Kategoriler
Siyaset

Habersiz Mutluluk

kklk

Serin ama güneşin yüzünü göstereceğini belli eden bir sabah Wanne-Eickel’dan Köln’e gitmek üzere tek başıma trene bindim. Kimseyi tanımadığım, dilini anlamadığım, geldiğim ve gideceğim yeri bilmediğim bir zaman dilimiydi o an. Tren camına tıpkı filmlerdeki gibi başımı yaslayıp yemyeşil manzarayı izlerken daldım gittim öylece. Makinist rotasını değiştirip Köln’e değil de Sibirya’ya gitmeye karar verse umurumda olmazdı, trene bir noktadan diğer bir noktaya ulaşmak için bindiğimi bile unutmuştum, o tarifsiz yabancılık hissi karşısında büyülenmiştim adeta. Hiçbir yere ait değilmişim, bağlarım yokmuş, sonsuza kadar bir adım sonrasını bilmediğim bir yaşamım varmış gibiydi.

Vagonun içinde kahkahalar eksik olmuyordu. Her istasyondan bir avuç yolcu alıyor, bizim vagona binen yolcularla diğer Almanların selamlaşmaları ve hiç tanımadığı insanlarla şakalaşmalarına tanık oluyordum. İnsanlar mutlulardı, belki sorsan onlar mutlu olduklarının bile farkında değillerdir, onlar için olağan bir andır bu gülümsemeler, şakalaşmalar. Günlük yaşamları bu şekildedir belkide? Sormak istiyorum; “Angela Merkel umurunuzda mı?” diye. “Almanya’nın geleceği hakkında kaygılı mısınız?” “Alman çocuklarının eğitim sisteminde un ufak edildiğini düşünüyor musunuz?” “Peki ya trafik sorunu?”, “Sokaklara tüküren insanlar?”, “Kimseye saygı duymayan dev kalabalık?”, “İşsizlik?”, “Geçim sıkıntısı?”, “Radikal İslam?” Bunları düşünmüyor musunuz?

Türkiye geldi aklıma. Sabahları bindiğim otobüsler geldi, gülmeyen insanlar, en ufak şeyden rahatsız olup tatsızlık çıkaranlar, birbirlerine saygı duymaktan ve tolerans göstermeyi zayıflık sanan insanlar. Karşısında duran kişinin kulaklığından çok az derecede dışarı taşan müzikten rahatsız olup “kardeşim kapatsana şunu, kafam şişti ya!” diyen, sonra kulaklıkla müzik dinleyen gencin arkadaşının “sen de az uzaklaşabilir misin, leş gibi ter kokuyorsun” demesi geldi aklıma.

Kafama taktığım onca şeyi düşündüm. Ben gülüyor muyum sanki? Memleket meselesi deyip sabahlara kadar Twitter, Ekşi Sözlük, Facebook yardırışlarım, ne olacak bu RTE ile sonumuz diye içimdeki kara duvarlara her geçen gün birer kat daha zift atışlarım. Ya yarın bir gün evlensem? Çocuğumu bu adamın yönettiği ülkede mi büyüteceğim? Neden henüz varolmamış bir insana bu kötülüğü yapma cüretini göstereyim? Bla bla bla sorular…

Kondüktör girdi içeri, bir şeyler söyledi insanlara, gülmeye başladılar. Nasıl mutluydu herkes, anlamıyordum ama ben de onlar gibi katıla katıla gülmek istiyordum. Kondüktör biletime bakmadı bile, ben nasıl olsa para verdim, bari her şey tam olsun diye zorla uzattım, baktı, mühür bastı, gülümsedi, gitti. Bizdekiler olsa herkese kaçak binmiştir, yüzde yüz bileti yoktur psikolojisiyle davranır mıydı diye merak ettim.

Çok güzel yüzlü minik bir çocukla göz göze geldim, o da gülümsüyordu büyükleri gibi. Onu düşündüm, güzel bir eğitim alacak, insanlara saygıyı doğru düzgün öğrenecek, hiçbir zaman Ortadoğulu bir ülke olmanın dezavantajlarını yaşamayacak, özgürlüğün, birey olmanın, kendi ayakları üzerinde durabilmenin, bilinçli ebeveynleriyle geleceğini daha kolay tayin edebilmenin güvenini yaşayacak. Yemyeşil parklarda koşacak, AVM’ler arasında kaybolup gitmeyecek, kimse ona devlet büyükleri istiyor diye çağdaş bilimin gerçeklerini reddetmesini dikte etmeyecek. Güzel büyüyecek o çocuk.

Falan filan. Baktım ki Türkiye ile kıyaslamalar yaptıkça içim burkuluyor, kafayı yiyecek gibi oluyorum, vazgeçtim bu sevdadan. Anın tadını çıkarmak için kulaklığımı taktım, yanlış hatırlamıyorsam bu çalmıştı.

Dün tam 1 hafta oldu Almanya’dan döneli, o gün bugündür tek bir haber sitesi açmış, RTE ve onun Yeni Türkiye’si ile ilgili tek bir yazı okumuş değilim. Tahmin ettiğimden daha mutluyum. Direnebildiğim kadar direneceğim Türkiye gündeminden bihaber olmak için! Bu ülke hakkında ne kadar az şey duyarsam o kadar iyi benim için, yoksa boğulmamak işten değil.

Kategoriler
Kişisel Siyaset

ABD’nin Yeşil Kuşağında Kanı Dökülen Masumlar: Filistin

filistin

Yaş itibari ile bir çok şeyi doğru düzgün bilemiyoruz. eksik biliyoruz, yanlış biliyoruz, yalanlara inanıyoruz, gerçekleri es geçiyoruz, gündemde ne varsa onu doğru sayıyoruz falan filan. Bildiğim, anlayabildiğim kadarıyla olup biteni aktarmak istiyorum.

Filistin’de yaşanan insanlık dramı gerçekten içimi dağlıyor. Ne desem kifayetsiz… İsrail gibi gözü dönmüş bir vahşi, Hamas gibi bana göre kesinlikle savunulmaması gereken maşa silahlı örgütle çözüme ulaşılabileceğini sanmıyorum.

Yazarak bir şeylerin değişmeyeceğini biliyorum, sadece farklı bir bakış açısını göstermek istiyorum.

İsrail’in yıllardır Filistin üzerinde süren baskısı, onları kapalı bir duvarın ardında yaşamaya mahkum edişi % 100 eminim ki hiçbirimizin tam olarak anlayamayacağı kadar büyük bir dram. Her ne kadar üzülüyoruz, acılarını paylaşıyoruz desek bile; “el elin eşeğini türkü çağırarak arar” öyle değil mi? Bu acıyı içselleştiremediğimizi, en azından kalıcı çözümler üretebilmek adına elimizi okkalı taşların altına sokmadığımızı kabul etmemiz gerekir. Bırakalım abi üzülüyoruz demeyi, üzülmen hiçbir şey ifade etmiyor. Ses çıkarmıyorsan sikime kadar yolun var, bir bok değilsin. Üzülsen ne üzülmesen ne?

Yıllardır sürüyor Filistinlilerin İsrail’in insanlık onuruna zerre yakışmayan bu vahşi aptallığına son verme girişimi. Gel gelelim bir dönem dünya tarafından daha bir saygınlığı olan bu haklı mücadele Hamas ve diğer İslami terör örgütleri nedeniyle eskisi kadar bir sempatiye sahip değil (ne yazık ki). Biz Müslümanların büyük bir bölümünü oluşturduğu bir ülke olduğumuz için nispeten daha hassasız diğer ülkelere göre ama emin olun dünyanın geri kalanı Filistin’e bizim baktığımız gibi bakmıyor, bakamıyor! Çünkü İslami Terör denilen bir olgu var artık dünya üzerinde. Emin olun İslamofobinin, İslam ülkelerine 3. dünya ülkesi muamelesi yapılmasının, İslam ülkelerinin bir yerlere gelemeyişinin ardında İslam’ın siyasete ve farklı stratejilere adapte edilmesi yatıyor.

Bunda Sovyetler Birliği’nin yıkılışının da etkisini küçümseyemeyiz. Emperyalist ülkelerin kendi bahçelerinde dövüşmek yerine bir başkasının bahçesinde tıpkı pokemon seçer gibi başkalarını dövüştürmesi, kendi bahçelerine zerre kan sıçratmadan güç elde etme gayreti artık çığrından çıkan bir strateji oyununa dönüştü.

Br_Qk4yIUAAw8KR

Kabul etmeyi eminim istemeyeceksiniz fakat İslam şu an emperyalizmin elinde bir maşa olarak kullanılmaktadır. Bilhassa ABD’nin Rusya’nın kızıl kuşağına karşı olarak yeşil kuşak hamlesi Frenkeştayn’ın kalbini oluşturmaktadır. Sakın ola hakaret olarak algılamayın, sadece Ortadoğu’daki duruma bir göz atın hak verirsiniz vermezsiniz o sizin pratik zekanıza kalmış.

Sovyetler Birliği komünizmi yaymaya çalışırken ABD buna engel olabilmek için materyalizmin karşısına güçlü ve radikal bir islami gücü dikmekte buldu, ki bunda da gayet başarılı oldu.

Filistin halkı İsrail Devleti kurulduğu günden bu yana hep çile doluydu. Mücadeleleri hep sürdü, sürmeye devam edecek fakat bu süren mücadele kime yarıyor, nasıl bir etki bırakıyor bunları da görmemiz şart. Yıllar önce Sovyet destekli FHKC partisi de silahlı mücadele veriyordu fakat şimdinin Hamas’ı gibi sivillere yönelik eylemlerden tümüyle uzak bir şekilde, doğrudan İsrail silahlı kuvvetleriyle çatışıyor, mücadele kendi içerisinde bir etiğe tabi olarak sürüyordu. FKHC; Hamas gibi bir islam devleti kurmak, İsrail’i tanımamak gibi bir strateji de izlemiyordu, gayeleri insanca yaşamaktan başka bir şey değildi.

FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) en büyük isyan çığlığıydı. Ta ki yukarıda bahsi geçen ABD destekli İslamı referans alan örgütler ön plana çıkana kadar.

FHKC hakkında über bilgiye sahip değilim, yalnızca İslamcı örgütlerden önce varoluduğunu, Sovyetler Birliği tarafından desteklendiğini, Marksist-Leninist bir siyasi parti olduğunu ve Deniz Gezmiş’in bir dönem eğitim aldığını biliyorum.

filistin-halk-kurtuluş-cephesi_31687

Bir de içlerinde çok enteresan bir ismin olduğunu…

Leyla Halid

Leyla Halid, Filistin mücadelesi içerisinde mutlaka konuşulması gereken bir kadın. Kısa hayat hikayesini okuduğumda ağzım açık kalmıştı.

leylahalid

25 yaşında Filistinli bir genç kız iken münasip bir eş bulup, baskıya boyun eğerek yaşamak yerine yumruğunu sıkıp tüm dünyaya öfkesini duyurmak için uçak kaçırmış biri. Evet uçak kaçıran Filistinli bir kadın! Tam 4 kez dünyanın Filistin’de olup bitenlerle ilgilenmesi için yapıyor bunu, inanılır gibi değil.

İlk uçak kaçırma eyleminden sonra tanınmamak için burnu ve çenesinden tam 6 kez estetik ameliyat geçiyor.

Amsterdam’da bir uçak kaçırma eyleminde ortağı Nikaragualı Patrick öldürülüyor. Üzerinde bombalar olmasına rağmen patlatmak yerine teslim olmayı tercih ediyor. Sebebini sorduklarında ise “bombaları yalnızca korkutma amacıyla taşıyordum, hiçbir zaman masum insanlara zarar gelsin istemedim.” cevabını veriyor.

Leyla Halid, o dönem tüm dünyanın tanıdığı çıtı pıtı bir arap kızı, özgürlük savaşçısı bir hava korsanı haline geliyor. Duvarlar onun resimleriyle doluyor, herkes Filistin’i konuşuyordu. Filistin uğruna verdiği mücadele nispeten etkili olmuş, gözleri yurdundaki acı ve zulme çekebilmişti. En azından şimdinin antipatik Hamas’ı gibi değil daha sempatiyle ve hak verilebilir yanları bulunabilen bir algıyı sunuyordu dünyaya.

leylakhaled

Mücadelenin kısa tarihini yalan yanlış bildiklerimle aktarmak, sadece Filistin değil diğer İslam ülkelerinde dökülen kanların sebebini ararken bu perspektiften bakmanın sanki biraz daha doğru olabileceğini not düşmek istedim. Türkiye’yi de bu yeşil kuşak içerisinde değerlendirmekte fayda var sanıyorum. Malum siyasal islam vs. mevzularını ve ABD’nin yılmaz müttefiki olma sebebimizi mantıklı bir zemine oturtabilmeyi de kolaylaştırıyor sanki bu proje.

Hamas’ın intihar saldırıları, barış yanlısı olmaması, izledikleri akla mantığa uymayan strateji İsrail’in işgal ve katliamı için bahaneler üretmesine müthiş yardımcı oluyor, bunu görmemiz gerekiyor. Mazlumun tarafını tutarken Filistin’in içindeki iltihabı, yani Hamas’ı da görmemiz gerekiyor. İsrail’in Filistin içinde yer alan bilinçsiz truva atı olarak görüyorum ben onları. Çocukları roketlere kalkan olarak kullanma girişimleri ise ne kadar insancıl bir örgüt olduğunu gözler önüne seriyor. En az İsrail kadar suçlu, en az İsrail kadar zalimdir Hamas. Kime çalıştıklarını görmeliyiz bu adamların!

Keşke tüm dünya İsrail’e haddini bil ulan şerefsiz diyebilse… Keşke tek bir çocuğun ayağına taş değerse çıktığın yere geri sokarım seni amk Netenyahu’su diyebilse birileri. Diyemiyorlar. Hem çıkar ilişkileri, hem dünyaya pompalanan algı, hem bin yıl yaşamayı garanti altına almış güçlülere dokunmayan yılan kurnazlığı… Her zaman olduğu gibi olan yine garibana oluyor.

Sözün özü:

Hamas, İsrail ve ABD köpekliği yapmaktan başka bir işe yaramıyor. İsrail’in canı Filistin ile ilgili bir şey yapmak istese hemen Hamas devreye giriyor ve gerekeni yapıyor. IŞİD’e de iyi bakın, İsrail ile ilgili hiçbir tepkileri yok, bu size enteresan gelmiyor mu? 11 Eylül saldırı senaryosuna bakın? Mısır’a bakın. Lübnan’a bakın. Tüm Arap ülkelerine bakın. Hangisi gırtlağına kadar boka batıran ABD hakkında bir tepki koyabiliyor? Hangisi İsrail’e sesini çıkarabiliyor?

 

 —

Nefret etmekten nefret ediyorum ama İsrail ve Hamas’tan, Hamas’a silah yardımı yapanlardan(Türkiye hariç değil), İsrail’e sözüm ona düşmanca tavır takınıp arkasından sırtını sıvazlayanlardan, meseleleri silah ile çözmeyi tercih edenlerden, göstermelik üzüntüler sergileyenlerden, acıları yarıştıranlardan, uğruna kan dökecek kadar bir şeyleri sahiplenenlerden nefret ediyorum. Artık masum insanların ölmemesi için bu dünyadan tez vakitte siktirolup gitmelerini diliyorum.

Ben bu dünyayı kabul edemiyorum abi, ağzına sıçayım ya. Ya hep birlikte bir meteorun altında kalarak ölelim ya da eşit olarak yaşamaya başlayalım artık, yeter! Ne ülkenizi çok sevin, ne toprağınızı, ne dininizi, ne bir başkasını. Hiçbir şeyi insan öldürecek kadar çok sevmeyin! Dünyada hiçbir şey o kadar çok sevilmez, vazgeçin! 

 

Kategoriler
Sinema Siyaset

Dünyanın içine kimler sıçıyor? – Inside Job

Geçtiğimiz hafta bir uygulama keşfettim, gerçi internet ekipler amiri M.Serdar Kuzuloğlu da uygulamadan bahsetmiş ama ben tesadüfen Game Of Thrones’un son bölümlerini izlemek için kaynak ararken buldum. Ya aslında anlatmak istediğim uygulama değil ama kısaca değineyim, sonra konuya dönerim tekrardan.

Popcorn-time-logo-1000x575

Popcorn Time adında bir uygulama geliştirilmiş geçtiğimiz yıllarda. Sistem aynı torrent mantığı ile ilerliyor fakat bilgisayarınıza filmi ya da diziyi tamamen indirip izlemek zorunda değilsiniz. Bir galeri şeklinde filmi posteriyle, imdb puanlamasıyla filan görüyorsunuz, altyazı seçeneğine göz atabiliyorsunuz (Türkçe dahil) sonra tek yapmanız gereken tıklamak oluyor. Ta taamm! Filminiz ya da diziniz HD kalitesinde başlıyor :)

Film izlemek bu kadar zahmetsiz hale gelince ben de zamanımı biraz daha fazla filmlere ayırır oldum. Geçen hafta 4-5 film izlemiş olabilirim. Dikkatimi en fazla çeken 2 film oldu yalnız. Biri muhteşem simetrisi, olağan üstü renkleriyle her sahnesinde beni büyüleyen The Grand Budapest Hotel, diğeri ise konusu ile The Wolf of Wall Street.

the wolf of wall street

The Wolf of Wall Street daha önce Wall Street’de çalışmış, daha sonra kendi şirketini kurup borsa üzerinden müthiş paralar kazanmış, kazandığı paralarla çılgın bir hayat yaşamış Jordan Belfort‘un hikayesi. Oha be abi demekten kendinizi alamıyorsunuz. Gayet eğlenceli ve akıcı bir film, bakmayın öyle Wall Street filan olduğuna.

Her neyse dün gece de yine açıp bir şeyler izleyeyim derken Inside Job adlı belgesele denk geldim. 2008 yılında Amerika’da yaşanan ekonomik krizi hatırlarsınız, hani mortgage balonunun patlaması etc. İşte o olayın ardındaki şeytani planları bir bir anlatıyor, olayın aktörleri ile birebir görüşmeler yer alıyor, para dünyasına hükmeden kapitalist onursuz insanları köşeye sıkıştıracak sorular soruluyor filan.

inside job
inside job

Hani ülkemizde de derecelendirme yapan Standard & Poor, Moody’s, Fitch gibi kurumların ne tür çakallıklar yaptığından bahsediyor. Bir şirket batmadan önce (AIG, Lehman Brothers) AAA notunu, yani çok güvenli, gelin bu adamlarla çalışın, babanızın tarlası gibi gelin yatırım yapın demelerinin altındaki ana nedenleri anlatıyor.

ABD’deki ünlü ekonomi profesörlerinin sırf  Wall Street ve diğer kapitalist çakallar kazansın diye nasıl para karşılığı makaleler yazdığından bahsediyor. Kriz öncesi bir akademisyenin özgeçmişindeki İzlanda Bankaları Süper!!!!! adlı makalesini kriz sonrası İzlanda Bankaları Ne kadar Boktan!!!! şeklinde değiştirdiğini adamın yüzüne karşı söylüyor.

İnsanların paralarını alıp onları yatırıma teşvik ettikten sonra tam da müşterilerinin karşılarına çıkıp onların zararına çalıştıklarını ve paraları kendi ceplerine nasıl indirdiklerine değiniyor. Bu konu ile yargılanan insanların mahkeme görüntüleri ve savunmaları çok ilginç.

insidejob640

The Wolf of Wall Street filminde Wall Street’de çalışanların kokain ve seks bağımlısı (yani seks bağımlılığı tabi ehehöh :P neyse) değiniyordu fakat ben öyle bir kurumda bunların dönebileceğine ihtimal vermiyordum. Inside Job belgeseli de aynı konudan bahsediyor ki ABD’de gayet bilinen bir konuymuş bu, çok enteresan geldi bana. Ya bu adamlar gerçekten cinayet sebebi, düşünün dünyada olup biten her şeyin başında bu pisliklerin para hırsları var. Daha fazla kazanmak, daha fazla kazanmak, daha fazla kazanmak!!!! Tek bildikleri bu. Bir yıl içerisinde milyarlarca doları orada çalışanlar ceplerine indirdiği bilgisini verirken; Çin’de bir fabrikada kadınla röportajını yayınlıyorlar. Kadın çalıştığı fabrikada aylık 70 dolar bile kazanabileceklerini söylüyor, bunun muhteşem bir rakam olduğundan bahsediyor ve ABD krizi nedeniyle ne yazık ki kendileri için artık o rakamı kazanmanın çok zor olacağını söylüyor.

Düşünsenize ya, bir grup anasının ….. gibi para kazanırken diğer tarafta insanlar 70 doların muhteşem bir para olduğuna inanıyor ve onunla kendilerini iyi hissediyor.

Bu para mevzularındaki en şaşırmadığım nokta ise ABD’de Reagan’dan tut, Clinton, W.Bush, Obama’ya kadar hepsinin Wall Street için sürüyle kıyak çektiğini, piyasa zarar ederken bile Goldman Sachs, AIG, Citigroup, JP Morgan, Morgan Stanley, Fannie Mae, Freddie Mac, Lehman Brothers, Bank of America, Merrill Lynch gibi hayvansı şirketlerin başındaki insanların kara geçmeleri için çeşitli yasalara imza attığını, hatta bu şirketlerin başındaki adamların ABD hükümetinde görev aldıklarından bahsediyor.

inside job
inside job

Sistemi kurgulamışlar matmazel; başkanlar, halkın oy verip seçtiği insanlar filan hepsi piyon. Dünyayı yöneten insanlar bu küresel sermaye işte. Hani illuminati filan diyoruz ya aha da onlar bunlar. Rotchild’lar, Rockefeller‘lar filan zannedersem buzdağının göremediğimiz kısmındakiler. Alt kademede görünenler şirketler sadece.

Adamlar insanlara hayal satıyorlar, karşılığında emeklerini alarak. Hayatları boyunca insanlar sadece varolmayan bir hayal için çalışıp didiniyorlar ve bu godomanların ceplerini dolduruyorlar.

Belgeselde şu konuşma geçiyor:

“Neden bir finans mühendisine, gerçek bir mühendisin 100 katı maaş verilir ki ? Gerçek bir mühendis köprü yapar, finans mühendisi ise bir rüya inşa eder, o rüyaların kabus olduğu ortaya çıkınca da bedelini başkaları öder…”

Tahammül edilebilir gibi değil gerçekten.

inside-job

Ülkemizde de emlak balonunun patlaması konuşuluyor sürekli. Tanıdığım o kadar çok insan var ki hayatlarının en güzel dönemlerini borç ödeyerek geçirmek zorunda olan. Bir gün başımıza böyle bir şey gelirse ne yaparlar diye endişe duymaktan kendimi alamıyorum. Gel de oğlum sen de bir daire al kendine diyen anneme anlat bu zinciri. :(

Emlak balonu ile ilgili şöyle bir anlatım var ekşi sözlük’te:

2008’e gelindiğinde, krediler ödenmeyerek evlerin icra satışı patlayınca, menkul kıymetleştirme denen saadet zinciri de patlamış oldu. kredi verenler, artık kredileri yatırım bankalarına satamıyorlardı. verilen krediler geri ödenmediği içinde onlarca borç veren kişi/kurum iflas etti. sistem çoktan çökmüş, yatırım bankalarının elinde satamadıkları yüzlerce milyar dolar kredi, cdo ve gayrimenkul kalmıştı. tüm bu oyunlarda goldman sachs yalnız değildi. merrill lynch, lehman brothers dışında moody’s, s&p, fitch gibi derecelendirme kuruluşları da vardı. bu kredi derecelendirme kuruluşları, yazdıkları raporlar ve verdikleri notlarla gelirlerini tam 4 kat arttırmışlardı. ne kadar yüksek puan, o kadar yüksek kar demekti. abd kongresine verdikleri savunmada,
“biz, eğer bir şeye üç a vermişsek bu sadece bizim görüşümüzdür, buna güvenmemelisiniz” diyebilmişlerdir yüzleri kızarmadan.

sonuç olarak aig’nin kurtarılmasının amerikan vatandaşlarına maliyeti 150 milyar dolar oldu. amerika ve avrupa’da işsizlik %10’lara çıktı ve tüm dünyayı saran bir ekonomik resesyon başladı. daha sonra amerika’nın üzerine en çok titrediği şirketlerden general motors ve chrysler iflasın eşiğine geldiler. bu arada dünyadaki tüketiciler harcamalarını kestikçe, ekonomisi ihracata dayanan çin’de, imalatçıların satışları dibe vurdu. çin’de 10 milyonu aşkın göçmen işsiz kaldı. singapur’un büyüm hızı ise yüzde 20 düştü. sonuç olarak en yoksul kesim her zamanki gibi en fazla zarara uğrayan kesim oldu. 2010 başında icra satışları amerika’da 6 milyonu buldu. en son 9 milyon kişinin daha evini kaybedeceği öngörülüyordu. bu rakam şu anda 13 milyona ulaşmış durumda.

Hemen akıllara Umut Sarıkaya’nın o efsanevi karikatürü geliveriyor. :)

herkes-kendini-kurtarir-olan-yine-sana-olur

Ne diyeyim abi zamanınız varsa bu bahsettiğim iki yapımı;

The Wolf of Wall Street ve Inside Job’u mutlaka izleyin. Aynı karamsarlığı paylaşacağımızı düşünüyorum. Dünyada bu kadar kötü insan varken açlığın ve savaşların yok olacağını düşünmenin hayalperestlik olduğunu tekrardan idrak ediyor insan :(

Wall Street’de çalışanları MR testine sokuyorlar ve ulaştıkları sonuç çok ilginç. Para kazanmak beyinde kokainden alınan keyifle aynı bölgede yer alıyor. Adamlar için bu muhteşem bir tutku, bağımlılık ve kurtulmaları imkansız. Dünyanın içine sıçtıklarının farkında bile olsalar onlar artık herkesi ezerek para kazanmaya programlanmış robotlar gibiler.

Şimdi kapitalizmi savunan arkadaşları kürsüye davet ediyorum. Orraynsanız gelin konuşalım.

Kategoriler
Siyaset

Gezi ile Lice’yi bir tutan zihniyet

Çok sinirliyim. Kimse kusura bakmasın ama bana göre Gezi Direnişi ile Lice olaylarının bir tutulması aptalca. Üzerinden vicdan, samimiyet, tutarlılık sorgulaması da dünyanın en zekasızca davranışı.

Arkadaşım ya daha düne kadar elinde silahla sen gencecik bedenleri öldürmüyor muydun dağlarda? Meydanlarda bombalar patlatmıyor muydun? Binlerce annenin gözü yaşlı bağrına taş basmasına sen sebep değil miydin? Şimdi vahşi faşist köpekliğinden arınıp pürü pak bir barış havarisi mi oldun?

Kürtlerle ilgili bir problem varsa bunun muhatabı yine kürtlerin kendisi olmalı. Konseyler kurulmalı, oturumlar yapılmalı, referandumlar yapılmalı, o yapılmalı bu yapılmalı şu yapılmalı her şey yapılmalı ama muhatap bu eli silahlı pislik sürüsü olmamalı.

Şimdi gelmişsin vay efendim Lice’ye susmak hedehödödür diye pöykürüp insanlık dersi vermeye çalışıyorsun. İnsanlık o siktiğiminin silahını alıp tutanın ve tutturanın götüne sokmaktır. O amına koduğumunun dağlarına mayın döşemek değil çiçek ekmektir. İnsanlık aptalca nedenlerle gençlerin ölmesine göz yummamaktır.

Bir elinde silah var, eeee derdin ne?

Boruş üstüyorüz.

O nasıl barış lan?

Sonra vay efendim siz Gezi’yi anlamamışsınız.

Hassiktir oradan. Asıl sen samimiyetten uzak düşmüşsün yola.

Selahattin Demirtaş değil miydi Gezi bir darbe girişimiydi, biz çektik kendimizi oradan diyen?

Apo denilen orospu çocuğu değil miydi Erdoğan’ı Gezi’de ben kurtardım diyen.

10469709_10152478804543516_176774227616551491_n

 

Çok mu Geziciydiniz? Çok mu muhaliftiniz de seçimlerde Sırrı Abeyinizi sürdünüz ortaya? İttifak yaptınız malumla? Malumu hani hiç sevmiyordunuz? Sırrı Abeyiniz neciydi lan? Bir sike yaramayacağını sanki siz bilmiyor muydunuz?

Siz misiniz bir alemin akıllısı?

Barış olsun ama pekeke de olsun :(((((((

Apo çıksın :((

Göz var izan var lan! Hangi tutarlılık, hangi insanlık, hangi barış dili bu?

Olan bu politik oyunlar içinde ölen gençlere oluyor. 

Eğer kan dursun, barış ve huzur olsun diyorsan siktir edeceksin o orospu çocuğu PKK denilen faşist piçleri.

Hangi bayrak daha üstündür insandan diye pöyküreceksin ama Kürt milliyetçiliğinin dibine vuracaksın. Sonra vay efendim lanetliyoruz milliyetçiliği.

Arkadaşım sen de lanetlesene lan! Yazık değil mi o gözü yaşlı anaya? Onlar lanetlemiş, sen neden yapmıyorsun bunu?

Karakol kurulmasın. Eyvallah kurulmasın. Peki seni neden ilgilendiriyor ki artık karakol? Sen barışa gönül vermedin mi?

Gözün hala o it sürüsünde mi yoksa?

Apır sapır yazıyorsunuz yazıyorsunuz yazıyorsunuz. Sonra?

Önce samimi olacaksın. SA Mİ Mİ!!!!!!

Senin Diyarbakır’da yitirilmiş canının 1000 mislini bu ülkenin tamamı verdi. Sen Diyarbakır benim acım diyorsun, diğer tarafta Afyon’da, Muğla’da, Konya’da, Eskişehir’de verilen canı unutuyorsun. Onların katiline kahraman olarak sarılıyorsun.

Barış istiyorsan o üzerindeki kanlı gömleği çıkartıp geleceksin! 

Kapadığın karayolu üzerinde 20 yaşında gencecik ana kuzularının üzerine roketatarlarla saldırıp, yüzlerce mermi yağdırıp sonra biz barış istiyoruz :(((( demeyeceksin.

Hep söyledim, söylemeye de devam edeceğim. PKK’nın olduğu yerde asla mutlak barış olmayacak!

İkisi de ABD uşağı olan iki köpek birbirini oyalayıp duracak.

Kaybeden halk olmaya devam edecek.

Şehit aileleri intikam almaktan vazgeçmişken çözüm isteyen kürt halkı da aynı sağduyuyu gösterip kendi iradelerini ortaya koyabilirlerse ancak samimi bir barış dili ortaya çıkabilir, yoksa bu samimiyetsiz oyunlarla bir yere varılacağı yok. NET!

Kategoriler
Siyaset

Bit pazarı

bit pazarı

Bugün biraz dolaştım sağda solda. Beyazıt Meydanı’nda bit pazarı kuruluyor biliyor musunuz? Hep eski, berbat şeylerle dolu. Tek tük satın alınabilir şey çıksa da geneli benim için bir anlam ifade etmiyordu.

Ta ki o manzarayı görene kadar. Bir genç, bizim yıllar öncesinden kaldırıp attığımız walkmenine güzel yabancı kaset arıyordu.

Birden bulunduğum çevredeki insanlara dikkat etmeye başladım. Benim amacım öyle turlarken uğramaktı, oysa gördüğüm şey insanların gayet ihtiyaçlarını tedarik etme alanıydı.

Kaset arıyor ya, güzel yabancı kaset arıyor. Ben telefonumdaki yetmiyor, sırf flac formatında müzik çalsın diye Amerika’dan mp3 player getirtiyorum kendime.

Bir amca ikinci el bir kadın çantasına bakıyordu. Yolda görseniz tekme atarsınız, öyle bir çanta düşünün. Muhtemelen eşine bugün sürpriz yapacak, sana çanta aldım diyerek.

Bir başkası cep telefonunun şarj cihazını tamir ettirebileceği bir yer arıyordu. Cep telefonu yine bizim yıllar önce fırlatıp attığımız modellerden. Düşün ki şarj cihazını tamir ettirecek. Bizim için ne önemi var gider yenisini alırız, kaç lira ki lan? deriz. O diyemiyor işte onu.

Bir teyze rengi solmuş siyah bir ayakkabı bakıyordu kendine. Sanki ölmüş birinin ayakkabısı sokağa bırakılmış, o tür bir ayakkabı. Teyzenin ihtiyacı o ayakkabı. Kaç lira ki lan bir ayakkabı? deriz di mi? O diyemiyor.

Bir abla Kibritçi Kız kitabını soruyordu, yerlere saçtığı eski ve işe yaramaz kitapları satan satıcıya. Muhtemelen ablanın elinden tuttuğu kızına ödev vermiştir öğretmeni. Orada daha ucuza bulurum diye düşündü galiba. Kaç lira ki lan bir kitap? Girerim falanca kitap sitesine, okumayacağım zilyon tane kitap alırım.

Yamuk yumuk çatal kaşıklara bakan bir çift gördüm.

Görseniz cam sileceğiniz buruş buruş bir şorta içi giden küçük bir çocuk gördüm.

Fiyatını dahi sormaya tenezzül etmediğim seyyar satıcıda satılan lahmacuna öylece bakanları gördüm.

Sonra Allah’a hamdolsun ekonomimiz iyi dedim, gittim kahve filan içtim, tweet attım, geldim blog yazıyorum.

Duyarlıyım.