar dönmek üzere.

Madem Sultanahmet’teyim o zaman gidip Ayasofya’yı 3956961664. kez tekrar gezeyim dedim. Son kullanma tarihi Nisan 2012 olan müzekartımla elektronik turnikeden geçiş yapmaya çalıştığımda, sanki Nisan ayında değilmişiz, sanki yıl 2012 değilmiş gibi düdütt ötmeye başladı lanet cihaz. Expire olmuş benim üzerinde Nisan 2012 yazan MüzeKart’ım. Nisan 2012’de neden expire oluyorunu sordum sormasına da onlar de şeedemedi nedense :D Geçtim 30 metrelik müzekart alma kuyruğuna.

Emekli öğretmen bir amcayla başbakan’ın çanak çömlek dediği arkeolojik buluntular hakkında konuşup, ön sırada askere gitmemek için taklalar atan uzatmalı üniversite öğrencisiyle müzelerin yetersizliği hakkında biraz itiştik. Bence yetersiz müzeler! :/ Daha güzelleştirilmeli, neyse konumuz bu değil. Sıram geldi, aldım kartımı, o sırada Zişan’da geldi.

Vakit geç olmadan ilk hedefimiz Arkeoloji Müzesiydi. O nasıl ihtişamlı, nasıl güzel bir yapıdır öyle. Sağolsun bir mimar ile bu tür yerleri gezerken binaların yapısal teknik bilgileri, tarihsel etkileri hakkında da bilgiler itekleniveriyor beyinciğin içine ister istemez ^^ Misal müzenin oluşumunda baş rolü oynayan kişinin meşhur Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablonun sahibi Osman Hamdi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Dünyanın en eski aşk şiiri

Müze o kadar güzel, o kadar heyecan verici miraslarla dolu ki, gidip görmeyen varsa muhakkak yolunu düşürsün oralara doğru. Koskoca Büyük İskender’in Lahit’ini kim görmek istemez ki? Üzerindeki çizimler, bilgilendirici yazılar. Bir de bizim gibi şanslı olup müthiş bir rehber ile tarihi mirasların hikayelerini de dinleme şansı bulursanız ne âlâ.. Gerçekten çok büyük keyif aldım, müze gezintisinde. Üstelik tamamını da gezemedim çünkü Muazzez İlmiye Çığ’ın günümüz Türkçesine ulaştırdığı Sümer tabletlerini görmek için diğer binaya geçmemiz gerekiyordu müze kapanmadan.

Tarihi solumak denen şey geldi başımıza O.o Hani diyorum ya Müzeler aslında Lunapark kadar eğlencelidir diye. Gerçekten haklı olduğumu yaşayarak tekrar gördüm. Cidden görmeyen varsa gidip muhakkak görsün İstanbul Arkeoloji Müzesini..

Tabi daha yeni başlamıştık. Yıllarca Hippiciklerin uğrak yeri olan Pudding Shop’ta onlarla aynı lezzetleri tatmak çok güzeldi ^^ Hacı abim sağolsun yaptı abiliğini :D

Yemek sonrası mekandaki hippilere ait izleri tek tek taramaya başladık sanki bilimsel araştırma yapıyor gibi ama cooluğu da elden bırakmadan :D Bir çok yabancı ve yerli gazete küpürlerinin fotoğraflarını çektik, hacı abinin anlattığı bilgileri dinledikten sonra mekanın en ilginç bölümü olan panonun önüne geldik.

anne hippiye not

Bu pano birbirleriyle iletişim sağlayan hippilerin notlarıyla doluymuş bir zamanlar. Misal Sultanahmet Meydanı’nda gitar çalıp içkilerini içen zıpırcıklar İngiltere’den Almanya’dan, Amerika’dan gelen dostlarıyla Hindistan’a gidip hacı olmaya karar verdiklerinde kendilerine başka yol arkadaşları bulmak için panoya not bırakırlarmış. Ya da kendilerinden sonra gelecek dostları için bilgilendirici şeyler. Tabi göçebe yaşayan hippilerin sabit adresleri olmadığı için aileleri, ülkelerinde bıraktıkları arkadaşları da yazdıkları mektuplarında Pudding Shop’u ekliveriyor zarfın adres kısmına. Pano’dan duruyor gelen mektup sahibine teslim edilmek üzere. Barış ve dostluk mesajları da sıkça yer ediniyor bu kutsal panoda.

Pano halen kutsallığını koruyor hippiler olmasa da. Misal şu ilginç hikaye beni çok şaşırtmıştı. 30 yıl sonra gençliğinde yaptığı çılgınlıkları tekrar yâd etmek için Sultanahmet’e gelen emekli hippi kadın ve kızını ağırlıyor Pudding Shop. Anne Hippi lavoboya gittiğinde, zaman tüneline girmişçesine annesinin barış ve sevgiye inancını, yaşama sevincine tanıklık eden kızı bir kağıt ve kalem alıyor eline ve şu notu yazıp ekliyor panoya. Anne kızın bu güzel anlarına tanıklık etme şansını yakalamak büyük keyifti..

Pano’daki tüm notları tek tek fotoğrafladıktan sonra tüm o hippi dönemini başından sonuna yaşamış Hacı abimi can kulağıyla dinliyordum ve çok daha ilginç bir şey oldu :)

Vaktinde uzun saçları, doğu kültürünü yansıtan zamana göre ilginç kıyafetleriyle çiçek çocuklardan biri beliriverdi yanımızda O.o İnanılır gibi değil, gözlerim yerinden çıkacaktı.  Hacı abim hemen tanıştırdı bizi ve o güzel insan masasına davet etti tüm samimiyetiyle. :) Eski günleri yâd etmek isteyen zamanın çılgın hippilerinden birinin masasındaydık. Muhtemelen o dönemlerde keşfettiği Aşure ile birlikte bir fincan çay içiyordu :) Hemen cömertçe ikramlarda bulunmak istese de Zişan ve Ben çay istedik sadece. Onun bildiği kadar Türkçe bizim bildiğimiz kadar İngilizce ve Almanca ile çok keyfli bir sohbete tutuştuk. Hemen Woodstock konserini sordum. Nasıl cesaret ettiniz? Nereleri gezdiniz? Nasıl bir ortam? ıvır zıvır saçma sapan sorulara daldım heyecandan :D Hurda bir otobüs ile Hindistan’a gitmeye kalkıp yolda kaldıklarını, amaçlarından vazgeçmeyip trenle ülke ülke dolaşıp sürüyle maceralar yaşayıp Hindistan’a ulaştıklarını anlattı. Oranın keneviri çok iyiydi demeyi de ihmal etmedi sağolsun :) Alman dostumuz Roland Slowik ile hatıra fotoğrafları çektirip mutlulukla ayrılıyoruz yanından :) Beat Kuşağı, Hippilik, Rock’n Roll’un tarihi diğer altkültürlerin oluşumu ile ilgili okuduğum Önder Kosbatar’ın “Taşlar Kimin İçin Yuvarlanıyor” kitabında geçenleri canlı kanlı bir tanıktan duymak inanılmaz keyifliydi benim için.

Havanın güzel oluşuyla beraber aldığımız cesaretle vuruyoruz kendimizi yollara. Sultanahmet’ten Gülhane Parkı boyunca yürüyoruz ve Sarayburnu’ndan bir L yaparak Eminönü istikametine doğru ilerliyoruz. Galata Köprüsü üzerinden geçip Karaköy’deki ünlü bankalar caddesi binalarının tarihi hakkında bilgiler alıyorum Zişan’dan :) Kamando Merdivenlerini ikişer üçer çıkarak çok sevdiğim Fransızca müzikler çalan ve etrafı kahve kokusu saran o adını bilmediğim güzel sokaktan geçip Galata Kulesi Meydanı’na ulaşıyoruz.

Biter mi yürümek? Bitmez ama biraz mola lazım diyerek atıyoruz kendimizi Ada Kitap’a. Orası mükemmel! Hem kitap hem kafe. Kahvelerimizle birlikte biraz sohbet edip kitapları inceliyoruz. Amanın ne göreyim? Hayatımın filmi, benim için inanılmaz önemi olan Amelié filminin defterini buluyorum O.o Genç kızlara has yapısı olmasına rağmen bu bende de olmalı diyerek hemen alıveriyorum bir tane :)

Az biraz yürüdükten sonra Waffle taym diyerek yine kısa bir mola veriyoruz Charly Temmel’de. Sonrasında koca İstiklâl Caddesi’ni yürürken bile isyanlar eden ben hızını alamayıp Taksim’den Mecidiyeköy’e kadar da yürüyerek Sultanahmet’te başlayan yürüyüş serüvenini şanla, şerefle, gururla tamamlıyorum :D

Harika anlar yaşadığım çok güzel bir pazar günüydü :) Yaşamayı, hayatı, insanları herkesi çok çok seviyorum. Bir hippi kadar olamayabilirim belki ama onların 2012 model hali kadar bi sevgi işte :D Onlar Sultanahmet’ten Hindistan’a gitmekle övünür ben Mecidiyeköy’e :D Ölçek biraz orantısız ya neyse :P

Sevgiler :)