Kategoriler
Edebiyat

Louis-Ferdinand Celine – Gecenin Sonuna Yolculuk

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

celine

Bir kere kitabı eline aldığında diyeceksin ki evet ben gerçek bir kitap okuyacağım. Ne bileyim her güzel kitabın bir havası vardır, bir ağırlığı, kalitesi. Tarif etmek gerekirse hani eskiden ekmekler daha içi dolgun olurlardı ya, hissederdin içinin doluluğunu, tok tutacağını. Şimdiki ekmekler hava kabarcıklarıyla dolu sadece. Her neyse işte Gecenin Sonuna Yolculuk tam olarak o eski zaman ekmekleri gibi.

Doymak ne kelime ama arkadaşım ya. Ben bu kitabı okumak için biraz geç kaldım, daha çok Louis-Ferdinand Celine’den etkilenen yazarları okudum ki bana ne bakış açıları kattı anlatamam. Beat edebiyatından bahsediyorum. Jack Kerouac, William Burroughs, Allen Ginsberg, Richard Brautigan etc.

Temiz bir kitap değil bu, kesinlikle pis, lanetleri üzerine bulaştıran cinsten. İşkence sonrası buzlu sularla şok etkisi yaratıyor üstelik. Çarpıcı mı diyorlar über entelektüeller? Ondan işte!

Akıcı olmasına rağmen bit(e)miyor, epey uzun aralar, aralara farklı kitaplar sokarak okumak durumunda kaldım. Ruh halinize her an uymayabiliyor çünkü. Ekşi Sözlük’de @gezen şöyle bir entry girmiş kitap hakkında.

“o yolculuğu sadece hayal edebilmek için bile, okurun bazı yollardan geçmesi gerekir: hayatınızda kaybedecek hiç bir şeyinizin kalmadığı anlar olmamışsa; ölümü bir lütuf gibi görememişseniz; kimsenin sizi gerçekten sevmediğini ve sizin de gerçekten kimseyi sevemediğinizi anlamadıysanız; aklınızda hiç bir düşünce olmadan kilometrelerce yol yürümediyseniz; ‘macera’nın ancak riskleri görmezden gelerek yaşandığını bilmiyorsanız, bu kitabı okumayın.”

Üzerine söylenecek söz olduğunu düşünmüyorum. Bay Bardamu’yu anlamak, ne hissettiğini, hangi duygulara kapıldığını, onun sorgulamalarını hissetmek için gerçekten bazı problemleri aşarak elinize bu kitabı almanız gerekiyor, karşı karşıya kalacağınız yeni problemlere hazırlıklı olun!

celine-8

Altını çizdiklerim

Gerçekten saçma olacak altını çizdiklerimi paylaşmak. Kitabı buraya aktarmam gerekebilir. :) Özellikle ilk bölümlerde savaş hakkındaki görüşleri inanılmaz!

“O, yani albayımız, o ikisinin neden ateş ettiklerini belki de biliyordu, Almanlar da belki biliyorlardı, ama ben, gerçekten, bilmiyordum. Belleğimi ne kadar sorgularsam sorgulayayım, bildiğim kadarıyla ben Almanlara hiçbir kötülük yapmamıştım. Onlara karşı hep kibar davranmıştım, pek de saygılıydım hep. Almanları biraz da tanırdım, hatta, küçükken, Hannover civarlarında onların okullarına bile gitmiştim. Dillerini konuşmuştum. O zamanlar çığırtkan, salak bir velet sürüsüydüler, kurtlarınki gibi soluk, kaypak gözleri vardı; okul çıkışında çevre ormanlarda kızlara sarkıntılık etmeye giderdik, Tatar oklarıyla tabanca da atardık, hem de bunlar için dört mark sayardık. Tatlı bira içerdik. Ama yani bunları yapmakla, gelip şimdi, üstelik önceden yanaşıp konuşmayı bile denemeden, hem de yolun tam ortasında tepemize kurşun yağdırmaya kalkmak arasında fark var, hatta fark ne kelime, uçurum var. Nereden nereye.
Sonuçta savaş dediğiniz şey, anlamadığınız ne varsa odur. Bu böyle gidemezdi.
Yani şimdi bu adamların kafalarında olağanüstü bir şeyler mi olmuştu? Benim hiç, ama hiç hissetmediğim cinsten bir şeyler. Farkına varmamıştım herhalde…
Oysa benim onlara yönelik duygularım hala değişmemişti. Yine de, içimde sanki bu kabalıklarını anlamaya çalışma isteği vardı, ama her şeyden ötesi çekip gitmek isteği ağır basıyordu, kesinlikle, mutlaka, çünkü bütün bu olup bitenler bana birden korkunç bir hatanın ürünü gibi gelmişti.
İş bu hale gelince, yapacak bir şey kalmaz, en iyisi siktir olup gitmek”, diyordum, ne de olsa, kendi kendime…”

“Her alanda, asıl yenilgi, unutmaktır, özellikle de sizi neyin gebertmiş olduğunu unutmak, insanların ne derece hırt olduklarını asla anlayamadan gebermektir. Bizler, mezarın önüne geldiğimizde, boşuna şaklabanlık yapmaya kalkışmamalıyız, öte yandan, unutmamalıyız da, tek sözcüğünü bile değiştirmeden her şeyi anlatmalıyız, insanlarda gördüğümüz ne kadar kokuşmuşluk varsa, hepsini, sonra da yerimizi sıradakine bırakıp, uslu uslu inmeliyiz deliğin içine. Tüm bir yaşamı doldurmaya yetecek bir uğraştır bu.”

“Bahtsız, ama özgür atlar! Galeyan denen o kaltak, maalesef! bize mahsus.”

“Kuru kuruya yaşamak mı dediniz, tam bir tımarhane! hayat, gözetmeni sıkıntı olan bir sınıfa benzer; zaten her dakika tepenizdedir, ne yapıp edip mutlaka çok ilginç bir şeylerle ilgileniyormuş gibi yapmalısınız; yoksa gelir başınızın etini yer. 24 saatlik basit bir zaman dilimi olmanın ötesine gidemeyen bir gün, tahammül edilemez bir şeydir. gün denen şey mutlaka upuzun ve neredeyse dayanılmaz bir zevk silsilesi olmalıdır, uzun bir çiftleşme olmalıdır gün, ister seve seve ister sike sike.”

O kadar çok ki her altını çizdiğimi burada paylaşmama gerçekten imkan yok.

9

Ne dinlemeliyim?

Yiğit Bener’in eşsiz çevirisi müziğe yer bırakmıyor. Bence sakin, tatlı klasik müzik tercih edilebilir. Bach – Çello Suitleri olabilir heralde. Kitabın fon müziği ne olabilir diye sorsanız Bach – Toccatta and Fugue (drakula müziği) derdim ama o müzikle kitap okunmaz sanıyorum. :)

Nasıl satın alabilirim?

Ben ekonomi insanıyım ve fazlasıyla sabırsızım, bu sebeple kargo ücretine ve teslimat süresine özellikle dikkat ederim kitap alırken. Şimdiye kadar neredeyse tüm online kitap siteleri kullanmış biri olarak gönül rahatlığıyla babil.com’u öneriyorum. Siparişinizin ertesi günü teslimat (babil.com’un küçük hediyesi ile birlikte) gerçekleşiyor. :)

Buradan güvenle sipariş verebilirsiniz.

Kategoriler
Edebiyat

Tezer Özlü – Yaşamın Ucuna Yolculuk

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

tezer-ozlu-yasamin-ucuna-yolculuk

Çevremde bu kitabı okuyup da sevmeyen kimseyi görmedim. Hakkında neler duydum neler… Oğuz Atay’ın kadın versiyonu olduğunu, Jean-Paul Sartre’ın Bulantı kitabı kadar derin bir varoluşçuluk içerdiği, Türk edebiyatının en harika eserlerinden biri olduğunu bla bla bla.

Şahsi kanaatim; evet güzel bir kitap, süslü cümleler var, kimi yerde Tezer Özlü’nün varoluş sancılarını gerçekten hissediyorsunuz fakat anlatıldığı kadar mükemmel bir eser kesinlikle değil. Kitap; intihar ederek ölen Cesare Pavese’nin yaşadığı topraklara doğru seyahat eden Tezer Özlü’nün gezi notları tadında ilerliyor. Çeşitli ülkeler geziyor, gezdiği yerlerde bohem ruh halinden kesitler sunuyor. Bir bütünlük söz konusu değil, birbirinden kopuk anlatılar var yalnızca.

tezerözlü

Bir derinlik hissettim desem yalan olur. Hani ne bileyim, durduk yere duvarlardan duvarlara vursun beni, parça parça etsin, aman tanrım ben neden varım ki gerçekten dedirtsin. Böyle bir şey yok, felsefe anlamında eleştireceksek bence kesinlikle yeterli değil.

Edebi olarak sorgulayacaksak, bahsettiğim gibi kopuk, derinlik ve anlatım açısından pek bir yaratıcılık söz konusu değil. Buğday ve mısır tarlaları, ağrıyan diş, gökyüzü. Bunları kitabın içinde defalarca görmek okurken beni rahatsız etti. Zengin bir anlatım bulamadım. Zengin anlatım deyince aklıma Vladimir Nabokov’un Lolita’sı gelir hep ve ona ne kadar yakın diye kıyaslarım. Üzgünüm ama kıyaslanamayacak kadar vasattı. Eh bir de Sartre’ın Bulantı’sı ile bir müsabaka düzenleyecek değilim, o tümüyle balon! Oğuz Atay konusuna hiç hiç girmeyelim.

Ciddi bir pazarlama ürünü olduğunu düşünüyorum bu kitabın.

tezer

Yanlış anlaşılmasın ben yerden yere vurmak amacı ile bu satırları yazmıyorum, sadece abartılmasına karşı bir eleştiri yapmak niyetindeyim. Güzel kitap, gezi notları var, varoluşçuluğa dokunuyor yer yer, aforizmavari cümleler barındırıyor denilse eyvallah der gayet mutlu mesut kapatırdım kitabı. Ancak aradığımı bulamayışım biraz sinirimi bozdu.

Bir de tutarsızlık da mevcut. Ülke ülke gezip, özgür seks mottosuyla mutlu bir seyahat sürerken kısım kısım sorgulamalar yer alıyor. Hani şunu diyemeyiz, Tezer Özlü bir yolculuğa çıkıyor ve başından sonuna bohem bir şekilde varlığın derinliğine iniyor. Yok böyle bir şey.

İnsanlarda bir de Nilgün Marmara gibi bir algı var Tezer Özlü’ye dair. İntihar konusuna düşkünlüğü okurları tarafından intihar ettiği düşüncesi yaratıyor sanırım. Halbuki kanserden yaşama veda etti.

Yeter bu kadar bence. O kadar seveni olan bir yazar için bu satırları yazmak hiç akıl kârı değil ya neyse. :)

Altını çizdiklerim

“Kendini bana sunan her şeyi, yetişmekte, solumakta ya da ölmekte olan her şeyi ya da ölmüş olanı daha da büyük biçimlendirmem gerek. Doğanın, yaşamın, düşlerin,duyguların bana sunabildiğinden daha çoğunu yaşamam, daha çoğunu algılamam, daha büyüğünü duymam gerek. Her nesneyi, her canlıyı, herhangi bir insanı, anlık her görüntüyü yaşantıya dönüştürmeliyim. Yaşamı büyütmek, kendimce geliştirmek, derinleştirmek, genişletmek, rüzgarlarla estirmek, yağmurlarla yağdırmalıyım, ta ki kendimi canlı ya da cansız, doğmuş ya da doğmamış tek bir nokta olarak görene dek. Ve kendi üzerimde kurduğum bu egemenlikle ölümü de büyütmem gerek. Yaşamım, ölümüm her yaşam, her aşk ve her ölüm olmalı.”

“Biz kendimizi kendi köyümüz dışındaki her yerde rahat sayan huzursuz insanlarız.” (Pavese’ye ait.)

“Sordukları zaman, bana ne iş yaptığımı, evli olup olmadığımı, kocamın ne iş yaptığını, ana babamın ne olduklarını sordukları zaman, ne gibi koşullarda yaşadığımı, yanıtlarımı nasıl memnunlukla onayladıklarını yüzlerinde okuyorum. Ve hepsine haykırmak istiyorum. Onayladığınız yanıtlar yalnız bir yüzey, benim gerçeğimle bağdaşmayan bir yüzey. Ne düzenli bir iş, ne iyi bir konut, ne sizin “medeni durum” dediğiniz durumsuzluk, ne de başarılı bir birey olmak, ya da sayılmak benim gerçeğim değil. Bu kolay olgulara, siz bu düzeni böylesine saptadığınız için ben de eriştim. Hem de hiç bir çaba harcamadan. Belki de hiç istediğim gibi çalışmadan. İstediğiniz düzene ayak uydurmak o denli kolay ki…

Ama insanın gerçek yeteneğini, tüm yaşamını, kanını, aklını, varoluşunu verdiği iç dünyasının olgularının sizler için hiç bir değeri yok ki. Bırakıyorsun insan onları kendisiyle birlikte gömsün. Ama hayır, hiç değilse susarak hepsini yüzünüze haykırmak istiyorum. Sizin düzeninizle, akıl anlayışınızla, namus anlayışınızla, başarı anlayışınızla hiç bağdaşan yönüm yok. Aranızda dolaşmak için giyiniyorum. Hem de iyi giyiniyorum. İyi giyinene iyi yer verdiğiniz için. Aranızda dolaşmak için çalışıyorum. İstediğimi çalışmama izin vermediğiniz için. İçgüdülerimi hiç bir işte uygulamama izin vermediğiniz için. Hiç bir çaba harcamadan bunları yapabiliyorum, bir şey yapıldı sanıyorsunuz.

Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olunmayacak bir insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”

“Yalnız sağlıklı insan aklı yaşansaydı, değmezdi yaşamaya, can sıkıcı olurdu. Tam aksine güzel olan dünyanın gökyüzü altında bir deliler topluluğunu andırması” (Pavese’ye ait.)

“Bütün yaşama cesaretii ölülerden alıyorum. Anlatılarında yaşadığım ölülerden. Bu kahrolası dünyayı, yaşanır bir dünyaya dönüştürmeyi başarmış ölülerden. Dünyanın ihtiyacı olan, her olguyu vermiş, söylemiş, yazmış ölülerden.”

“Acılar olmadan yazılabilir mi? Edebiyat, yaşam ve ölümün sınırlarının artık acıları tutamadığı, tutmaya yeterli olmadığı yerde başlamıyor mu?” (Pavese’ye ait.)

Bu kitaptan gerçek bir tat alabilmek için önce Cesare Pavese okumak gerekiyor sanırım.

Sözün özü; ben Türkçe bir anlatı olarak gerçekten sevdim. Ne kitaplar var verdiğiniz paranın zerresini hak etmiyor. Yaşamın Ucuna Yolculuk öyle değil, sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum bedelinin. Tek problem abartılmış olması. O da belki Türkçe olarak fazla bohem bir konseptte eser olmayışıdır, kim bilir?

Ne dinlemeliyim?

Şahsen Pavese adı bende Pavane’yi çağrıştırdı. :) Pek eğreti duracağını sanmıyorum.

Nasıl satın alabilirim?

Ben ekonomi insanıyım ve fazlasıyla sabırsızım, bu sebeple kargo ücretine ve teslimat süresine özellikle dikkat ederim kitap alırken. Tavsiyem babil.com’un ücretsiz kargo kampanyasından faydalanmanız. Siparişinizin ertesi günü teslimat (babil.com’un küçük hediyesi ile birlikte) gerçekleşiyor. :)

http://www.babil.com/urunler/1341146/yasamin-ucuna-yolculuk adresinden satın alabilirsiniz.

Kategoriler
Edebiyat

Orospu Kırmızı – Umay Umay

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

umay umay - orospu kırmızı

Beyoğlu’nun ve Kadıköy’ün güzel insanları varmış yakın zaman eskilerinde. Hani bir ara yazmıştım yağmurlu gecelerde PTT kulübelerinde elinde birasıyla sevgilisini arayanlar vardı. O abiler ve ablalardı işte onlar. Tahminen 90’ların başlarına denk geliyor deli gençlikleri; jenerasyonumun henüz çocukluğunu sokak aralarında geçirdiği, akşamları ödevlerin hazırladığı yıllara.

Seviyorum ben o insanların kafalarını. Şimdiki bizlerin ataları bir bakıma. Darbeli, baskılı, bir bok olamayışlı, sancılı, herkesin efendi sikik evlat beklentisi içinde olduğu dönemde hayır ben başka biriyim, sizin istediğiniz gibi olmak zorunda değilim diyebilen, zincirleri kırmayı başarmış insanlar onlar. En iyi ihtimalle 40’lı yaşlarındalar şimdilerde.

umay-umay_289581

Umay Umay o ekolün en marjinallerinden biriymiş. Hayal meyal hatırlıyorum TV’deki renkli saçlı kliplerini filan. Bunu şimdi herkes yapabilir ama 90’larda bunu yapmak büyük iş bence.

Geçenlerde o eskiden basılan bir kitabının yeniden basıldığını okumuştum. Ekşi’de biraz araştırmamla sözcük ve cümlelerinin en sevdiğim üslupta olduğunu görüp, tereddütsüz hemen okumaya karar verdim.

Sürekli kaybeden kadınlar güzeldir. Mutlu insanların içinde bahaneler arayan kadınlar mutlulardan daha güzeldir. Özgür kadınlar güzeldir. Şimdinin Marla Singer tribindeki ergenlerinden bahsetmiyorum, gerçekten kaybedişleri gülümsemelerinden okunan kadınlardan bahsediyorum. Umursamaz kadınlar… En güzeli onlar.

Bu kitap o kadının defteri sanki. Beyoğlu’nun ıslak caddelerinde makyajı akmış, ağlayan kadının sesi. Sarhoş uzandığı yatağında aklından geçenler belki de.

Yeraltı edebiyatı mı dersiniz, kirli sözcüklü kısa masallar mı? Bilmiyorum, ben sevdim.

Altını çizdiklerimi paylaşmama gerek kalmadı, youtube’da biri benim yerime seslendirmiş. :)

Eğer bu türü seviyorsanız kesinlikle tavsiye ederim.

Kategoriler
Edebiyat

Dul – Jean-Louis Fournier

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

jean-louis fournier

Fransız sinemacı ve yazar Jean-Louis Fournier’nin Dul kitabı hakkında bir kaç yazı okumuştum farklı edebiyat bloglarında. Konusu ilgimi çekmişti, belki sizler de ilgi duyabilirsiniz. 60’lı yaşlarındaki yazarımız yaklaşık 40 yılını birlikte geçirdiği eşinin ölümünün ardından onsuz geçen günlerini anlatı şeklinde kaleme almış.

Genel olarak vıcık vıcık aşk kitaplarını sevmem. Vıcık vıcık insanları da sevmem. (Of gidişat atarlanmaya doğru gidiyor, edebiyat ekseninden sapmasam iyi olacak. :) ) Yalnız acılı olaylar her zaman beni cezbeder. Aşkın güzelliği, yüceliği filan değil de aşkın öncesi ve sonrasında çekilen acıları okumaktan keyif alıyorum. Örneğin Genç Werther’in Acıları, Kolera Günlerinde Aşk, Kürk Mantolu Madonna vs.

Yazar öyle destansı bir edebiyat ürünü ortaya koymuş değil fakat kitap konu itibari ile vurucu geldi bana. Zaman zaman gözümde canlandı yaşadıkları. Tabi evli olmadığım için bir eşin sevgiliden ne kadar daha öte olabileceği hakkında hiçbir fikrim yok. Yani sürekli benzer ortamlarda olup, genellikle aynı şeyleri izleyip, aynı problemlerle karşı karşıya kalıp, aynı çatı altında onlarca yıl geçirip, her sabah aynı yüzü görüp ve bıkmadan, saygıyla her gün başından geçenleri dinleme durumu takdir edersiniz ki çok kolay kavranabilir bir durum değil reel olarak. Teorik olarak böyle de işin pratiğe dönüşmüş halinden bahsediyorum, anne babaları örnek olarak görebiliriz mesela, onlar daha net anlayabilirler belki yazarın durumunu.

dul

Altını çizdiklerim

 “Çok tuhaf, insanlar büyük bir mutsuzluk yaşayanlara mutluluktan bahsedemiyor. Anlamıyorum. Aslında tam da büyük bir mutsuzluk halinde mutluluk dileklerine ihtiyaç vardır, halihazırda mutlu olanların ihtiyacı yoktur. Mutsuz olduğunuzda, sanki herkes öyle kalmanızı diliyor, sonsuza kadar.”

“Hâlâ mektup geliyor sana, açıyorum onları. Günün birinde belki seni çılgınca seven bir aşığın mektubu çıkacak karşıma. Sana bozulmayacağımı düşünüyorum, hatta belki onunla tanışmak, ona senden bahsetmek isteyeceğim”

“Akranlarımın birer birer öldüğünü gördükçe, beni en çok, “hatırlıyor musun?” diye sorabileceğim kimsenin kalmayacağı gün korkutuyor”

“Sokakta çiftler gördüğümde kendi kendime şunu soruyorum: Önce hangisi ölecek?”

“Bir kitap var ki, henüz bitirmemişsin, ne yazık ki bitiremeyeceksin de. Ona devam etmek istiyorum. Senin yerine okuyacağım.”

“Artık her sabah yalnız uyanıyorum. Uyanır uyanmaz aklıma gelmiyor öldüğün, sanki her sabah tekrar ölüyorsun.”

“Sevdiğimiz insanlar bütün eşyalarıyla ölmeli.”

“Saatini buldum, sana aldığım saat. Hâlâ çalışıyor, keşke o dursaydı.”

 

Hakkında ne kötü bir kitap diyebilirim, ne de başucu kitabı. Sadece güzel denilebilir. Çok güzel de değil, sadece güzel. Daha kaliteli bir çeviri olsaydı farklı olabilir miydi bilemiyorum. Çevirisi biraz soğuk geldi bana. Yani benim için öyle, sizin için ne ifade edebileceği hakkında bir fikrim yok. Kitabı okurken nedense aklıma Woody Allen’ın Midnight in Paris filmindeki bir parça geldi. Belki okurken siz de eşlik etmesini isteyebilirsiniz.

Satın almak için: http://www.babil.com/urunler/1262862/dul

Keyifli okumalar. :)

Kategoriler
Edebiyat Kişisel

The Ringo Jets filan

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Şu sıralar siyasetten, ıvır zıvırdan kaçabildiğim kadar kaçıyorum. Son olarak Oy ve Ötesi ile elimden gelen her şeyi yaptığıma inanıyorum, içim çok rahat. Yalnız kaybettim resmen kendimi, apır sapır bir insana dönüştüm. Ruhsal olarak dinlenmeye çalışıyorum. Yarım kalan kitaplarımı tamamlamayı düşünüyorum öncelikle.

yarım kalan kitaplar

 

 

Yukarıdaki görselde görüldüğü üzere böyle rezil bir tabloya sahibim. Başlayıp başlayıp Gezi’den bu yana gündem dolayısı ile okuma hevesinden usanıp yeni bir kitap ile şansımı denemeye çalıştım. Tabi bir kaç istisna dışında hiçbir kitabı da bitiremedim. Bak bu listede bir de Ece Temelkuran’ın Biz Burada Devrim Yapıyoruz Sinyorita eksik, ona da başlayıp yarım bıraktım ne yazık ki. :(

Her neyse toparlanma vaktim geldi de geçiyor bile. Okuyamamanın eksikliğini ciddi oranda hissediyorum çünkü…

Bir de yeni müzikler var tabi bak. Yüzyüzeyken Konuşuruz adlı gruba bayılıyorum! Bir diğeri de The Ringo Jets!

Harikalar abi ya, yerinde duramıyorsun. Amazon.com üzerinden Sandisk Sansa Clip+ Mp3 Player almayı düşünüyorum sırf onları daha kaliteli dinleyebilmek için. Bi ara canlı dinlemeliyim kesinlikle!

Eğer spotify kullanıyorsanız The Ringo Jets’in albümüne buradan ulaşabilirsiniz.

Bahar geldi neredeyse ama ben tatil planımı netleştiremedim. Bu yaz Almanya’ya babaannemin yanına oradan Fransa gibi bir hayalim vardı ama yılbaşındaki trafik kazam beni farklı düşüncelere itti. Malum arabasız kaldım, ekonomi yapıyorum, biraz daha üzerine ekleyip Ford Fiesta 1.4 TDCI alabilirim. Belki de yemişim lan arabasını deyip tüm parayı da yiyebilirim. :D Şu an hiçbir fikrim yok anasını satayım. Düşünmek de istemiyorum. Az bi dinleneyim, bakacağım yoluma.

Eyyorlamam bu kadar. Siz de yormayın kendinizi. Azıcık rahatlatın kafanızı.