Kategoriler
Kişisel

Yaşlanmayalım!

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Biri gerçekten durdurmalı artık şu yaşlanma olayını. Gerçekten bak şaka maka ben bile yaşlanacağım abi az kaldı yani. Dün babamın doğum gününü kutladık ailecek.

Babam… O benim için hâlâ ilk kol saatimi hediye ettiği gündeki yaşında. Galiba fazla pragmatist biriyim ve baba portresi benim için ilk faydasını gördüğüm tarihte çizilmişti. Düşünsene bir karşılık filan beklemiyor, durduk yere sana bir şey alıyor ve sen bunu o küçük yaşlarda anlamaya çalışıyorsun. İnanılmaz bir durum, ilk zamanlar o saatimi yorganın altına girip defalarca ışığına bakıp, nefessiz kalınca başımı dışarı çıkarıp nefes aldıktan sonra tekrar ışığına bakıp mutlu mutlu günler geçirmiştim.

Korkuyordum da geri ister diye. İstemedi. Baba o. Büyümüş, baba olmuş. Aferin babama.

Büyümüş ama gerçekten büyümüş. 54 yaşında gencecik delikanlı olmuş, bir serpilmiş, bir gürbüzleşmiş. Değil tabi sakalları beyazlamış, saçı kalmamış (iyi ki babama çekmemişim bu konuda) geçirdiği trafik kazasından sonra aksayarak yürür hale gelmiş hiç ihtimal vermesem de sanırım birazcık yaşlanmış.

Babamın doğduğu tarih Dedemin memuriyetinin başladığı tarih oluyor aynı zamanda. Bir kuşak daha geriye gidiyorum. Dedem dizlerindeki rahatsızlıktan dolayı evden çıkamıyor birinin yardımı olmadan. Günleri hep sıkıcı ve hüzünlü geçiyor muhtemelen. Ramazan ayı boyunca onu evden  camiye bırakıp, namaz çıkışı alıp tekrar eve getiriyorum. Cami aynı zamanda bir sosyalleşme alanıydı onun için, eski arkadaşları, komşuları, tanıdık kim var kim yok herkes onun için oradaydı. Anneannemlerin kadınlar kısmından çıkmasını beklerken bahçede biraz sohbet ettik dedemle.

“Fişek gibi koşardım hastanenin merdivenlerinde” dedi boşluğa bakarak. “Yürüme giderdim bazen evden işe. Ah be oğlum, ah!”

“Kimse kalmamış biliyor musun?” dedi hüzünle. İş arkadaşları, komşuları, birlikte sohbet edip çayını yudumladığı ahbapları yalnız bırakmıştı dedemi. Laboranttı dedem, mahallenin iğneci amcasıydı. İğne vuracak bak amca diye korkutulan küçük kızlar, oğlanlar şimdi torunlarını seviyorlar.

Dedemi anlıyorum. Yolun sonunda olduğunu düşünüyor. Bu ne kadar hüzün verici bir şey biliyor musunuz? Zamanı geri çevirmek gibi bir şansı yok. Belki pişmanlıklar, keşkeler vardır hayatında nice mutluluklar, heyecanlar yaşamıştır, nice eğlenceler, nice hüzünler görmüştür. Bir zamanın gencecik fidanı şimdi yaşayan bir tarih dergisi gibi. Kafama takılan geçmişteki tüm siyasi olayları danışırım ara ara ona, hiç sıkılmadan anlatır. Yıllarca anı biriktirmiş dedem ve sanırım kopmak istemiyor dünyadan. Bir yandan da inancı gereği cennete kavuşma arzusunda.

Borges geliyor aklıma dedem hissettiklerini anlatınca. Her neyse o şiiri burada paylaşmak istemiyorum, fazlasıyla can sıkıcı.

Sonra Sinop’taki dedem. Geçen yıl cep telefonunu bana uzatıp, şu rehberi temizleyelim demişti. Anlamamıştım ilk başta. “Sen oku, benim sil dediklerimi sil” demişti.

Ahmet – Sil, öldü.
İhsan- Sil, öldü.
Hüseyin- Sil, öldü.

Ne acı insanın rehberini bu şekilde temizlemesi. O git gide dünyanın seni yalnızlaştırma psikolojisini bir düşünün. Hâlâ dedemin o andaki ciddiyeti gitmiyor aklımdan…

Az önce Woodstock fotoğraflarına baktım. Çok güzel, genç bir kadın fotoğrafına takıldı aklım. Ne kadar güzelmiş, eminim o çılgıncasına geçen günlerin en popülerlerinden biridir dedim içimden. Şu an ne yapıyordur, nasıl bir haldedir ki acaba? Yaşıyor mudur? Yaşıyorsa derisi sarkmış, güzel gözlerinin etrafı çizgilerle dolmuş mudur? Torunlarıyla mutlu mudur? Dizleri çok ağrıyor mudur? Ne tür sağlık problemleri vardır ki acaba?

Ne bileyim ben, zaman ne kadar mutlu geçerse geçsin lanet olasıca şey hep bir şeyler alıyor. Yani sevinsen bile o işini hep yapıyor. Hep yaşlanıyorsun.

Gelelim bana. Ben dedim ya, ben bile yaşlanıyorum. Kıvır kıvır beyaz saçlarım var, elimle altlara itiyorum onlar gözüme çarptıkça. Yaşamayı, hayatta olmayı o kadar çok seviyorum ki ödüm patlıyor bir gün bu dünyada olamayacağım diye. Ciddi anlamda korkuyorum ama ölümden. Ölümün acısından değil dünyada olamayacak olmak ürkütüyor beni. Ne bileyim ya daha düne kadar çocuktum, ne ara ben genç oldum, ne ara benim saçım beyazladı, ne ara insanlar evlendi ve çocukları oldu, ne ara benden bunu bekler oldular, ne ara ben bu kadar yükü üzerime aldım. Çocuktum ben, kumda oynayan, oyuncak kamyonuyla vakit geçiren, tek sorunu ders çalışmak olan, yorganın altında babasının ilk aldığı hediyesi olan kol saatinin ışığına bakıp bakıp nefessiz kalan sıradan bir çocuk. Dündü tüm bunlar, belki daha da yakındı, az önce de olabilir. Çok zaman geçmedi buna eminim!

İstiyorum ki artık sona ersin tüm bu yaşlanma saçmalığı. Gerçekten artık yeter. Şu an her şey çok güzel ve daha ileriye gitsin istemiyorum hiçbir şey. İleride hüzün bekliyor biliyorum. Sırayla ya da sırasız gelecek o kahrolası hüzün bir gün. Gelmesin.

Tıp diyelim, donalım yaşımızla.

Olmaz mı?

Hep birlikte olalım sonsuza kadar.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir