Kategoriler
Kişisel Siyaset

Futbol hâlâ Salazar’ın futbolu mu?

Son zamanlarda her futbol paylaşımımın altına “Salazar” atfında bulunulması açıkçası beni iyice germeyi başardı sonunda. Öncelikle Salazar atfı nereden geliyor hemen ona değineyim. Hayır, Galatasaray coşmuş gidiyorken niye beni tahrik ediyorsunuz ki? Hassasım bu konuda, olmuyor böyle. Az içimi dökeyim hele.

Antonio de Oliveira Salazar kimdir?

Antonio de Oliveira Salazar

1933-1974 yılları arasında aşırı sağcı, tutucu, muhafazakar kimliği ile Portekiz’i yönetmiş faşist liderdir. Kendisini diğer faşist diktatörlerden ayrı kılan konu ise ne zaman futbol gündelik hayattaki bazı şeylerin üzerine çıksa, ettiği ünlü lafın ansızın bir yerlerden çıkıyor olmasıdır. İstisnasız her önemli maç döneminde duyarım ben bu sözü. Neydi o söz? “Eğer futbol olmasaydı, bu ülkeyi yarım saat bile idare edemezdim” Yani halk sürekli futbol ile meşgul edilip, baskıcı rejimin aldığı kararlar karşısında kayıtsız kalmalarını sağlamış. Bir diğer rivayete göre göreve gelir gelmez sendikaları, sivil toplum örgütlerini kapatıp, halkın kendini ifade etme imkanlarını elinden alıyor. Peki halk ne yapacak diye sorduklarında da 3F ile idare etsinler diyor. Fado, Fatima, Futbol (kimileri Fado Fiesta Futbol diyor, benim bildiğim kadarıyla doğrusu Fatima)

Fado‘nun sözcük anlamı kader, aynı zamanda bir müzik türü.

Fatima, Portekizliler için kutsal sayılan bir mekan, dini bir anlam ifade ediyor.

Futbol ise bildiğiniz Bafetimbi Gomis. <3

Kimilerine göre 3F kuralında yer alan Fiesta ise eğlence, festival, şenlik anlamına geliyor. Takılsınlar kafalarına göre demek istemiş olabilir, bilemedim.

Hal böyleyken böyle.

Şimdi benim bu postu yazma nedenime dönelim. Futbol gerçekten bazı insanlar için bir eğlence unsuru olmanın dışına çıkmış olsa da ben ve benim gibi düşünenler için gerçekten tatlı bir heyecan, bir renk. Ne bileyim, tribün yakanlar, birbirleri ile kavga edenler, döner bıçakları ile saldıranlar, hatta insan öldürenler bile var, daha önce varoldular ve muhtemelen yine olacaklar. Çünkü futbol, bir tutkudur kimileri için. Zayıf karakterli organizmalar için ahlaki ve insani önceliklerin önüne ne yazık ki geçebiliyor ama sap ile samanı bir tutmamak gerekiyor.

Futbol gerçekten bir çomar eğlendiren midir?

Burada çomar kelimesini malum tv kanallarını izleyip, hayatında zerre kitap okumamış (eksikliğini de hissetmemiş), dünyayı gözüyle görebildiği yer kadar sanan, en sevdiği film Recep İvedik olan zümreyi kastediyorum. Siyasi bir gönderme yok :)



Kökeni milattan öncesine dayanan Gladyatör oyunlarından günümüze sirayet etmiş; bir varlığı, grubu, tutku ile destekleme güdüsünü hareket geçiren bir şovdur futbol bana göre. İnsanın doğasında bu var sanırım, her zaman bir şeyi destekleme ihtiyacı hissederiz, iyi karşısında kötüyü, hırsız karşısında mağduru, yalan söyleyen karşısında doğru söyleyeni, haksız karşısında haklıyı. Desteklemek insani bir davranıştır, taraf seçmek ve desteklediğin tarafın olumlu sonuç aldığını görmek insanda değişik bir haz duygusunu tetikler. Bunu inkar edebilir miyiz? Futbolda insanı eğlendiren şey de budur. Desteklemek. Şimdi durup, günümüzde gladyatör oyunları mı futbol mu diye sorsak kaç kişi futbolu tercih etmez ki?

nabokov

Eğer futbolun dünyası gri renklerden oluşmuş, zevksiz insanları eğlendiren bir şov olduğunu ortaya atarsak; dünyaya iz bırakmış futbol fanı olan bir çok önemli düşünür, yazar, filozof, bilim insanına ne diyeceğiz? Ben en saygı duyduğum isimleri şöyle bir sıralayayım, siz karar verin.

  • Vladimir Nabokov
  • Albert Camus
  • Sir Arthur Conan Doyle
  • George Orwell
  • Jean Paul Sartre
  • Eduardo Galeano

Şu adamların hepsine tapıyorum, özellikle Nabokov, bilen bilir en sevdiğim yazardır kendisi. Bir zamanlar kalecilik yapmışlığı da vardır. Hatta “Konuş, Hafıza” adlı kitabında paylaşmak istediğim şöyle bir paragraf bulunmaktadır.

Cambridge’te oynadığım oyunlar arasında futbol, hayli karmaşık bir dönemin ortasındaki rüzgârlı bir açıklık gibiydi. Kalede durmaya bayılıyordum. Rusya’da ve Latin ülkelerinde, bu yiğitçe sanatın çevresinde her zaman büyülü bir hale olmuştur. Mesafeli, yalnız, dingin, eşi menendi bulunmayan kaleci sokaklarda yürürken, küçük çocuklar hayranlıkla onun ardı sıra giderler. Matadorlar ve savaş pilotları kadar el üstünde tutulurlar. Süveteri, sivri şapkası, dizlikleri, şortunun arka cebinden sarkan eldivenleri onu takımın geri kalanından ayırır. Kaleci yalnız kartal, gizemlerin adamı, kalan son müdafaacıdır. Fotoğrafçılar onun gösterişli şekilde dalışa geçerek, alçaktan yıldırım hızıyla gelen şutu parmak uçlarıyla kale ağzından çıkarışını tespit etmek için bir dizleri üzerinde saygıyla eğilirler; o başarıyla koruduğu kalesinin önünde boylu boyunca yere uzanmış olarak bir anlığına beklerken, stadyumdan takdir dolu bir uğultu yükselir.

Eduardo Galeano’nun da şöyle bir sözü var futbol ile ilgili.

“Futbol, kazandığında çok sevinmemeyi, kaybettiğinde de çok yerinmemeyi öğretir.”

Bunun gibi bir çok kişinin dünyasından futbolun izlerini yazmak mümkün. Benim asıl ifade etmek istediğim şey ise; futbol konusu açıldığında Salazar örneğinin günümüzdeki konumu.

Futbol hâlâ Salazar'ın futbolu mu? 2

Eğer bundan 50 yıl hatta 20 yıl öncesinde olsaydı son derece haklı olduğunu söyleyebilirdim. Gündemi futboldan başka bir şeyin meşgul etmediği bir dönemde, zevk, sefa içerisindeki yaşantımızda memleketin arazileri, şirketleri parsel parsel birilerine peşkeş çekilirken hiç umursamıyor olmamız son derece olasıydı. Ancak yıl 2017 ve artık buzdolapları bile internete girebiliyor. Memleket meselelerine dair yaprak yere düşse haberimiz anında oluyor, ha sansürlenir, yalanlanır, montaj denir orası ayrı ama biz bir şekilde haberdar olabiliyoruz ve bizler önceliklerini bilen insanlarız.

Futbol olmasaydı memlekette devrim mi olacaktı? Hayır. Futbol ben ve benim gibi insanlar için sadece bir stres atma aracı olmanın ötesinde değildir. Minicik bir an için sanki her şey yolundaymış gibi ya da hiçbir şey umrumuzda değilmiş gibi davranmayı tercih etmekten doğal ne olabilir? İnsanız biz. Sanki futbol ile ilgilenmeyen herkes bir aktivist gibi eylem planları yapıp, sivil toplum kuruluşları ile dayanışma halindeler mi? Hayır, mandalina kabuğu soyup, çay içiyorlar. Tek suçlu futbolmuş gibi bir algı olmasını anlamsız buluyorum. Seversin, sevmezsin ama toplumu futboldan zilyon kat daha fazla yozlaştıran sürüyle şey var. Futbol, haftada bir ya da iki akşam, sadece 90 dakika işgal eden şovdan başka bir şey değil. Gereksiz olacak ama pozitif etkileri hakkında bahsetmek gerekirse; İspanya Katalonya’sında halkı bir arada tutan en önemli unsurlardan biri futboldur, adamlar devlet kurmaya kadar götürdüler işi. Nasıl sıkı bir bağ, siz düşünün.

Göz göre göre memlekettin durumunu güllük gülistanlıkmış gibi gösteren taraflı haber kanalları, zengin kız fakir oğlan dizileri, Acun denilen şahıs, sosyal medyadaki takdir edilme arzularının esiri olmuş insanların ego mastürbasyon paylaşımları, bilgisayar oyunlarından kafayı kırmış yeni nesil vs. vs. sürüyle şey varken neden futbol? Hepimiz iş çıkışı toplanıp Mozart’ın die Zauberflöte operasını dinlemeye gideceksek eyvallah, yalnız herkesin kendince kalitesiz ama haz veren bir tutkusu mevcut, tek sorun futbol olabilir mi?

Futbolun günümüzde geldiği nokta, taraftarlar gözyaşı dökerken milyon dolarlar alan futbolcuların güle oynaya evlerine gitmeleri vs. bunların hepsi tartışılır. Saçmadır, değildir konuşabiliriz ama futbol bunca kalitesizlik içinde uyuşmanın simgesi kesinlikle değildir.

Sonuç olarak 3F’nin sonuncu F’si bugün bambaşka bir şey olmuş, ardına sürüyle meşgale alıp gelmiş, zaman içinde evrilmiş ve kendinden daha güçlü türevleri arasında toplumu etkileyen unsurlar arasında en etkisizi haline gelmiştir. Konu bilgi edinmek ise, engellenmesi imkansız internet ve haber ağı mevcut. Konu harekete geçmek ise; insanların pasifize olmalarının nedenlerini çok iyi biliyoruz. Futbol, bugün Salazar döneminden çok daha fazla kişiye ulaşıyor olsa da halkı uyuşturan şeylerin başında gelmediği kesin.

İlk taşı en kaliteli zaman geçireniniz atsın diyor, hayatında hiç dizi izlemeyen, hiç facebook, instagram’da ööööylesine paylaşım yapmayan, hiç bilgisayar oyunu oynamamış, hiç rakı masasında balık olmamışlara sözü bırakıyor ve Galatasaray’ıma başarılar diliyorum ahaha :)

Sevgiler. :)

 

Kategoriler
Siyaset

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor!

Dün arkadaşlarla laflarken, Türkiye ekonomisinin berbatlığına geldi konu. Şu sıralar okumak için sabırsızlandığım ancak Idefix’in bir türlü tarafıma ulaştıramadığı Yol Ayrımındaki Türkiye Ya Özgürlük Ya Sefalet kitabının okuyabildiğim kadar özetlerinden örnekler sundum.

53 çalışanı bulunan ancak 19 milyar dolara satılan Whatsapp’ın; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana ortaya çıkardığı dev şirketlerin (T.Telekom, TÜPRAŞ, THY, Petrol Ofisi) toplam piyasa değerinden fazla oluşundan bahsettim. Ne komik değil mi? 53 kişi koskoca bir ülkenin devlerini, 53 masa, 53 sandalye, 53 bilgisayarla tokatlayıp atıyor kenara. :)

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor! 4
Türk Şirketlerinin Piyasa Değerleri

Sadece bir bilgisayar oyunu olan MineCraft’ın, Türkiye’nin yıllık maden geliri kadar kazandırdığından bahsetmeye gerek var mı bilemiyorum.

Üzerine bir de PISA sonuçları eklenince, iyiden iyiye dellendim. 72 ülke arasında Türk çocukları 50. sırada yer alıyor. Dünyaya kafa tutması gereken, bilim ve teknoloji savaşlarının yaşandığı arenada ben de varım diyeceğini sandığımız nesilin aslında sanıldığı kadar zeki olmadığını öğrenmiş olduk. Çocuklar eğitim sisteminin çarkları içerisinde gerçekten Pink Floyd’un Another Brick in the Wall klibindeki gibi eziliyorlar. Dünyada çocukların itiraz etme ve problem çözme konularında oranları ölçülüyor. Bizim yarınlarımız, miniklerimizin bu konudaki durumu şu şekilde. OECD genelinde ortalama %11, yeni doğan bebekler ortalama olarak %5 üstün zekalı olarak doğuyor, ancak bizim eğitim sistemimizden çıkmış 15 yaşındaki bir gencin ortalaması %2,2! Tam bir itaat makinesi yaratıyorlar anlayacağınız. Var olanı da düşürüyorlar.

PISA sonuçları akabinde Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz bu konu ile ilgili açıklamalarda bulundu ve eğer sadece Fen Liseleri olarak değerlendirilseydik dünyada ilk 3’e girebilirdik ancak mevcut İmam Hatip Liseleri ve Meslek Liseleri ortalamamızı düşüyor şeklinde bir demeç verdi. Hayretler içinde izledim! Bu memleketin kalkınmasını isteyen insanlar madem dünyada ilk 3’e girecek derecede donanımlı çocuklar yetiştirilebilen bir lise modeli varken neden sürekli ortalamayı düşüren okulları açmak isterler? Anlayamadım bu kısmı ben. Çocuk sahibi arkadaşlarım ve memleketim adına üzgünüm.

Her neyse, işten çıkıp eve dönerken yolda bir arkadaşımı gördüm, kendisi muktedirsporlu! Konu döndü dolaştı, gerçi dönüp dolaşmadı ben özellikle oraya getirdim ve PISA sonuçlarından bahsettim. Sence bu ülkenin daha çok Fen Lisesi’ne mi yoksa İmam Hatip’e mi ihtiyacı var diye sordum. Olur mu öyle şey ya, tabii ki İmam Hatip dedi! Ciddi ciddi bunu dedi, tüm verileri, bakanın demecini dahi önüne koymama rağmen bunu söyledi. Sinirlerim allak bullak oldu.

Evde pluralsight üzerinde Java videoları izleyip, kendi çapımda bir şeyler öğrenmeye çalışıyorken telefonuma bir bildirim düştü. Bir arkadaşım Beşiktaş’ta bomba sesleri geldiğini, çok kötü şeyler olabileceğini yazmıştı ortak üye olduğumuz bir facebook grubuna. Sonrasında olayı araştırdığımda kanım çekildi resmen!

Onlarca masum insan ve polis, şerefsiz terör örgütünün hedefi olmuştu. (Tüm ölenlere rahmet, kederli ailelerine başsağlığı, yaralanan insanlarımıza da acil şifalar diliyorum.) Bu noktadan sonra kayış kopuyor artık. Susmak, başka bir iş ile uğraşmak, toparlanmak kolay değil. Acıdan hiçbir şey hissedemez hale geliyorsun.

Dayanamıyorum arkadaşım, yemin ederim dayanamıyorum! Bir şirket yönettiğimizi ve sürekli ürünlerin çalındığını varsayalım. Siz 15 yıldır yöneticilerin bu soruna çare bulamamasını başarı sayabilir misiniz? Ya da tek suçlu olarak hırsızı görebilir misiniz? Hırsız hali hazırda zaten hırsız değil mi? Onunla mücadele edecek kişi bu şirketin yöneticileri değil mi?

Aynı şekilde bu ülkenin 15 yıldır başında olan hükümet yetkilileri teröre çare bulmayı bırakın, artık şehrin ortasında terör saldırılarına maruz bırakacak kadar basiretsiz davranırken ben bu durumu nasıl eleştirmem? Neden eleştirmeyeceğim? Ben bu ülkeye güvenliğimin sağlanması için vergi ödemiyor muyum? Teröristin Allah belasını versin, terörist zaten terörist, ben beni korumakla mükellef insanların bunu başaramamasına neden ses çıkarmayacağım? E pkk’nın hiç mi suçu yok deniyor. Lan pkk’sının am*na koyayım ya, pkk kim? Or*spu çocuğu hepsi! Siyasetin amacı nedir kardeşim? Siyaset elindeki enstrümanlarla sorunlara çözüm üretmek değil midir? Sen 15 yılda sorunu çözmek yerine durumu daha da kötüye getirdiysen gelip tek suçluyu hala pkk olarak lanse edebilir misin? Yaşanan bu olayda hükümet, istihbarat en az bunlar kadar ihmalkar ve suçlu değil midir?

Bunu soruyorsun. Sonra aldığın cevap, HAYIR oluyor!

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor! 5

Neden hayır peki?

Çünkü insanlar artık çığrından çıktılar! Foreign Policy dergisinin en etkili 100 Global Düşünür arasında gösterdiği J. Haidt’ın, The Righteous Mind: Why Good People are Divided by Politics and Religion (Adil Akıl: Niçin İyi İnsanlar Politika ve Din Yüzünden Birbirinden Ayrılıyor) adlı, siyasetçilerin ellerinden düşürmediği bir kitabı var. Şöyle diyor;

“İdeolojik tercihler rasyonel değil duygusaldır. Tercihlerini parti programlarına bakarak yapan seçmen sayısı yok denecek kadar azdır. Akıl, duyguların bir kölesi durumunda ve kişi, kendi bireysel çıkarlarına ters düşse bile benimsediği kültürel değerler üzerinden duygusal bir refleksle oyunu belirliyor. Kolay kolay değiştirilemeyen ahlaki değerler sisteminin altında 6 temel prensip yatıyor: Dayanışma, Adalet, Özgürlük, Sadakat, Otorite ve Kutsallık. Kişi ilk üç değere öncelik veriyorsa sola, diğer üçünü öne alıyorsa sağ eğilimli oluyor.”

İlginç nüans ise şu: Sol partiler nadiren sağın hegemonya alanında rekabet ederken, sağ partiler mütemadiyen solun sahasında rekabet ediyor. Bu da şu anlama geliyor: sağ soldan oy devşirebiliyor ama sol sağdan oy alamıyor, böylece dünyanın birçok yerinde, özellikle de Türkiye’de sağın egemenliği sürüp gidiyor.

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor! 6

İnsanlar mevcut iktidara kızıyor olsalar bile, haksızlığa dahi uğrasalar; mevcut düşüncelerinden vazgeçemiyorlar! Bana İKTİDAR HAKSIZDIR DEDİRTEMEZSİNİZ algısı ile yaklaşıyor! Çünkü aşırı politize edilmiş ve her olayda seçmen güdüsü ile olaylara yaklaşır olmuş durumdalar. Türkiye’nin seçmen ortalaması %60-70 oranında sağ, %30-40 arasında ise sol ve sola yakın insanlardan oluşuyor. Bülent Ecevit’in iktidar olduğu 1977 yılı Genel Seçimlerinde bile sağ partilerin oy oranı, soldan %10 daha fazlaydı. Çoğunluğa sahip bu seçmen grubu kendilerinden olmayan birilerinin eline düşüp, daha çok haksızlığa uğrayacağı güdüsüyle mevcut olana sarılma ihtiyacı hissediyor. Mevcut iktidar sahip olduğu yayın organları ve yerel yönetimlerdeki örgütlenmesiyle insanların gözlerini öyle bir boyamış ki; eğer onlar olmasaydı belki de bu ülke olmayacaktı diye düşünüyor insanlar. Konu siyaset olduğunda ülkenin bile menfaatini kenara atıp desteklediği partinin lehine yorumlarda bulunabiliyorlar. Gerçekten normal bir durum değil bu, inanılmaz bir kitle kontrolü hakim şu anda!

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor! 7

Siyasetin sırası mı şimdi diyecekler varsa; EVET, şu an siyasetin tam sırası! İçinde gram memleket hassasiyeti olan herkesin siyaseti konuşması, korkmaması, eleştirmesi, sorunları dile getirmesi gerekiyor. Konuşulsun ki, boyun eğip bu bed talihe razı gelinmesin. Yaşadığımız her şey siyasetin ürünüyse neden siyaseti konuşmayacağız? En çok siyasetin konuşulması gerekiyor!

Gelelim CHP’ye…

CHP yukarıda bahsettiğim oy oranları içerisinde asla kendine bir yol bulup iktidar olamayacak! CHP’nin iktidar olabilmesi ikinci güçlü bir sağ partinin arenaya dahil olmasıyla gerçekleşebilir ancak. Yine 1977 seçimlerine bakılırsa o dönem siyasi arenada Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel ve Alparslan Türkeş vardı. Şimdiki denklem içerisinde, bilhassa Kemal Kılıçdaroğlu gibi niyeti iyi ancak temsil kabiliyeti zayıf birinin gidişatı değiştirmeye gücünün yeteceğine inanmıyorum. Ayrıca güçlü olmasa bile kendi halinde bir sağın AKP’nin gidişatını sekteye uğratacağını öyle iyi biliyorlar ki, bugün Numan Kurtulmuş kendi parti bayrakları altında siyaset yapıyor. Bahçeli zaten… Bahçeli.. Bahçeli.. Hiç girmiyorum o konuya, nasıl bir insan olduğunu ispatladı zaten.

Dolar almış başını gitmiş, Türk Lirası erimiş, çocuklar dünya zeka ortalamasının en gerisinde kalmış, işsizlik, enflasyon, bir tane dost ülke kalmamış, kimse adalet diye bir şeyin olduğuna dahi inanmıyor artık bu ülkede ancak ne olursa olsun muktedir her şeye rağmen istediğini yine alıyor ve almaya devam edecek.

Değil başkanlık, Krallık istese kral olacak!

Benim çok canım acıyor, öyle böyle değil. Tutkuyla sevdiğim güzel ülkem, 13 yıl önce TV’de izlediğim Bağdat’a dönüyor. Yanıyor güzel ülkem, yanıyor… Ve her şey güllük gülistanlıkmış gibi bahsediliyor!

Ses çıkaracak olsan susun, konuşmayın deniyor.

Umrumda değil artık hiçbir şey! Susamıyorum!

Yok, başka ülkem yok benim! Su sa mı yo rum!

 

Hep birlikte bağırmak zorundayız. Şimdi!

MEMLEKET İYİYE GİTMİYOR!

MEMLEKET İYİYE GİTMİYOR!

MEMLEKET İYİYE GİTMİYOR!

Eğer bunu konuşmazsak, sesimizi çıkarmazsak acıya, acizliğe, bataklığa alışmak zorunda kalacağız.

Susmayalım.

MEMLEKET İYİYE GİTMİYOR!

Kategoriler
Siyaset

Habersiz Mutluluk

kklk

Serin ama güneşin yüzünü göstereceğini belli eden bir sabah Wanne-Eickel’dan Köln’e gitmek üzere tek başıma trene bindim. Kimseyi tanımadığım, dilini anlamadığım, geldiğim ve gideceğim yeri bilmediğim bir zaman dilimiydi o an. Tren camına tıpkı filmlerdeki gibi başımı yaslayıp yemyeşil manzarayı izlerken daldım gittim öylece. Makinist rotasını değiştirip Köln’e değil de Sibirya’ya gitmeye karar verse umurumda olmazdı, trene bir noktadan diğer bir noktaya ulaşmak için bindiğimi bile unutmuştum, o tarifsiz yabancılık hissi karşısında büyülenmiştim adeta. Hiçbir yere ait değilmişim, bağlarım yokmuş, sonsuza kadar bir adım sonrasını bilmediğim bir yaşamım varmış gibiydi.

Vagonun içinde kahkahalar eksik olmuyordu. Her istasyondan bir avuç yolcu alıyor, bizim vagona binen yolcularla diğer Almanların selamlaşmaları ve hiç tanımadığı insanlarla şakalaşmalarına tanık oluyordum. İnsanlar mutlulardı, belki sorsan onlar mutlu olduklarının bile farkında değillerdir, onlar için olağan bir andır bu gülümsemeler, şakalaşmalar. Günlük yaşamları bu şekildedir belkide? Sormak istiyorum; “Angela Merkel umurunuzda mı?” diye. “Almanya’nın geleceği hakkında kaygılı mısınız?” “Alman çocuklarının eğitim sisteminde un ufak edildiğini düşünüyor musunuz?” “Peki ya trafik sorunu?”, “Sokaklara tüküren insanlar?”, “Kimseye saygı duymayan dev kalabalık?”, “İşsizlik?”, “Geçim sıkıntısı?”, “Radikal İslam?” Bunları düşünmüyor musunuz?

Türkiye geldi aklıma. Sabahları bindiğim otobüsler geldi, gülmeyen insanlar, en ufak şeyden rahatsız olup tatsızlık çıkaranlar, birbirlerine saygı duymaktan ve tolerans göstermeyi zayıflık sanan insanlar. Karşısında duran kişinin kulaklığından çok az derecede dışarı taşan müzikten rahatsız olup “kardeşim kapatsana şunu, kafam şişti ya!” diyen, sonra kulaklıkla müzik dinleyen gencin arkadaşının “sen de az uzaklaşabilir misin, leş gibi ter kokuyorsun” demesi geldi aklıma.

Kafama taktığım onca şeyi düşündüm. Ben gülüyor muyum sanki? Memleket meselesi deyip sabahlara kadar Twitter, Ekşi Sözlük, Facebook yardırışlarım, ne olacak bu RTE ile sonumuz diye içimdeki kara duvarlara her geçen gün birer kat daha zift atışlarım. Ya yarın bir gün evlensem? Çocuğumu bu adamın yönettiği ülkede mi büyüteceğim? Neden henüz varolmamış bir insana bu kötülüğü yapma cüretini göstereyim? Bla bla bla sorular…

Kondüktör girdi içeri, bir şeyler söyledi insanlara, gülmeye başladılar. Nasıl mutluydu herkes, anlamıyordum ama ben de onlar gibi katıla katıla gülmek istiyordum. Kondüktör biletime bakmadı bile, ben nasıl olsa para verdim, bari her şey tam olsun diye zorla uzattım, baktı, mühür bastı, gülümsedi, gitti. Bizdekiler olsa herkese kaçak binmiştir, yüzde yüz bileti yoktur psikolojisiyle davranır mıydı diye merak ettim.

Çok güzel yüzlü minik bir çocukla göz göze geldim, o da gülümsüyordu büyükleri gibi. Onu düşündüm, güzel bir eğitim alacak, insanlara saygıyı doğru düzgün öğrenecek, hiçbir zaman Ortadoğulu bir ülke olmanın dezavantajlarını yaşamayacak, özgürlüğün, birey olmanın, kendi ayakları üzerinde durabilmenin, bilinçli ebeveynleriyle geleceğini daha kolay tayin edebilmenin güvenini yaşayacak. Yemyeşil parklarda koşacak, AVM’ler arasında kaybolup gitmeyecek, kimse ona devlet büyükleri istiyor diye çağdaş bilimin gerçeklerini reddetmesini dikte etmeyecek. Güzel büyüyecek o çocuk.

Falan filan. Baktım ki Türkiye ile kıyaslamalar yaptıkça içim burkuluyor, kafayı yiyecek gibi oluyorum, vazgeçtim bu sevdadan. Anın tadını çıkarmak için kulaklığımı taktım, yanlış hatırlamıyorsam bu çalmıştı.

Dün tam 1 hafta oldu Almanya’dan döneli, o gün bugündür tek bir haber sitesi açmış, RTE ve onun Yeni Türkiye’si ile ilgili tek bir yazı okumuş değilim. Tahmin ettiğimden daha mutluyum. Direnebildiğim kadar direneceğim Türkiye gündeminden bihaber olmak için! Bu ülke hakkında ne kadar az şey duyarsam o kadar iyi benim için, yoksa boğulmamak işten değil.

Kategoriler
Kişisel Siyaset

ABD’nin Yeşil Kuşağında Kanı Dökülen Masumlar: Filistin

filistin

Yaş itibari ile bir çok şeyi doğru düzgün bilemiyoruz. eksik biliyoruz, yanlış biliyoruz, yalanlara inanıyoruz, gerçekleri es geçiyoruz, gündemde ne varsa onu doğru sayıyoruz falan filan. Bildiğim, anlayabildiğim kadarıyla olup biteni aktarmak istiyorum.

Filistin’de yaşanan insanlık dramı gerçekten içimi dağlıyor. Ne desem kifayetsiz… İsrail gibi gözü dönmüş bir vahşi, Hamas gibi bana göre kesinlikle savunulmaması gereken maşa silahlı örgütle çözüme ulaşılabileceğini sanmıyorum.

Yazarak bir şeylerin değişmeyeceğini biliyorum, sadece farklı bir bakış açısını göstermek istiyorum.

İsrail’in yıllardır Filistin üzerinde süren baskısı, onları kapalı bir duvarın ardında yaşamaya mahkum edişi % 100 eminim ki hiçbirimizin tam olarak anlayamayacağı kadar büyük bir dram. Her ne kadar üzülüyoruz, acılarını paylaşıyoruz desek bile; “el elin eşeğini türkü çağırarak arar” öyle değil mi? Bu acıyı içselleştiremediğimizi, en azından kalıcı çözümler üretebilmek adına elimizi okkalı taşların altına sokmadığımızı kabul etmemiz gerekir. Bırakalım abi üzülüyoruz demeyi, üzülmen hiçbir şey ifade etmiyor. Ses çıkarmıyorsan sikime kadar yolun var, bir bok değilsin. Üzülsen ne üzülmesen ne?

Yıllardır sürüyor Filistinlilerin İsrail’in insanlık onuruna zerre yakışmayan bu vahşi aptallığına son verme girişimi. Gel gelelim bir dönem dünya tarafından daha bir saygınlığı olan bu haklı mücadele Hamas ve diğer İslami terör örgütleri nedeniyle eskisi kadar bir sempatiye sahip değil (ne yazık ki). Biz Müslümanların büyük bir bölümünü oluşturduğu bir ülke olduğumuz için nispeten daha hassasız diğer ülkelere göre ama emin olun dünyanın geri kalanı Filistin’e bizim baktığımız gibi bakmıyor, bakamıyor! Çünkü İslami Terör denilen bir olgu var artık dünya üzerinde. Emin olun İslamofobinin, İslam ülkelerine 3. dünya ülkesi muamelesi yapılmasının, İslam ülkelerinin bir yerlere gelemeyişinin ardında İslam’ın siyasete ve farklı stratejilere adapte edilmesi yatıyor.

Bunda Sovyetler Birliği’nin yıkılışının da etkisini küçümseyemeyiz. Emperyalist ülkelerin kendi bahçelerinde dövüşmek yerine bir başkasının bahçesinde tıpkı pokemon seçer gibi başkalarını dövüştürmesi, kendi bahçelerine zerre kan sıçratmadan güç elde etme gayreti artık çığrından çıkan bir strateji oyununa dönüştü.

Br_Qk4yIUAAw8KR

Kabul etmeyi eminim istemeyeceksiniz fakat İslam şu an emperyalizmin elinde bir maşa olarak kullanılmaktadır. Bilhassa ABD’nin Rusya’nın kızıl kuşağına karşı olarak yeşil kuşak hamlesi Frenkeştayn’ın kalbini oluşturmaktadır. Sakın ola hakaret olarak algılamayın, sadece Ortadoğu’daki duruma bir göz atın hak verirsiniz vermezsiniz o sizin pratik zekanıza kalmış.

Sovyetler Birliği komünizmi yaymaya çalışırken ABD buna engel olabilmek için materyalizmin karşısına güçlü ve radikal bir islami gücü dikmekte buldu, ki bunda da gayet başarılı oldu.

Filistin halkı İsrail Devleti kurulduğu günden bu yana hep çile doluydu. Mücadeleleri hep sürdü, sürmeye devam edecek fakat bu süren mücadele kime yarıyor, nasıl bir etki bırakıyor bunları da görmemiz şart. Yıllar önce Sovyet destekli FHKC partisi de silahlı mücadele veriyordu fakat şimdinin Hamas’ı gibi sivillere yönelik eylemlerden tümüyle uzak bir şekilde, doğrudan İsrail silahlı kuvvetleriyle çatışıyor, mücadele kendi içerisinde bir etiğe tabi olarak sürüyordu. FKHC; Hamas gibi bir islam devleti kurmak, İsrail’i tanımamak gibi bir strateji de izlemiyordu, gayeleri insanca yaşamaktan başka bir şey değildi.

FHKC (Filistin Halk Kurtuluş Cephesi) en büyük isyan çığlığıydı. Ta ki yukarıda bahsi geçen ABD destekli İslamı referans alan örgütler ön plana çıkana kadar.

FHKC hakkında über bilgiye sahip değilim, yalnızca İslamcı örgütlerden önce varoluduğunu, Sovyetler Birliği tarafından desteklendiğini, Marksist-Leninist bir siyasi parti olduğunu ve Deniz Gezmiş’in bir dönem eğitim aldığını biliyorum.

filistin-halk-kurtuluş-cephesi_31687

Bir de içlerinde çok enteresan bir ismin olduğunu…

Leyla Halid

Leyla Halid, Filistin mücadelesi içerisinde mutlaka konuşulması gereken bir kadın. Kısa hayat hikayesini okuduğumda ağzım açık kalmıştı.

leylahalid

25 yaşında Filistinli bir genç kız iken münasip bir eş bulup, baskıya boyun eğerek yaşamak yerine yumruğunu sıkıp tüm dünyaya öfkesini duyurmak için uçak kaçırmış biri. Evet uçak kaçıran Filistinli bir kadın! Tam 4 kez dünyanın Filistin’de olup bitenlerle ilgilenmesi için yapıyor bunu, inanılır gibi değil.

İlk uçak kaçırma eyleminden sonra tanınmamak için burnu ve çenesinden tam 6 kez estetik ameliyat geçiyor.

Amsterdam’da bir uçak kaçırma eyleminde ortağı Nikaragualı Patrick öldürülüyor. Üzerinde bombalar olmasına rağmen patlatmak yerine teslim olmayı tercih ediyor. Sebebini sorduklarında ise “bombaları yalnızca korkutma amacıyla taşıyordum, hiçbir zaman masum insanlara zarar gelsin istemedim.” cevabını veriyor.

Leyla Halid, o dönem tüm dünyanın tanıdığı çıtı pıtı bir arap kızı, özgürlük savaşçısı bir hava korsanı haline geliyor. Duvarlar onun resimleriyle doluyor, herkes Filistin’i konuşuyordu. Filistin uğruna verdiği mücadele nispeten etkili olmuş, gözleri yurdundaki acı ve zulme çekebilmişti. En azından şimdinin antipatik Hamas’ı gibi değil daha sempatiyle ve hak verilebilir yanları bulunabilen bir algıyı sunuyordu dünyaya.

leylakhaled

Mücadelenin kısa tarihini yalan yanlış bildiklerimle aktarmak, sadece Filistin değil diğer İslam ülkelerinde dökülen kanların sebebini ararken bu perspektiften bakmanın sanki biraz daha doğru olabileceğini not düşmek istedim. Türkiye’yi de bu yeşil kuşak içerisinde değerlendirmekte fayda var sanıyorum. Malum siyasal islam vs. mevzularını ve ABD’nin yılmaz müttefiki olma sebebimizi mantıklı bir zemine oturtabilmeyi de kolaylaştırıyor sanki bu proje.

Hamas’ın intihar saldırıları, barış yanlısı olmaması, izledikleri akla mantığa uymayan strateji İsrail’in işgal ve katliamı için bahaneler üretmesine müthiş yardımcı oluyor, bunu görmemiz gerekiyor. Mazlumun tarafını tutarken Filistin’in içindeki iltihabı, yani Hamas’ı da görmemiz gerekiyor. İsrail’in Filistin içinde yer alan bilinçsiz truva atı olarak görüyorum ben onları. Çocukları roketlere kalkan olarak kullanma girişimleri ise ne kadar insancıl bir örgüt olduğunu gözler önüne seriyor. En az İsrail kadar suçlu, en az İsrail kadar zalimdir Hamas. Kime çalıştıklarını görmeliyiz bu adamların!

Keşke tüm dünya İsrail’e haddini bil ulan şerefsiz diyebilse… Keşke tek bir çocuğun ayağına taş değerse çıktığın yere geri sokarım seni amk Netenyahu’su diyebilse birileri. Diyemiyorlar. Hem çıkar ilişkileri, hem dünyaya pompalanan algı, hem bin yıl yaşamayı garanti altına almış güçlülere dokunmayan yılan kurnazlığı… Her zaman olduğu gibi olan yine garibana oluyor.

Sözün özü:

Hamas, İsrail ve ABD köpekliği yapmaktan başka bir işe yaramıyor. İsrail’in canı Filistin ile ilgili bir şey yapmak istese hemen Hamas devreye giriyor ve gerekeni yapıyor. IŞİD’e de iyi bakın, İsrail ile ilgili hiçbir tepkileri yok, bu size enteresan gelmiyor mu? 11 Eylül saldırı senaryosuna bakın? Mısır’a bakın. Lübnan’a bakın. Tüm Arap ülkelerine bakın. Hangisi gırtlağına kadar boka batıran ABD hakkında bir tepki koyabiliyor? Hangisi İsrail’e sesini çıkarabiliyor?

 

 —

Nefret etmekten nefret ediyorum ama İsrail ve Hamas’tan, Hamas’a silah yardımı yapanlardan(Türkiye hariç değil), İsrail’e sözüm ona düşmanca tavır takınıp arkasından sırtını sıvazlayanlardan, meseleleri silah ile çözmeyi tercih edenlerden, göstermelik üzüntüler sergileyenlerden, acıları yarıştıranlardan, uğruna kan dökecek kadar bir şeyleri sahiplenenlerden nefret ediyorum. Artık masum insanların ölmemesi için bu dünyadan tez vakitte siktirolup gitmelerini diliyorum.

Ben bu dünyayı kabul edemiyorum abi, ağzına sıçayım ya. Ya hep birlikte bir meteorun altında kalarak ölelim ya da eşit olarak yaşamaya başlayalım artık, yeter! Ne ülkenizi çok sevin, ne toprağınızı, ne dininizi, ne bir başkasını. Hiçbir şeyi insan öldürecek kadar çok sevmeyin! Dünyada hiçbir şey o kadar çok sevilmez, vazgeçin! 

 

Kategoriler
Sinema Siyaset

Dünyanın içine kimler sıçıyor? – Inside Job

Geçtiğimiz hafta bir uygulama keşfettim, gerçi internet ekipler amiri M.Serdar Kuzuloğlu da uygulamadan bahsetmiş ama ben tesadüfen Game Of Thrones’un son bölümlerini izlemek için kaynak ararken buldum. Ya aslında anlatmak istediğim uygulama değil ama kısaca değineyim, sonra konuya dönerim tekrardan.

Popcorn-time-logo-1000x575

Popcorn Time adında bir uygulama geliştirilmiş geçtiğimiz yıllarda. Sistem aynı torrent mantığı ile ilerliyor fakat bilgisayarınıza filmi ya da diziyi tamamen indirip izlemek zorunda değilsiniz. Bir galeri şeklinde filmi posteriyle, imdb puanlamasıyla filan görüyorsunuz, altyazı seçeneğine göz atabiliyorsunuz (Türkçe dahil) sonra tek yapmanız gereken tıklamak oluyor. Ta taamm! Filminiz ya da diziniz HD kalitesinde başlıyor :)

Film izlemek bu kadar zahmetsiz hale gelince ben de zamanımı biraz daha fazla filmlere ayırır oldum. Geçen hafta 4-5 film izlemiş olabilirim. Dikkatimi en fazla çeken 2 film oldu yalnız. Biri muhteşem simetrisi, olağan üstü renkleriyle her sahnesinde beni büyüleyen The Grand Budapest Hotel, diğeri ise konusu ile The Wolf of Wall Street.

the wolf of wall street

The Wolf of Wall Street daha önce Wall Street’de çalışmış, daha sonra kendi şirketini kurup borsa üzerinden müthiş paralar kazanmış, kazandığı paralarla çılgın bir hayat yaşamış Jordan Belfort‘un hikayesi. Oha be abi demekten kendinizi alamıyorsunuz. Gayet eğlenceli ve akıcı bir film, bakmayın öyle Wall Street filan olduğuna.

Her neyse dün gece de yine açıp bir şeyler izleyeyim derken Inside Job adlı belgesele denk geldim. 2008 yılında Amerika’da yaşanan ekonomik krizi hatırlarsınız, hani mortgage balonunun patlaması etc. İşte o olayın ardındaki şeytani planları bir bir anlatıyor, olayın aktörleri ile birebir görüşmeler yer alıyor, para dünyasına hükmeden kapitalist onursuz insanları köşeye sıkıştıracak sorular soruluyor filan.

inside job
inside job

Hani ülkemizde de derecelendirme yapan Standard & Poor, Moody’s, Fitch gibi kurumların ne tür çakallıklar yaptığından bahsediyor. Bir şirket batmadan önce (AIG, Lehman Brothers) AAA notunu, yani çok güvenli, gelin bu adamlarla çalışın, babanızın tarlası gibi gelin yatırım yapın demelerinin altındaki ana nedenleri anlatıyor.

ABD’deki ünlü ekonomi profesörlerinin sırf  Wall Street ve diğer kapitalist çakallar kazansın diye nasıl para karşılığı makaleler yazdığından bahsediyor. Kriz öncesi bir akademisyenin özgeçmişindeki İzlanda Bankaları Süper!!!!! adlı makalesini kriz sonrası İzlanda Bankaları Ne kadar Boktan!!!! şeklinde değiştirdiğini adamın yüzüne karşı söylüyor.

İnsanların paralarını alıp onları yatırıma teşvik ettikten sonra tam da müşterilerinin karşılarına çıkıp onların zararına çalıştıklarını ve paraları kendi ceplerine nasıl indirdiklerine değiniyor. Bu konu ile yargılanan insanların mahkeme görüntüleri ve savunmaları çok ilginç.

insidejob640

The Wolf of Wall Street filminde Wall Street’de çalışanların kokain ve seks bağımlısı (yani seks bağımlılığı tabi ehehöh :P neyse) değiniyordu fakat ben öyle bir kurumda bunların dönebileceğine ihtimal vermiyordum. Inside Job belgeseli de aynı konudan bahsediyor ki ABD’de gayet bilinen bir konuymuş bu, çok enteresan geldi bana. Ya bu adamlar gerçekten cinayet sebebi, düşünün dünyada olup biten her şeyin başında bu pisliklerin para hırsları var. Daha fazla kazanmak, daha fazla kazanmak, daha fazla kazanmak!!!! Tek bildikleri bu. Bir yıl içerisinde milyarlarca doları orada çalışanlar ceplerine indirdiği bilgisini verirken; Çin’de bir fabrikada kadınla röportajını yayınlıyorlar. Kadın çalıştığı fabrikada aylık 70 dolar bile kazanabileceklerini söylüyor, bunun muhteşem bir rakam olduğundan bahsediyor ve ABD krizi nedeniyle ne yazık ki kendileri için artık o rakamı kazanmanın çok zor olacağını söylüyor.

Düşünsenize ya, bir grup anasının ….. gibi para kazanırken diğer tarafta insanlar 70 doların muhteşem bir para olduğuna inanıyor ve onunla kendilerini iyi hissediyor.

Bu para mevzularındaki en şaşırmadığım nokta ise ABD’de Reagan’dan tut, Clinton, W.Bush, Obama’ya kadar hepsinin Wall Street için sürüyle kıyak çektiğini, piyasa zarar ederken bile Goldman Sachs, AIG, Citigroup, JP Morgan, Morgan Stanley, Fannie Mae, Freddie Mac, Lehman Brothers, Bank of America, Merrill Lynch gibi hayvansı şirketlerin başındaki insanların kara geçmeleri için çeşitli yasalara imza attığını, hatta bu şirketlerin başındaki adamların ABD hükümetinde görev aldıklarından bahsediyor.

inside job
inside job

Sistemi kurgulamışlar matmazel; başkanlar, halkın oy verip seçtiği insanlar filan hepsi piyon. Dünyayı yöneten insanlar bu küresel sermaye işte. Hani illuminati filan diyoruz ya aha da onlar bunlar. Rotchild’lar, Rockefeller‘lar filan zannedersem buzdağının göremediğimiz kısmındakiler. Alt kademede görünenler şirketler sadece.

Adamlar insanlara hayal satıyorlar, karşılığında emeklerini alarak. Hayatları boyunca insanlar sadece varolmayan bir hayal için çalışıp didiniyorlar ve bu godomanların ceplerini dolduruyorlar.

Belgeselde şu konuşma geçiyor:

“Neden bir finans mühendisine, gerçek bir mühendisin 100 katı maaş verilir ki ? Gerçek bir mühendis köprü yapar, finans mühendisi ise bir rüya inşa eder, o rüyaların kabus olduğu ortaya çıkınca da bedelini başkaları öder…”

Tahammül edilebilir gibi değil gerçekten.

inside-job

Ülkemizde de emlak balonunun patlaması konuşuluyor sürekli. Tanıdığım o kadar çok insan var ki hayatlarının en güzel dönemlerini borç ödeyerek geçirmek zorunda olan. Bir gün başımıza böyle bir şey gelirse ne yaparlar diye endişe duymaktan kendimi alamıyorum. Gel de oğlum sen de bir daire al kendine diyen anneme anlat bu zinciri. :(

Emlak balonu ile ilgili şöyle bir anlatım var ekşi sözlük’te:

2008’e gelindiğinde, krediler ödenmeyerek evlerin icra satışı patlayınca, menkul kıymetleştirme denen saadet zinciri de patlamış oldu. kredi verenler, artık kredileri yatırım bankalarına satamıyorlardı. verilen krediler geri ödenmediği içinde onlarca borç veren kişi/kurum iflas etti. sistem çoktan çökmüş, yatırım bankalarının elinde satamadıkları yüzlerce milyar dolar kredi, cdo ve gayrimenkul kalmıştı. tüm bu oyunlarda goldman sachs yalnız değildi. merrill lynch, lehman brothers dışında moody’s, s&p, fitch gibi derecelendirme kuruluşları da vardı. bu kredi derecelendirme kuruluşları, yazdıkları raporlar ve verdikleri notlarla gelirlerini tam 4 kat arttırmışlardı. ne kadar yüksek puan, o kadar yüksek kar demekti. abd kongresine verdikleri savunmada,
“biz, eğer bir şeye üç a vermişsek bu sadece bizim görüşümüzdür, buna güvenmemelisiniz” diyebilmişlerdir yüzleri kızarmadan.

sonuç olarak aig’nin kurtarılmasının amerikan vatandaşlarına maliyeti 150 milyar dolar oldu. amerika ve avrupa’da işsizlik %10’lara çıktı ve tüm dünyayı saran bir ekonomik resesyon başladı. daha sonra amerika’nın üzerine en çok titrediği şirketlerden general motors ve chrysler iflasın eşiğine geldiler. bu arada dünyadaki tüketiciler harcamalarını kestikçe, ekonomisi ihracata dayanan çin’de, imalatçıların satışları dibe vurdu. çin’de 10 milyonu aşkın göçmen işsiz kaldı. singapur’un büyüm hızı ise yüzde 20 düştü. sonuç olarak en yoksul kesim her zamanki gibi en fazla zarara uğrayan kesim oldu. 2010 başında icra satışları amerika’da 6 milyonu buldu. en son 9 milyon kişinin daha evini kaybedeceği öngörülüyordu. bu rakam şu anda 13 milyona ulaşmış durumda.

Hemen akıllara Umut Sarıkaya’nın o efsanevi karikatürü geliveriyor. :)

herkes-kendini-kurtarir-olan-yine-sana-olur

Ne diyeyim abi zamanınız varsa bu bahsettiğim iki yapımı;

The Wolf of Wall Street ve Inside Job’u mutlaka izleyin. Aynı karamsarlığı paylaşacağımızı düşünüyorum. Dünyada bu kadar kötü insan varken açlığın ve savaşların yok olacağını düşünmenin hayalperestlik olduğunu tekrardan idrak ediyor insan :(

Wall Street’de çalışanları MR testine sokuyorlar ve ulaştıkları sonuç çok ilginç. Para kazanmak beyinde kokainden alınan keyifle aynı bölgede yer alıyor. Adamlar için bu muhteşem bir tutku, bağımlılık ve kurtulmaları imkansız. Dünyanın içine sıçtıklarının farkında bile olsalar onlar artık herkesi ezerek para kazanmaya programlanmış robotlar gibiler.

Şimdi kapitalizmi savunan arkadaşları kürsüye davet ediyorum. Orraynsanız gelin konuşalım.