Pazar'a övgü 1

Pazar’a övgü

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

ikiinsan

Pazar günü kutsaldır abi benim için. Evde oturmak filan hiç de sıkıcı, dandik bir zaman kaybı olarak gelmiyor bana. Bilakis yapacak über önemli bir olay yoksa dışarı çıkmak çalınmış bir gün algısı yaratıyor bünyede.

Ne bileyim ya ohh bahar geldi, at kendini sokaklara, deli gibi koş AVM’lerde, arkadaşlarla buluş cak cuk cuk cuk cuuuuk. Sonu gelmeyen şeyler yapabilirsin ama ben bunlardan evde geçirdiğim zamandan daha fazla keyif almıyorum. Yani arkadaşlar keyifsiz mi? Haşa öyle bir şey değil anlatmak istediğim ama ne bileyim ev başka lan! Yalnız insan motivasyonu mu diyorsun, lan ben sevgilim varken bile dışarı çıkmamak için taklalar atan insanım. Büyüyor gözümde dışarı çıkmak, yol gitmek, hazırlanmak. Ki hali hazırda ben bunu haftanın 6 koca gününde yapan bir insanım. Lanet olasıca musluğu görmek istemiyorum, çünkü uykumu silip attığım yer o cinsine tükürdüğümünün aleti. İğrenç ya. Yüzünü yıkamak iğrenç değil, yüzünü yıkamak zorunda olmak iğrenç. Evet sen kendi iradenle musluğu açıp yüzünü yıkıyor olsan da zamanı sen seçemiyorsun. O musluk saat 07:00 – 08:00 arası gibi akla izana sığmayacak bir saatte açılmak zorunda. Bunu ben mi seçiyorum? Hayır kapitalist sistem seçiyor, diyor ki git Varol o saatlerde gözünü aç, sonra musluğu aç, sonra dolabını aç, sonra kapını aç ıvır zıvır. Bunlar benim zorunda olduğum şeyler. Para için mecburum bunları yapmaya!

Ama Pazar günü değil işte! Pazar günü benim üzerime bindirilmiş tüm emirler, tüm zorunluluklar, tüm itkiler bir kenarda kalıyor. Pazar benim abi anlatabiliyor muyum? Pazarlar benim! İstediğim zaman gider o lanet musluğu açar ve yüzümü yıkarım. Buna kimse karışamaz çünkü ben sadece Pazar günleri özgür iradesine kavuşabilmiş bir insan olabiliyorum. Anlıyor musun beni bebeğim, sadece Pazar’ları. Yani avuçlarımdan kayıp gidecekmiş gibi biraz korku ve biraz sevinçle sarılıyorum Pazar’ıma. Bunu en iyi şekilde değerlendirme arzusunu taşıyorum herkes gibi. Fakat bu değerlendirme benim hafta içerisinde kısıtlanmış güzel uykuma el sürecek ukalalığı göstermemeli. Hiçbir plan beni uykumdan, pazar günü özgürlüğümden, kitap okuma zevkimden, istediğim müziği dinlemekten, istediğim filmi izlemekten, istediğim şekilde uzanıp istediğim şeyi yiyebilmekten ve istediğim şeyi yazabilmekten alıkoymamalı. Bu değerlendirme sikik bir ulaşım sistemine sahip boktan bir şehirde heba edilmemeli. Pazar günü benim anlatabiliyor muyum? Pazar benim!

Bir de Pazar gecesi hüznü var bak. Çocukluğumda annem ütü yapar, TV’de Bizimkiler dizisi oynar, ben çantamı hazırlar ve nefretle ertesi günün gelişini beklerdim. Sevmiyordum okulu filan. Okumayı çok seviyorum, yeni şeyler öğrenmek en büyük hobim fakat okul benim olayım değil. Orada da bir zorakilik var. Öğrenmek istediklerimi ben seçemiyorum, mantıklı ya da mantıksız bir belirlenmişlik var, tercih bana ait değil. Öğreneceklerimi bir başkası seçmişti ben sadece onlara uymakla mükelleftim. Yine sabahları o musluğu açmak zorundaydım ve yine bir başkasının isteği üzerine onların kurallarına uyarak yaşamımdan günleri heba etmeliydim. Nasıl sevebilirim ki ben bunu? Çocukluğumun ilk yıllarından onlarca savaş ismi öğrenmek zorundaydım mesela. Kaç kişinin öldüğünden hiç bahsetmiyorlardı, savaşlar ve kimlerin kazandığıydı mühim olan. Bir Fransız İhtilali anlatılırdı, daha yüzeysel anlatımı olamaz herhalde dünyanın başına gelmiş bu en enteresan olayın. Bunu böyle öğrenmek zorundaydım. Neydi milliyetçilik akımı başlamışmış. Neymiş yeni bir çağ başlamışmış. İyi de abi bu kadar mı yani? Geçenlerde bir video izledim Fransız İhtilali ile ilgili, aklım durmuştu. Lan ben ne öğrenmişim ki bu konu hakkında? Hiçbir şey! Halbuki o yıllarda da ilgimi çekiyordu o konu. internet yoktu tabi, kütüphane vardı ama onun kültürü yoktu. İlginçtir hayatımda bir kez kütüphaneye gitmiş olmama rağmen kütüphaneler hakkında yazdığım kompozisyon ödül almıştı.  Mesela kitap okumak vardı. Balzac’ın Vadideki Zambak kitabını gazete kuponuyla mı ne almıştım. İlk 20-30 sayfayı okumuştum ki ortaokuldaki Türkçe öğretmenim bırak bunu ya, daha yaşın kaç başın kaç bu sana ağır gelir demişti. Korkmuştum kitaptan, kesin içinde benim öğrenmemem gereken şeyler vardır, belki beni bunalıma sokar, onulmaz yaralar açar diye bırakmıştım okumayı. Öyle bir değersizleşmişti ki gözümde anlatamam. Sonra aynı Türkçe hocası bana Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ını ödev olarak vermişti. Sürüyle Osmanlıca kelimenin yer aldığı bir kitap. Nasıl zevk alacağım ki ben o yaşta böyle bir kitaptan? Lan okusam ne faydası var, ben sevemedikten sonra? Oysa geçenlerde Stephen King başlığındaki entryleri okurken farkettim, neredeyse herkes ortaokul yıllarında okumaya başlamış bu adamı! Ben neredeydim o yıllar? Safahat ile ilgileniyordum, gudik bir Türkçe öğretmeninin kişisel zevk ve dünya görüşüne uygun şeylerle vakit kaybetmek ve kitap okuma alışkanlığından olabildiğince uzağa kaçmakla görevlendirilmiştim.

Başkalarının kurallarına, kararlarına, görüşlerine fazlasıyla değer verdim ve hala değer vermek zorundayım bu sistemin içinde olduğum sürece. Yalnız Pazarları diyorum işte, yalnız pazarları ben kendim olabiliyorum sadece.

O musluğu ben kendim istediğim saatte açabiliyorum ya, işte o an ben kendim olduğumu hatırlıyorum. Bu yüzden itaat etmek zorunda olmadığım günümü kutsal görüyorum. Plan yapmak, o günü dışarıda geçirmek, birilerini mutlu etmek için harcamak, yollarda vakit kaybetmek filan eriyip giden dondurmam gibi. Üzülüyorum lan anla beni :(

Ha bir konser olur, übersonik bir şey olur eyvalla ama sırf pazar olduğu için haaaaaydiiiii gezmelere, haydi eller havaya hoppala hoppala sevimsiz ve anlamsız bir durum benim için.

ızdırabını-skiyim1

 

O değil de şu adamın karikatürlerine bayılıyorum ya :D Asosyalliğe övgü olur mu hiç? Ben yaptım oldu. :D

 

Bir cevap yazın