Kategoriler
Sinema

Hodejegerne iskandinav başyapıtı!

Hodejegerne

Sonbaharın kafasının karışıp yanlışlıkla İlkbahar gibi bir pazar yaşattığı şu güzel günde evde çaresiz, ilgisiz, hasta halimle battaniyeme sarılmış yatarken bir sms aldım. Tiyatrocu arkadaşım Dinçer İskandinav Sineması’ından bir film tavsiye ediyordu.

Şimdi alelade biri dese ki Varol bu filmi mutlaka izle diye, not alır bir ara izlerdim?!$½. (açık olmak gerekirse bir ara yaparım dediğim hiçbir şeyi yapmadığıma dair inanılmaz bir istatistiğe sahibim ya neyse) Lakin olayın içinden biri önerdiğine göre cidden izlenesidir diye düşündüm. Tüm perdeleri kapalı, kucağında laptop, yanımda kendini sevdirmek için debelenen Mel ile mel mel sitelerde gezinen boş kalmış halime de ilaç gibi geldi bu öneri.

Kahvemi aldım, başladım filmi izlemeye.

Film cidden de çok başarılıydı. Senaryonun özgünlüğü, oyuncuların performansları, insanı moda sokan müzikleri filan gerçekten iyiydi.

Hodejegerne’de olaylar hiç tahmin ettiğiniz gibi gelişmiyor bir kere, yani heh tamam bu yoldan yürür artık dediğiniz anda bir başka olay, bir başka macera filan insan nefessiz kalıyor gerilimden.

Kaliteli bir film arıyorsanız tavsiye ederim.

Filmler hakkında detaylı yorumlar filan yapmayı da okumayı da sevmiyorum. Adamın zevkine güveniyorsan oturur izlersin, kız ona aşık, adam başkasına filan gibi spoilervari şeylerle kimsenin seyir zevkinin içine etmenin alemi yok.

Son olarak Dinçer’e de tekrar teşekkürlerimi sunayım buradan. :)

İzleyecekseniz, iyi seyirler. :)

 

Kategoriler
Sinema

Welcome to Dongmakgol

welcome_to_dongmakgolDoğma büyüme İstanbul çocuğuyum. Profesyonel sayılırım! Ayrıca aileden Sinopluyum, emeklilik hayallerim hep ora üzerine kurulu. Her yanı deniz olan şirin memleketimde dünyanın en klişe hayallerinden birini gerçekleştirmek istiyorum. Denize çok yakın bir yerde yeşil bir bahçe içerisinde, ahşaptan bir evde, etrafı kediler ve teneke kutularda yetiştirilen sıra sıra çiçeklerle dolu bir kitapçı dükkanı açmak. Çay bedava, okumak, sohbet etmek amacım insanlarla. Ben öldükten sonra da çoluğuma çocuğuma değil, hakkını verebilecek birini devredeceğim. Bak emekli oldum, hayalimi gerçekleştirdim, öldüm, sonrasını düşünüyorum. :D

Her neyse ben buraya emeklilik hayallerimi değil, çocuklarıma bırakabileceğim dünya hayalimi aktarmak için geldim.

Çok zoruma gidiyor lan, aklıma geldikçe çıldırıyorum. İnsanların ülke adındaki kavramlar yüzünden birbirlerini öldürmeleri, yaşam alanlarını daraltmaları, acılar çekmeleri.

Az önce çok güzel bir film izledim. Savaş denilen şeyin ne kadar salakça, ne kadar zekaya aykırı bir şey olduğunu mükemmel anlatıyordu. Gözlerim doldu izlerken bazı bazı. Çok mu zor gerçekten barış içerisinde yaşamak abi? Ben fazla hayalperest biriyim, ütopya deyin başka bir şey demeyin, sizi merak ediyorum sağda solda realistim ayağına yatıp “abiiii yeaaa insan doğasına aykırııııııı, biz teee ilkel çağlardan bu yana bik bik bik bik”  diye çemkiren insanlara gerçekten hak veriyor musunuz?

Yani bak ölmeden, öldürmeden, bir ülkeyi, dini, parayı ön plana çıkarmadan insanca yaşayabileceğimize ihtimal vermiyor musunuz? Vermiyorsanız neden vermiyorsunuz? Mevcut sistem mi? Siz de insan doğasına aykırı diye mi düşünüyorsunuz?

Bilgi çağındayız artık, übersonik hızlarda bilgiler sağa sola fışkırıyor, püskürüyor kurban olduğum. Neden insanoğlu zamanla düşünsel bir evrime uğramasın? Neden militarizm denilen bok yavaş yavaş kan kaybedip yerini hümanizme bırakmasın? Ben bunun olabileceğine adımın Varol olduğu kadar inanıyorum. Bir gün gerçekten bu salak saçma emperyalist boklar siktirolup gidecek, kapitalizm sümüklü burnunu çeke çeke ağlayarak kaçacak, güzel bir dünyada kedilerle, kuşlarla, köpeklerle, çiçeklerle ve doğayla yaşayacağız.

welcometodongmakgol1Mesela über milliyetçi bir ailede yetişen çocuk milliyetçi yetişiyor(du). Çok dindar bir ailenin çocuğu ilk yıllarını din eğitimi alıyor ve bir süre sonra üzerindeki baskı neticesinde kendi yoluna doğru gidiyordu ki bu genellikle yine ailede atılmış temellerle doğru orantılıydı. İşte o halt artık öyle gitmiyor ve gitmeyecek bebeğim!

Belki saçma bir örnek olabilirim ama düşünsel anlamda akıllara zarar evrimler geçirdim ben yaşamım boyunca. Aile olarak o kadar bol fikir vardı ki çevremde, her birinden bir şeyler aldım diyebilirim ama en çok ilk yıllarımda din ağırlık yetişmiştim. Okul çevremde ise daha çok milliyetçi bir görüş hakimdi. Atatürk hep babam kadar önemliydi benim için ama milliyetçiliğin daha lacivert, faşizan tonlarındaydım.

Ne zaman internet benim ulaşabileceğim noktaya geldi, ne zaman vikipedi ile tanıştım, ne zaman ekşi sözlüğün faydalı bir şey olabileceğinin farkına vardım, ne zaman kendi paramla kitaplar alabilecek yaşa geldim benim için bir şeyler değişmeye başladı. Okuyarak, araştırarak ve en önemlisi merak ederek yani kendime NEDEN ve NASIL? sorularını sorarak ilk çıktığım yoldan bambaşka bir yolda ilerlemeye başladım. Artık ne ailem, ne çevrem, ne bir başkasının etkisi var hayatımda. Tümüyle arınmış, hatta bir kalıpla eşleştirilmeye çalışılsa hiçbirine uymayacak kadar özgün bir yaşamı benimsedim. Ütopik bir sistem benimki, dış dünya ile tutarlığı fazla olsa da çeliştiği yeri yok değil.

Çeliştiğim noktaların başında militarizm var. O kadar saçma ki abi tek bir dünyanın içinde parçalara ayrılmış toprakların koruyucularının birbirlerini öldürmesi. Oğlum düşünün bak 2. dünya savaşında Almanlar tarafından Lili Marleen adında bir parça çalınıyor radyoda. Parça o kadar çok seviliyor, tadına doyulamıyor ki Almanların düşmanları da gece gündüz aynı parçayı dinler oluyor. Cephede sevgiliye hasret, dış dünyada bıraktıklarını düşünmek filan. Almanı, İngilizi, Fransızı aynı şeyleri hissediyor, aynı duygularla bu parçayı dinleyerek melankoli yaşıyor… Kendi dillerinde cover yapıp daha da fazla dinliyorlar lan o kadar ortak noktadalar aslında.

Gel şimdi bir bak, aynı şeyleri düşünüp, aynı şeyleri hissedip farklı yerlerde yaşamak zorunda oldukları için birbirini öldüren insanların mücadelesi mantıklı geliyor mu sana? Oğlum herkes insan lan, ölünce o toprak kalacak ama senin kıçına pamuğu tıkayacaklar ve yok olup gideceksin bu dünyadan. Toprak yine yeşil, toprak yine bereketli ve o toprak senin onun uğruna öldüğünden habersiz. (lütfen saygısızlık olarak addedilmesin genel bir kavram olarak bahsediyorum konudan, teorik düşünün)

Welcome to Dongmakgol adlı filmde hayatında hiç tüfek, bomba görmemiş insanların birbirini öldürmeye çalışan askerleri nasıl göt gibi ortada bıraktıklarını görmelisiniz. Ne kadar geri zekalıca şeyler için uğraştıklarını yüzlerine vurduklarını, insanların barış ve kardeşlik içerisinde nasıl ölüme kadar yaşabileceklerini izlemelisiniz. Ciddi söylüyorum, oturun bu filmi mutlaka izleyin.

Güney Kore ile Kuzey Kore arasındaki savaşta geçiyor olay. Birliklerinden uzakta aynı köyde yaşamak zorunda kalmış iki düşmanın aralarında geçen hem komik, hem duygusal, hem onlarca mesaj dolu müthiş bir filmdi.

anybordersDiyorum ya İstanbulluyum, Sinopluyum filan diye eğer mevcut durumda seçme şansım olsaydı Dongmakgollu olmayı isterdim. Öyle bir köyde iphonesuz, bilgisayarsız, sınırlı imkanlarla gerçek mutluluğu saçma sapan kandırmacalar olmadan yaşamak..

Her neyse ben daldan dala atladım, unutmayayım asıl yazma amacım filmden bahsetmekti.

Bir de şu Lili Marlene’i dinlerken düşünün her gece 21:55’de Belgrad Radyosu’nda çalıyormuş ve siz de savaşın ortasındaymışsınız gibi. Savaşı yaşamak gerekmiyor illa ki acısını hissetmek için.

Şanslıyız ki, bağzıı kendini dünya lideri sanan politik kezbanların, global eziklerin “sınırlı operasyonla datmin olmama” düşüncelerini skine takan kimse olmadı dünyada ve Suriye’ye müdahale en azından şimdlik askıya alındı. Göt olduklarıyla kaldılar, rezil rüsva oldular. :)

İnsanlar artık taraf tutmaktan vazgeçip, barıştan ve arabuluculuktan konuşmalılar. Umarım bu düşünce daha çok gelişecek, insanların önem sıralamaları değişecek ve en başa İNSANLIK GELECEK…

Son söz, ana tema, mesaj artık her neyse: Militarizm boktur! Welcome to Dongmakgol‘u izleyin ve izlettirin. 

 

Kategoriler
Kişisel Sinema

Spartacus biter, Da Vinci’s Demons başlar

spartacus_3_finalDizi dünyasının en istikrarsız, en bölüm kaçırdı diye başlamaya çekinen, en popüler dizi  diyaloglarına fransız kalan bireyi  olarak bir kez herkesle aynı duyguları yaşama fırsatı bulmuştum ne güzel. :D Üzerinden kara bulutların eksik olmamasını dilediğim lanet Roma orduları tarafından katledildi favori karakterlerimin hepsi. :/

İş arkadaşlarımın da Spartacus’ü takip etmesi nedeniyle izlemeyenlerin bizi hiç anlamadığı ortak bir dil bile geliştirmiştik. Halı sahada Batiatus Team oluşturmuş, her takım oyuncumuza bir gladyatör gibi davranmış, golden sonra Gannicus, Crixus, Spartacus gibi sevinmelere kadar götürmüştük olayı. Öyle bir höykürüyorduk ki topu kaptırdığımızda, rakip korkudan afallıyordu çoğunlukla. :D Efsaneydik lan o derece.

Dün çöktüm ben abi, öyle böyle değil ama ya Roma’da yaşayan bir arkadaşım var, hıncımdan rehberden numarasını buldum, kol gibi fatura gireceğini bile göze aldım da şimdi çok nezih bir insan olduğu için kendileri, ben de dizi yüzünden çok fena gaza geldiğimden mütevellit ağzımdan sonrası derin bir sessizlik olacak akıllara zarar kelimeler çıkar diye korkumdan aramadım. İyi ki de aramadım zaten derdimden anlamazdı muhtemelen :D Bastığın yerleri toprak deyip geçme tanı laaaaaan it gibi, bi tarafınıza girsin Roma’nız kitapsızlar ne istediniz lan garibanlardan gibi cümleler sular seller gibi dökülüverirdi ağzımdan eminim :D

Her neyse abi yapacak bir şey yok. En istikrarlı izlediğim dizimin bitişiyle büyük bir boşluk oluştu bende. Kendim şahsen çok zeki ve kurnaz olduğumdan dolayı bir kaç hafta önce oğlum Varol sen fena afallayacaksın bu dizinin bitişiyle, gündeminden böyle vahşet dolu kahramanımsı dizileri eksik etme, biri gelir biri geçer kafasını yaşa, sana dizi mi yok aslan gibi delikanlısın motivasyonunu sağla diyerek Vikings’e başlamıştım. Kan yok, seks yok, über kahramanımsılar yok ama işte tarihi gerçekleri filan kavrayabiliyorsun güzel bir dizi. İzlemeyen varsa da tavsiye ederim, başlayın pişman olmazsınız. Velhasıl bir Gannicus kahramanlığı, bir gül yüzlerine kurban olduğumunun Saxa ve Sibyl güzelliği yaşatmasa da minik bir miktar boşluğu doldurur hale geldi Vikings.

da vinci's demons turkDün akşam ilk bölümü yayınlanan bir diziye daha başladım fakat bu ciddi anlamda kalite kokan eşsiz bir dizi bana göre. Da Vinci’s Demons, hem tarihi atmosferi çok net yansıtıyor, hem Da Vinci’nin karakteristik özelliklerini başarılı bir şekilde sergiliyor (bir tek kılıç konusunda emin değilim) hem de senaryo olarak heyecan dozajının arttırılacağına dair güzel ipuçları veriyor. Bir de bizlerin yabancı dizi ve filmlerde Türk görüp heyecanlanmasına da vurgu yapmak istediler sanırım :P dizi içerisinde önemli karakterlerden birinin adı “Türk”.

 

Dizi yapımcıları Da Vinci’yi İstanbul’a getirip burada da bölümler çekileceği bilgisini vermişler. Yalnız bizim aslında hep görmek istediğimiz Türkiye bikinili kızlar cennetidir, her seferinde hacı hocalar cübbeli adamlar çıkıyor kafası yaşamayalım. :D Da Vinci döneminde bildiğiniz İstanbul’u yeni fethetmiş olan Osmanlı gayet islami usullere uygun olarak yaşamını sürdürüyordu. Şimdiden bunu hatırlayalım da sonra ık mık etmeyelim.

Su akar Türk bakar diye bir söz var ya ne kadar doğru be. Adamlar tarihi dizilerle dolarlarının üzerine dolarlar ekliyor ve yaptıkları işin de hakkını veriyorken bizim ülkede yapılan dizilerin rezilliğine bak bir de. Ne kalite var, ne konu var, ne oyunculuk var iğrenç ötesi her biri. Bir konu seçip onun üzerine 10 sene senaryo yazabilirler. Dün ekşi de okudum Spartacus’u Türkler çekmiş olsa 5. sezonda ancak isyan başlardı diye, eminim böyle olurdu.

Her neyse efendim Da Vinci’s Demons’un tazecik 1. sezonun 1. bölümünü izleyin de en azından tutunacak bir dal arayın kendinize, öyle benim gibi Spartacus bitti diye istiklal caddesine çıkıp eylem yapma planlarını filan da kafanızdan atın, çok pis gülünebileceğini farkettim izlemeyenler tarafından :D (çok ısrarcıysanız haber vermeyi ihmal etmeyin lan :( )