Dost Olabiliriz 1

Dost Olabiliriz

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Notos Kasım 2012 sayısında bu fotoğrafla ilgili bir yarışma vardı. Fotoğrafın hikayesinin yazılması isteniyordu. Tabi herkes kafasına göre binlerce şey görebilir, benim gördüğüm hikaye çok farklıydı.

Yarışmanın kurallarından biri kelime sınırıydı maalesef. Tam olarak gördüklerimi aktarabilmem için sınır hiç yeterli değildi, ben de koymuşum yarışmasına diyerek zevkine devam ettim. Az önce dropbox’umu kurcalarken tesadüfen çıktı karşıma, paylaşayım dedim. :) Saçma sapan yerleri filan olabilir, kendimi kaptırmıştım o sıra tekrar kontrol etmedim ya da üzerinde herhangi bir düzenleme yapmadım. Hatta daha adam akıllı hiç okumadım desem yeridir. Her neyse benim dünyamda fotoğrafın hikayesi ile sizi  baş başa bırakıyorum. (Şaka la şaka, okumayacağınızı biliyorum, dursun şuracıkta bari. )

dost olabiliriz

                   Çıkardığım seslerden dolayı sizlerden özür diliyorum yeni dostlarım. Beni anlayamıyor olmanız ne kadar kötü.  Sizlerin içinde kendimi bir yarışta gibi hissediyorum hep. Beni sevebilen biri olabilir mi onu düşünüyorum ara sıra, kolay değil en geriden gelip sonuncu olacağını bilerek yine de oyuna devam etmek. Umut işte.  Nefret etmeseniz olmaz mı? Söylediklerimi anlayabilseydiniz bana hak verir miydiniz bilmiyorum? Yine de denemek istiyorum. Hiç ummuyor olsam da bana hak veren birisi çıkar belki aranızdan.

Bundan 2 yıl önce sevimsiz bir sonbahardı. Her güzel şey gibi başlayıp biteceği güne kadar kendini tüketmeye mecbur kılan zavallı ilişkilerden biriydi anne ve babamınki. Birbirini severek evlenen iki insan; anne ve babamın küfürlerle dolu tartışmasıyla sıçramıştım yataktan. Yanı başımdaki odadan gelen seslere inanamıyordum, aynı şeyi annem de yapıyordu. Babam sarhoşluktan zar zor dönen dili ile kumarda evi kaybettiğini, adamlar eve el koymadan alelacele başka birine evi yok pahasına sattığını, sadece birkaç parça eşya ile buradan gitmemiz gerektiğini öfkeyle tekrarlıyordu. Kaçıyorduk anlayacağınız. Sabah ilk tren bizi alıp götürecekti doğduğum şehir olan Brooklyn’den.

Bir gecede neler değişmiyor, bizimki mi değişmeyecek sanki. Her şey altüst olmuş gibi görünse de benim içimde sadece seyahatin ve yeni bir şehir görecek olmanın sevinci vardı. Annemin kucağında yağmur damlalarının aşağı doğru süzüldüğü cama başımı yaslamış, gri gökyüzünün tüm kasvetini yansıttığı koyu renklerden oluşan manzarayı izliyordum. Aslında bu bir gizlenme yoluydu benim için, hemen karşımızda oturan aile kendilerini duyarlı hissedebilmeleri için sürekli benden bahsediyor, halime acıdıklarını üzeri kapalı olarak anlatıyor, herhangi bir tedavimin olup olmadığını soruyorlardı. Evet, görünüş olarak onların çevresinde olan insanlardan farklı davranıyordum fakat bu onların bana farklı olduğumu hissettirme haklarının olduğu anlamına gelmiyordu. Tabi bu düşüncemi onlara söylemek gibi bir imkânım yoktu, olsa da cesaretim olmazdı zaten. Eğer ben onlara bakmazsam onların da bana bakmayacaklarını düşünüyor, konuşmalarını da duymamaya çalışıyordum. Tüm sevincimi emip, kendi maneviyatlarına sürmüşlerdi ailece. Her neyse tren çok ilginç bir şeydi, bilmiyorum belki de ben ilk defa bindiğim için bana öyle gelmişti o zaman ama sanki binlerce kez binsem de hareket eden bir odanın içerisinde olduğuma her seferinde şaşırırdım herhalde.

Çok uzun sayılmayacak bir yolculuğun ardından kimsenin bizi karşılamaya gelmediği tren istasyonundan bir taksi tutarak şehir merkezindeki güvenilir bir emlakçıya gitmek istediğimizi söylemişti babam. Taksicinin bir ahbabı olduğunu ve uygun fiyata yasal prosedürü uydurma birkaç belge ile aşıp gayet kullanışlı bir eve yerleşebileceğimizi anlatıyordu. Emlakçıdan vazgeçip taksicinin arkadaşının ofisine geçtik. Boynu yok denecek kadar kısa kafa ve bedenden oluşan şişman adam  neler yapmamız gerektiğini ve işi kılıfına nasıl uyduracağını anlattıktan sonra kendi arabasıyla şehrin epey dışında kalan çok fazla yerleşimin olmadığı, belediyenin yardıma muhtaç insanlar için tasarladığı 2 katlı prefabrik bir kümesi andıran evi gezdirdi ve hemen yerleşebileceğimizi, evrak işlerini kendisinin halledeceğini yalnızca kendisine bu işlemler için ücret ödenmesi gerektiğini söyledi. Fakir aileler için oluşturulan bu bölgeye yerleşmek babam için cazip görünmüştü.

Çok fazla dışarıya çıkarılan biri olmadığım için benim adıma en önemli şey yeni evimizin üst katındaki pencereden nelerin göründüğüydü. Brooklyn’deki evimizde de odam üst kattaydı ve en büyük zevkim pencereden insanları izlemekti. Emlakçı evin özelliklerini anlatırken ben zor da olsa anneme üst kata çıkmak istediğimi anlatabilmiştim, bir tarafımda annemin elinin desteği diğer tarafta her adımda yerinden kopacakmış gibi sallanan merdivenin tırabzanına tutunarak çok fazla zorlanmadan çıkmıştım yerleşmek istediğim iki penceresi bulunan küçücük odaya. Yürürken çok fazla sıkıntı yaşamasam da basamak çıkmayı pek fazla beceremiyordum ne yazık ki. Kapıdan girer girmez karşıdaki pencereden görülen görüntü geometrik bir çizimi andırıyordu. Çok sık aralıklarla olmasa da göze çarpan kutu gibi küçücük evler, evlerin etrafını saran yaklaşık beşer metre genişliğindeki simetrik bahçeler ve neredeyse evlerden daha geniş alana sahip tek bir aracın bile olmadığı upuzun yoldan ibaretti her şey. Bu renksiz pencerenin aksine hemen solumda duran pencerede ise evimizin diğer evlerden eğer aradaki sınırı yok sayarsak bin kat daha geniş bir bahçeye sahip olduğu anlaşılıyordu. Dikili haç işaretleri ve önlerine konulmuş taş parçalarıyla dolu yemyeşil alan içimi huzurla doldurmuştu görür görmez.

Evrak ve kayıt işleri için evden çıkan babam gece vakti anlamsız bir neşeyle geri dönmüştü. Haberler iyiydi, kendine elden düşme bir bisiklet almış ve aldığı bisikleti annem bağırmaya başlamadan önce işe gidip gelmek için kullanacağını söylemişti. Bisikletle yarım saatlik uzaklıkta bir oto tamircisinde başlangıç için iyi bir ücrete iş bulmuştu. Yok pahasına sattığımız eski evden kalan parayı bankada tutacağını ve üzerine ekleyerek yeni bir ev alabilmek için elinden geleni yapacağını, anneme ne pahasına olursa olsun kendisini affettireceğini, bu utançla asla yaşayamayacağını söyleyerek annemin gönlünü kazanmaya çalışıyordu. Babamın çok tutarlı biri olmadığını bilen annem ise aslına bakarsanız pek aldırış etmiyordu.

Eve yerleşmemizi sağlayan boyunsuz tıknaz adam gerçektende işinin ehliydi, iki gün içerisinde tümüyle yasal statüyle evde oturma iznine sahip olmuştuk. Günlerim pencere kenarında mezarlığı izlemek ve eğer oradan sıkılırsam diğer pencereden tek tük geçen insanlara el sallamaya çalışmakla geçiyordu. Herkes gibi el sallayamıyordum, hareketlerimi yadırgayan insanlar bazen durup dikkatle beni izliyorlardı. Utanıyordum fakat yapacak başka bir işim yoktu, yapabileceğimin en iyisini yapmaya çalışıyor, aslında içten içe dikkat çekmeyi keyif verici buluyordum.

Nasıl oldu bilmiyorum ama onuncu ayımızı doldurmuştuk o varoş yerde, sanırım gitmemiz gerekmiyordu ya da gitmeye yetecek kadar paramız mı kalmamıştı bilmiyordum. Babam çalıştığı tamirhaneye gelen arabaların depolarından çalıp bidonlarda biriktirdiği benzinleri haftada bir eve getiriyor, alıcısını bulduğunda da satıyordu. Annem ne zaman bu yaptığı şeyin rezilce bir durum olduğunu söylese hemen oracıkta kavga başlıyor, küfürler havada uçuşuyordu, sesleri o kadar fazla çıkıyordu ki bazen şükrediyordum tanrıya diğer evlerin bizi duyamayacak kadar uzak olmalarına. Dışarıdan görenler sevimli bir ailemiz olduğunu düşünüyor olabilirlerdi fakat durum hiç de öyle değildi. Elimizdeki avucumuzdaki para hızla erimiş, babamın kazandığı hatta çalıp çırptığı paralar bir işe yaramaz olmuştu.  Nasıl söyleyeceğimi bilmiyorum dostlarım, her aklıma gelişinde içimi saran o utancı anlatmamayı yeğlerim fakat nasıl olsa beni anlamıyorsunuz işte bu içimi rahatlatıyor.

Hey hey! Durun bir dakika ne yapıyorsunuz?

– Sakinleştirici iğne vurmaktan başka çaremiz yok Stella, diğerlerini de huzursuz ediyor sürekli uğuldayarak. Boş bir oda olsa en azından kendi kendine ne anlatıyorsa anlatsın ama bu kadar insanı rahatsız edip germeye hakkı yok. Ben tutuyorum sen hemşireyi çağır.

– Tamamdır Bob hemen geliyorum.

Aman tanrım başım çatlıyor…

İnsanlar neredeler?

Boş oda mı buldular acaba? İyi de bu kömür kokusu da neyin nesi?

Bedenimi oynatamıyorum lanet olsun!

Kalorifer dairesine tıkmışlar beni. Üstelik sadece konuşuyorum diye.

Ne olacak şimdi? Uyumaktan başka yapacak hiçbir şeyim yok fakat onu bile yapamıyorum. Üstelik bu pis odada yalnız değilim, birbirine karışmış tüyleriyle yastığımın dibine kadar ürkütücü derecede hızla hareket ederek gelen ve her ses çıkardığımda geri kaçan devasa fare kendi yaşam alanından defolup gitmem için sürekli tacizde bulunuyor. Bu pis mahluktan kurtulmak için ses çıkarmaktan başka çarem yok.

Hey seni lanet olasıca! Ne oldu, sen konuşamıyor musun yoksa? Ha ha merak etme ben de konuşamıyorum ama ses çıkarabiliyorum aşağılık pislik. Sakın yaklaşayım deme canına okurum, nasıl yapacaksam artık…

Bak sana yukarıdakilerin dinlemekten büyük keyif aldığı hikâyemi anlatayım. Çok seveceksin eminim, onlar da çok sevip tıpkı senin gibi uzak tutmuşlardı kendilerinden.

Benim annem bir konsomatris. Senden utanacak değilim, sen de nasıl olsa aşağılık bir faresin sonuçta. Evet babam buraya gelirken elimizde bulunan parayı eskiden kalan alışkanlığı ile kumarda bitirmiş ve annemi evimize yürüyerek bir saatten fazla sürecek uzaklıktaki gece kulübünde çalışmaya zorlamıştı. Zavallı annem… O kadar çok direndi ki gitmemek için fakat babam ona başka bir yol bırakmamıştı. Alacağı ücret babamın üç aylık maaşından bile fazlaydı. Annem babamın kumar borçlarını ödeyebilmek ve evi çekip çevirebilmek için bu işi yapmak zorunda hissetmişti kendini. Anaçlık duyguları yine ağır basmıştı, zaman zaman haddinden fazla aksi bir kadına dönüşse de yine de kanatlarını üzerimizden esirgemiyordu, ta ki yeni işine başlayana kadar.

Akşam babam tamirhanedeki işinden geldiğinde hep birlikte hazırlanıyor ve annemi neon ışıklarla süslü, kapısında iri yarı adamların dikildiği o lanet kulübe bırakıp geri dönüyorduk. Geceleri, hatta ne gecesi sabaha karşı boynu morluklar içinde, makyajı akmış, yarı sarhoş bir şekilde annemi siyah bir araba kapıya kadar bırakıyordu. Yürüyerek gittiğimiz yol o kadar uzundu ki her akşam direniyordum onlara katılmamak için fakat beni evde yalnız bırakmaktan çekindikleri için her seferinde onlara katılmak durumundaydım. Üstelik onları sürekli yavaşlatıyordum.

Hey nereye gittin pis fare! Gözümün önündeyken kendimi daha güvende hissediyordum, göremediğim bir yere gidince tedirginliğimi arttırıyorsun. Görebildiğin düşman her zaman göremediğinden daha iyidir.Kendimi sağlama almalıyım.

Günler, haftalar, aylarca gidip geldik. Bir keresinde hiç unutmuyorum mesleği(!) gereği şık giyinmesi gereken annemin ve ona hiç ayak uyduramayan neredeyse sünepe denilecek haldeki  babamın uyumsuzluğu bir fotoğraf sanatçısına ilginç gelmiş ve fotoğrafımızı çekmişti. Genellikle insanlar benden uzak dururlardı buna alışığım ama annemin yaptığı iş öğrenilince yolda karşılaştığımızda selam veren insanlar da selam vermez olmuş ve ailem benimle aynı kaderi paylaşmaya başlamıştı. Birinin bize ilgi göstermesi pek normal bir durum değildi, hele fotoğrafımızın çekilmesi inanılır gibi değil.. Çok sevinmiştim o gün. Yerleştiğimiz bu şehirdeki ilk fotoğrafımızdı.

Fotoğraf olayından yanılmıyorsam iki ya da üç gün sonra babam gece eve sarhoş gelen annemi çok fena bir şekilde dövüp burnunu kanatmıştı. Kanatmak derken, mendille silinecek öyle süzülen minik bir kan gibi düşünme, çenesinden boynuna oradan da göğüslerinin arasına kadar inen kıpkırmızı şeytansı bir şeydi gördüğüm. O günden sonra annemi işe bırakmaya gitmemiştik. Geceleri annemi bırakmaya gelen siyah araba artık annemi almaya başlamıştı. Böylece ben de onlarca yolu yürümekten kurtulmuştum.  Bir de ertesi gece çok güzel bir şey olmuştu. Siyah arabayı kullanan iri kıyım adam annemle birlikte eve gelmiş, babamı yatağından kaldırmış ve küfürler ederek ağzını burnunu dağıtmıştı. Ön dişlerinin neredeyse tamamı ağzına doluvermişti. Adamı babamı döverken görmek için merdivenlerden elimden geldiğince hızlı inmeye çalışıyor, ben yetişemeden şovunu bitirmemesi için dua ediyordum. Adam işini bitirdikten sonra bir süre daha küfürler edip çıkıp gitmişti. Babam tıpkı benim gibi konuşuyordu, yani konuşamıyordu.  Müthiş bir geceydi tek kelimeyle müthiş!

Günler sürekli bir boşluk içinde geçmeye başlamıştı, kimsenin varlığını hissedemiyordum artık o evde. Annem eve geliyor, birkaç saat sonra babam işe gidiyor, babam işten geliyor birkaç saat sonra annem işe gidiyordu. Kardeşim ve bense evde sürekli değişen bu nöbet sisteminin en etkisiz isimleriydik. Artık ne benimle ne de kardeşim Patricia ile kimse ilgilenmiyordu, gerçi hakkını yemeyeyim annem eve döndüğünde ilk olarak bizim odamıza giriyor ve üzerimizin açık olup olmadığını kontrol ediyordu ara sıra ama bunu da sürekli yaptığı söylenemezdi.  Öyle bir gece fark etmişti Patricia’nın ateşler içinde yandığını. Son birkaç gecedir kardeşimin öksürük nöbetleri yüzünden uyanıyor, battaniyenin altına girerek onu duymamaya çalışıyordum. Nereden bilebilirdim bu kadar hasta olduğunu?

Sabah ilk iş Patricia’yı hastaneye götürmek olmuştu, yaklaşık 1 hafta boyunca gözetim altında tutulması gerektiğini bildirmişti kırmızı suratlı beyaz saçlı donuk gözleriyle bir balığı andıran sevimsiz doktor. Şehirde tanıdığımız kimse olmadığından dolayı annem gece kulübünden izin almış kardeşimin başında bekliyor, babam ise annem çağırdığı zamanlar kalıyordu. Aslına bakarsanız aralarındaki uçurum kardeşimin hastalığıyla birlikte daha fazla genişlemişti. Bazen annemin yanına o iri kıyım  adam geliyor, sarılıp teselli ediyordu. Annemin gözleri hep dolu oluyordu o kapıdan zor sığan devasa adam giderken.

O sabah viziteye çıkan balık suratlı doktor kardeşimin durumuna bakarken, kendi alnına hafifçe vurdu ve lanet olsun işi yaramazlar sizi, geceleri ne halt yiyorsunuz burada, acilen yoğun bakıma alınsın bu kız, hemen fırla diye bağırmıştı yanındaki hemşireye. Anneme sinirle bakıp sıra diğer hastalara gelmeden koşarak odadan çıkmıştı. Annem hiçbir şey söyleyemedi, ben de çok korkmuştum o anda.

3 saat sonra öğle sıralarında geldi balık surat. Nasıl dili vardı, nasıl diyaframını havayla doldurdu da sese dönüştürdü düşüncesini, beyni nasıl bu komutu verdi ona da yüzümüze baka baka söyledi bu sözleri.. Patricia.. Patricia ölmüştü.

Benim boncuk boncuk bakan cennetten kopup gelmiş kardeşim artık hiçbir işe yaramayan benim bile alabildiğim nefesi alamıyordu. Nasıl davrandığımı, neler yapmaya çalıştığımı hiç bir şeyi hatırlamıyorum o haberden sonra. Zaman da kardeşim gibi ölmüştü sanki benim için o an itibariyle.

Saatlerce penceremden izlediğim  o yeşil düzlüğe girmiştik ilk defa. Rahip, annem, babam, ben ve birkaç kilise gönüllüsü. Minicik bir tabutun üzerine toprakla doldurmuş, üşümesin diye kardeşimin üstünü örtmüşlerdi. Evimizin hemen yanı başında penceremin dibindeydi mezarı.

Günlerce hiç yola bakan pencereye çıkmadım, sadece kardeşime baktım. Uçan kara kuşları uzaklaştırmak için olanca gücümle bağırdım. Bağırdım, hep bağırdım. Belki de dünyada beni anlayabilen tek kişiydi o. Anladığını düşünüyordum çünkü ona bir şey söylemeye çalıştığımda gülümserdi. Bunu annem ve babam bile yapmazdı bana ama Patricia yapardı. Şimdi o da yoktu.

Dondurucu bir soğuk vardı o gece. Yağmur ve fırtına üzerimizdeki çatıyı delip geçmek için çalışıyordu adeta. Zavallı kardeşim üşüyor mudur acaba? Ben burada bir şekilde ısınabilirken o ne yapıyordu toprağın altında? Isınmak onun da hakkı değil miydi? Aklımdan sürüyle soru geçiyordu.

Annem makyajını temizlemiş, duş alıp yatmıştı çoktan. Babam salondaki kanepenin üzerinde sızmıştı. Yavaşça inmeye çalıştım merdivenlerden, her adımımı bir kuş kadar sessiz atmak için çok zorladım kendimi. Babamın yattığı kanepenin yanında duran sehpanın üzerinden çakmağı aldım. Metal kapaklı bir çakmaktı. Kapının önüne dizilmiş bidonlardaki kokuya benziyordu kokusu kapağını kaldırınca. Yavaşça kapıya doğru yöneldim, sessizce kapıyı açtım ve bir bidonu tek elimle zorla çekerek kapının kapanmaması için önüne koydum. Rüzgâr çok sert esiyor, yağmur kırbaçlamaya devam ediyordu önüne çıkan her şeyi. Verandadan inerek bahçeden Patricia’nın olduğu yere doğru baktım. Direklerdeki ışığın altından uzayan çapraz çizgilerle yağan yağmurun sanki hepsi kardeşimin üzerine yağıyormuş gibiydi. Tüm soğuk, tüm ıslak, tüm kötü olan her ne varsa onun küçücük bedeninin üzerindeydi.

Ah sevgili kardeşim.. Patricia..

Çakmağı cebime koydum, içeri girdim ve bir bidonu sürükleyerek verandaya çıkardım.  Sonra bir tane daha, en son kapı kapanmasın diye önüne koyduğum bidonu çektim ve elimle kapı sertçe kapanmasın diye kontrol ederek kapatmaya çalıştım. Pek başarılı olmuş sayılmazdım. Çok ses çıkmasa da biraz sertçe kapanmıştı kapı.

Bidonları yan yatırdım ve kapağını açarak verandanın etrafında yuvarlamaya başladım. Yağmur almayan kuru kalmış tahtaları bidonun içindeki benzinle sırılsıklam olana kadar ıslattım. Heyecandan kalbim kıpır kıpırdı. Kardeşim üşümeyecekti. Abisi olarak ona bu iyiliği yapmak benim borcumdu…

Cebimden çakmağı çıkardım, kapağını açtım ve yakmaya çalıştım. Herkesin tutup yaktığı gibi yakamasam da birkaç denemeden sonra başarmıştım, yanıyordu.

Verandadan hızla aşağı indim, basamaklara doğru yanan çakmağı fırlattım.

Tanrım o görüntüyü görmeliydin seni lanet fare.  O anı gözlerinle görmeliydin.

Haykırıyordum, ağlıyordum, zaferimi kutluyordum. Aklımı kaçıracak kadar mutluydum. Dünyadaki her şeye sahip olmuş gibi sevinçle doluydum. Kardeşime yapabileceğim en büyük iyiliği yapıyordum.

Alevler verandadan, duvara sıçradı. Sert esen rüzgâr eşi bulunmaz bir destek sağlıyordu bana. Alevlerin yola baktığım pencereye ulaşması bir dakikayı bile almamıştı. Ev kısa süre içinde muhteşem bir alev topuna dönüşmüştü.

Bahçedeki telin aralığında geçerek hızla kardeşimin yanına koştum. Ellerimi uzattım ateşe doğru. Birlikte ısınıyorduk. Yanına uzandım ve izlemeye başladım, ne yağmur ne fırtına hiçbiri rahatımı bozamıyordu. Dünyanın en mutlu insanıydım o gece..

Bu geldiğim sekizinci bakımevi. Merak etme pis fare burada da bir yıldan fazla tahammül edemezler bana, dost olmaya ne dersin?

Kasım 2012

Bir cevap yazın