Kategoriler
Kişisel Siyaset

Futbol hâlâ Salazar’ın futbolu mu?

Son zamanlarda her futbol paylaşımımın altına “Salazar” atfında bulunulması açıkçası beni iyice germeyi başardı sonunda. Öncelikle Salazar atfı nereden geliyor hemen ona değineyim. Hayır, Galatasaray coşmuş gidiyorken niye beni tahrik ediyorsunuz ki? Hassasım bu konuda, olmuyor böyle. Az içimi dökeyim hele.

Antonio de Oliveira Salazar kimdir?

Antonio de Oliveira Salazar

1933-1974 yılları arasında aşırı sağcı, tutucu, muhafazakar kimliği ile Portekiz’i yönetmiş faşist liderdir. Kendisini diğer faşist diktatörlerden ayrı kılan konu ise ne zaman futbol gündelik hayattaki bazı şeylerin üzerine çıksa, ettiği ünlü lafın ansızın bir yerlerden çıkıyor olmasıdır. İstisnasız her önemli maç döneminde duyarım ben bu sözü. Neydi o söz? “Eğer futbol olmasaydı, bu ülkeyi yarım saat bile idare edemezdim” Yani halk sürekli futbol ile meşgul edilip, baskıcı rejimin aldığı kararlar karşısında kayıtsız kalmalarını sağlamış. Bir diğer rivayete göre göreve gelir gelmez sendikaları, sivil toplum örgütlerini kapatıp, halkın kendini ifade etme imkanlarını elinden alıyor. Peki halk ne yapacak diye sorduklarında da 3F ile idare etsinler diyor. Fado, Fatima, Futbol (kimileri Fado Fiesta Futbol diyor, benim bildiğim kadarıyla doğrusu Fatima)

Fado‘nun sözcük anlamı kader, aynı zamanda bir müzik türü.

Fatima, Portekizliler için kutsal sayılan bir mekan, dini bir anlam ifade ediyor.

Futbol ise bildiğiniz Bafetimbi Gomis. <3

Kimilerine göre 3F kuralında yer alan Fiesta ise eğlence, festival, şenlik anlamına geliyor. Takılsınlar kafalarına göre demek istemiş olabilir, bilemedim.

Hal böyleyken böyle.

Şimdi benim bu postu yazma nedenime dönelim. Futbol gerçekten bazı insanlar için bir eğlence unsuru olmanın dışına çıkmış olsa da ben ve benim gibi düşünenler için gerçekten tatlı bir heyecan, bir renk. Ne bileyim, tribün yakanlar, birbirleri ile kavga edenler, döner bıçakları ile saldıranlar, hatta insan öldürenler bile var, daha önce varoldular ve muhtemelen yine olacaklar. Çünkü futbol, bir tutkudur kimileri için. Zayıf karakterli organizmalar için ahlaki ve insani önceliklerin önüne ne yazık ki geçebiliyor ama sap ile samanı bir tutmamak gerekiyor.

Futbol gerçekten bir çomar eğlendiren midir?

Burada çomar kelimesini malum tv kanallarını izleyip, hayatında zerre kitap okumamış (eksikliğini de hissetmemiş), dünyayı gözüyle görebildiği yer kadar sanan, en sevdiği film Recep İvedik olan zümreyi kastediyorum. Siyasi bir gönderme yok :)



Kökeni milattan öncesine dayanan Gladyatör oyunlarından günümüze sirayet etmiş; bir varlığı, grubu, tutku ile destekleme güdüsünü hareket geçiren bir şovdur futbol bana göre. İnsanın doğasında bu var sanırım, her zaman bir şeyi destekleme ihtiyacı hissederiz, iyi karşısında kötüyü, hırsız karşısında mağduru, yalan söyleyen karşısında doğru söyleyeni, haksız karşısında haklıyı. Desteklemek insani bir davranıştır, taraf seçmek ve desteklediğin tarafın olumlu sonuç aldığını görmek insanda değişik bir haz duygusunu tetikler. Bunu inkar edebilir miyiz? Futbolda insanı eğlendiren şey de budur. Desteklemek. Şimdi durup, günümüzde gladyatör oyunları mı futbol mu diye sorsak kaç kişi futbolu tercih etmez ki?

nabokov

Eğer futbolun dünyası gri renklerden oluşmuş, zevksiz insanları eğlendiren bir şov olduğunu ortaya atarsak; dünyaya iz bırakmış futbol fanı olan bir çok önemli düşünür, yazar, filozof, bilim insanına ne diyeceğiz? Ben en saygı duyduğum isimleri şöyle bir sıralayayım, siz karar verin.

  • Vladimir Nabokov
  • Albert Camus
  • Sir Arthur Conan Doyle
  • George Orwell
  • Jean Paul Sartre
  • Eduardo Galeano

Şu adamların hepsine tapıyorum, özellikle Nabokov, bilen bilir en sevdiğim yazardır kendisi. Bir zamanlar kalecilik yapmışlığı da vardır. Hatta “Konuş, Hafıza” adlı kitabında paylaşmak istediğim şöyle bir paragraf bulunmaktadır.

Cambridge’te oynadığım oyunlar arasında futbol, hayli karmaşık bir dönemin ortasındaki rüzgârlı bir açıklık gibiydi. Kalede durmaya bayılıyordum. Rusya’da ve Latin ülkelerinde, bu yiğitçe sanatın çevresinde her zaman büyülü bir hale olmuştur. Mesafeli, yalnız, dingin, eşi menendi bulunmayan kaleci sokaklarda yürürken, küçük çocuklar hayranlıkla onun ardı sıra giderler. Matadorlar ve savaş pilotları kadar el üstünde tutulurlar. Süveteri, sivri şapkası, dizlikleri, şortunun arka cebinden sarkan eldivenleri onu takımın geri kalanından ayırır. Kaleci yalnız kartal, gizemlerin adamı, kalan son müdafaacıdır. Fotoğrafçılar onun gösterişli şekilde dalışa geçerek, alçaktan yıldırım hızıyla gelen şutu parmak uçlarıyla kale ağzından çıkarışını tespit etmek için bir dizleri üzerinde saygıyla eğilirler; o başarıyla koruduğu kalesinin önünde boylu boyunca yere uzanmış olarak bir anlığına beklerken, stadyumdan takdir dolu bir uğultu yükselir.

Eduardo Galeano’nun da şöyle bir sözü var futbol ile ilgili.

“Futbol, kazandığında çok sevinmemeyi, kaybettiğinde de çok yerinmemeyi öğretir.”

Bunun gibi bir çok kişinin dünyasından futbolun izlerini yazmak mümkün. Benim asıl ifade etmek istediğim şey ise; futbol konusu açıldığında Salazar örneğinin günümüzdeki konumu.

Futbol hâlâ Salazar'ın futbolu mu? 2

Eğer bundan 50 yıl hatta 20 yıl öncesinde olsaydı son derece haklı olduğunu söyleyebilirdim. Gündemi futboldan başka bir şeyin meşgul etmediği bir dönemde, zevk, sefa içerisindeki yaşantımızda memleketin arazileri, şirketleri parsel parsel birilerine peşkeş çekilirken hiç umursamıyor olmamız son derece olasıydı. Ancak yıl 2017 ve artık buzdolapları bile internete girebiliyor. Memleket meselelerine dair yaprak yere düşse haberimiz anında oluyor, ha sansürlenir, yalanlanır, montaj denir orası ayrı ama biz bir şekilde haberdar olabiliyoruz ve bizler önceliklerini bilen insanlarız.

Futbol olmasaydı memlekette devrim mi olacaktı? Hayır. Futbol ben ve benim gibi insanlar için sadece bir stres atma aracı olmanın ötesinde değildir. Minicik bir an için sanki her şey yolundaymış gibi ya da hiçbir şey umrumuzda değilmiş gibi davranmayı tercih etmekten doğal ne olabilir? İnsanız biz. Sanki futbol ile ilgilenmeyen herkes bir aktivist gibi eylem planları yapıp, sivil toplum kuruluşları ile dayanışma halindeler mi? Hayır, mandalina kabuğu soyup, çay içiyorlar. Tek suçlu futbolmuş gibi bir algı olmasını anlamsız buluyorum. Seversin, sevmezsin ama toplumu futboldan zilyon kat daha fazla yozlaştıran sürüyle şey var. Futbol, haftada bir ya da iki akşam, sadece 90 dakika işgal eden şovdan başka bir şey değil. Gereksiz olacak ama pozitif etkileri hakkında bahsetmek gerekirse; İspanya Katalonya’sında halkı bir arada tutan en önemli unsurlardan biri futboldur, adamlar devlet kurmaya kadar götürdüler işi. Nasıl sıkı bir bağ, siz düşünün.

Göz göre göre memlekettin durumunu güllük gülistanlıkmış gibi gösteren taraflı haber kanalları, zengin kız fakir oğlan dizileri, Acun denilen şahıs, sosyal medyadaki takdir edilme arzularının esiri olmuş insanların ego mastürbasyon paylaşımları, bilgisayar oyunlarından kafayı kırmış yeni nesil vs. vs. sürüyle şey varken neden futbol? Hepimiz iş çıkışı toplanıp Mozart’ın die Zauberflöte operasını dinlemeye gideceksek eyvallah, yalnız herkesin kendince kalitesiz ama haz veren bir tutkusu mevcut, tek sorun futbol olabilir mi?

Futbolun günümüzde geldiği nokta, taraftarlar gözyaşı dökerken milyon dolarlar alan futbolcuların güle oynaya evlerine gitmeleri vs. bunların hepsi tartışılır. Saçmadır, değildir konuşabiliriz ama futbol bunca kalitesizlik içinde uyuşmanın simgesi kesinlikle değildir.

Sonuç olarak 3F’nin sonuncu F’si bugün bambaşka bir şey olmuş, ardına sürüyle meşgale alıp gelmiş, zaman içinde evrilmiş ve kendinden daha güçlü türevleri arasında toplumu etkileyen unsurlar arasında en etkisizi haline gelmiştir. Konu bilgi edinmek ise, engellenmesi imkansız internet ve haber ağı mevcut. Konu harekete geçmek ise; insanların pasifize olmalarının nedenlerini çok iyi biliyoruz. Futbol, bugün Salazar döneminden çok daha fazla kişiye ulaşıyor olsa da halkı uyuşturan şeylerin başında gelmediği kesin.

İlk taşı en kaliteli zaman geçireniniz atsın diyor, hayatında hiç dizi izlemeyen, hiç facebook, instagram’da ööööylesine paylaşım yapmayan, hiç bilgisayar oyunu oynamamış, hiç rakı masasında balık olmamışlara sözü bırakıyor ve Galatasaray’ıma başarılar diliyorum ahaha :)

Sevgiler. :)

 

Kategoriler
Siyaset

Az bilgi bol özgüven

Az bilgi bol özgüven 4

Çok çalışıyorum be blog. Anam ağlıyor valla, kemik sesleri geliyor klavyemden, gecem gündüzüm belli değil. Ne gündüz güneşini, ne eşi dostu görebiliyorum. Dünya ile bağlantım sıfır noktasında. Hal böyle olunca seni de ihmal ettim, kusuruma bakma nolur.

Dün eve yorgun argın gelip, bir gözümle televizyona bakarken, diğer gözümle uyuyordum ki; telefonum çaldı. “Hadi kalk gidiyoruz!” Nereye gideceğimizi bile anlamadan “Tamam” dedim, indim aşağı. Çok sevdiğim iki abim buluşmuşlar, benim için taa nerelerden dönüp gelmişler, gitmemek olmaz.

Gündemimiz tüm ülkenin gündemi ile aynıydı. Referandumda ne çıkacak? Beşiktaş’ın göbeğinde Elma Pub & Beercity adlı mekanda biralarımızı yudumlayıp, dilimiz döndüğünce kendimizi umutlandırmaya çalışıyorduk. İşte laikliğe güzellemeler, cumhuriyetin ilk yılları, Atatürk sayesinde kazandığımız hak ve özgürlükler, vay efendim Maximilien Robespierre gibi, Jacques Rene Hebert gibi radikal seküler bir kuşak çıkıp memleketteki tüm çomarları temizler mi vs. bıdı bıdı kendimizce eğleniyorduk.

Derken kartal heykelinin önünde peydah olan 30-40 kişilik bir grup ellerinde sopalar, tekbir getire getire geçti. İnsanlarda mekanı ufak ufak terk etmeye başladı. Gerçekten sinir bozucuydu. Hani azcık umutlanacaktık ya biz, gelip sabote etmek için görevlendirilmiş bu kitle sayesinde ağzımızın tadı iyice kaçtı. İyi ki kimse müdahale etmedi de geçip gittiler. Yoksa bomonti şişem hazırdı, valla akıtırdım pekmezlerini, yeter lan!

Az bilgi bol özgüven 5

Neyse bir iki yudumluk canları var, toparladık kendimizi, biz yine coşkuyla muhabbete daldık. Derken mekanın servis görevlisi muhabbetimizin gazına dayanamayıp geldi, abi sizce ne çıkar ya diye sordu. Eh biz hayır çıkmasını umut ediyoruz dedik. Sonrasında ben ona sordum, sence ne olacak, daha iyi gözlemlemişsindir bizden dedim.

Abi bence evet çıkacak dedi. Çocuğun görünüşü ve hali hazırda popüler bir barda çalıştığı için muhtemelen hayır diyecektir diye düşünüyordum. Peki sen ne diyeceksin dedim. Abi ben en başından hayır diyecektim ama kitapçığı okudum, evet diyeceğim dedi. Ben o an kendi pekmezimi akıtmak istedim Bomonti şişesiyle! Yuh!

Lan nasıl olabilir bu? Hikayesini dinlemek istedim. Neden evet diye sordum.

Abi bence NeoLiberalizm güzel uygulanıyor dedi. Kardeş ne neo liberalizminden bahsediyorsun la sen? Devlet tekelinde piyasayı sürekli baskı halinde tutarak, gerektiğinde kayyum atamak ve vergi denetimleri ile köşeye sıkıştırarak nasıl bir neo liberal politika uygulandığından bahsedebiliyorsun? Sustu.

E ama Hollanda, Almanya? La kes ilişkilerini, mal mülk zerre bir şey almayacağız bundan sonra de, tutan mı var? Yap yiyorsa, neden yapmıyorsun? Teknolojin mi yok cicim? E 15 senede yapaydın ya? 15 senede millet dünya savaşından çıkıp sanayi lideri oluyor, sen neden yapamadın? Kim engel oldu ki sana? Kavga çıkarsın diye başörtülü bacı göndermek de neyin nesi?

Nasıl geldi konu buraya anlayamadım ama “CHP’nin eskiden dhkpc ile bağlantısı vardı, ama artık yok galiba.” gibi bir lakırdı etti. Lan olm Kılıçdaroğlu öncesine kadar CHP’ye monşer diyen bunlar değil miydi? Hep topluma tepeden bakan, elitist zümre değil miydi bunlar? O bahsettiğin terör örgütü ile CHP’nin nasıl bir bağlantısı olabilir? Bir kere tapındıkları Kaypakkaya çok net bir Atatürk ve Kemalizm düşmanıydı, nasıl sen bu iki tezat grubu eş görebilirsin?

Ama monşerler! Monşerler yesin sizi. Millet her bokun iyisini biliyor olsaydı dünya lideri olmuştuk şimdiye. Demokrasinin etkin uygulanabilmesi için öncelikle halkın belli bir noktaya ulaşabilmesi gerekir. Sen cahil cühela, çabuk gaza gelen, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmeyen, evrensel ahlak ve doğrulardan bihaber kitleye bu kadar sorumluluk yükleyip adına demokrasi diyemezsin. Ayrıca monşer dediklerin, o elitist dediklerinin eşi benzeri yoktu bu memlekette. Düşük profilli malum şahıs mı şimdi bu memleket için en ideal kararları alacak vasıfta birisi yoksa o monşer deyip irrite ettiğin aydın, akademisyen zümre mi?

Abi bence o (malum şahıs) olmasa memleket siyonistlerin elinde olacaktı. (eleman sikkofieldci çıktı, üllümünatü) Bak kardeş, google’da “rothschild toplantı” keywordü ile bi arama yap, çıkan fotoğraftakilere iyi bak bakalım kimlermiş birlikte olanlar?

“IMF borcu bitti ama” Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bu yana, üstelik Osmanlı’nın kalan borçlarını ödemiş olmasına rağmen hiç bu kadar borçlu olmamıştı. Üstüne üstlük, o nefret ettikleri Atatürk’ün mirası ile oluşturulmuş tüm varlıklar özelleştirme adı altında yabancılara peşkeş çekildi, elde avuçta da bir şey kalmadı. Ne IMF’i?

Az bilgi bol özgüven 6

“Abi valla ben bilmem, annem babam herkes hayırcı ama ben (malum şahısın) bir kaç dönem daha devam etmesini istiyorum” dedi. Etsin. Zaten hali hazırda hayır çıkarsa referandum sabahında memlekette en güçlü isim kimse akşamına da aynı isim en güçlü olmaya devam edecek. Onun kaybedebileceği hiçbir şey yok ki. Ama evet oyunun dönüşü yok, bir kez bu yetkileri verdikten sonra sonu belli olmayan bir yola sürükleneceğiz hep beraber. Lütfen sandığa giderken, bugünü değil, yarını düşünerek git dedim.

Yukarıda saydığım argümanlar gibi epey şey konuştuk, şu an net hatırlayamıyorum ama her argümanında cidden temelsiz, derine inecek donanıma sahip olmadan, yalan yanlış bir şeyler duyup kanaat geliştirerek oluşturulmuş bir intiba bıraktı bende. Az bilgi ve bol özgüven, al sana memleket insanı. Bir konu hakkında konuşuyorsun, dünyanın en salakça ve alakasız savunması bile olsa cuuup hemen başka konuya geçebiliyorlar. Savunduğu şeyin arkasını getirecek donanıma sahip değiller. Birazcık şey duyup kendilerini okyanus sanıyorlar. Eğer köşeye sıkışırlarsa siz de şunu bunu yaptınız oluyor. Yemin ederim dünyanın en salakça şeyi bu insanlarla konuşmaya çabalamak.

Az bilgi bol özgüven 7

Ha bak mesela benim  akrabalarım da evet diyecek ama o  insanlar (malum şahısı) çok seviyor. Yani bildim bileli öyle ve bence onların evet demesi gayet tutarlı. Niye evet diye sormam ben ona, saygı duyarım, belli yani adamın görüşü. Hiç tartışmaya da girmez, seviyorum lan der, eyvallah derim. Ama sen sevmiyorum, oy vereceğim diyorsun, birader sen nasıl bir ara form olmuşsun öyle lan gece gece. Valla bardan çıktık, ayıptır söylemesi kokoreç mokoreç bir şeyler atıştıralım dedik, aradan 2 saat geçti uyumaya çalışıyorum ama şu hayattaki varoluşunu sorgulamaktan gram uyku girmedi gözüme.

Azcık umutlanmak için çıktığım gecemin de içine sıçtın. Tebrikler valla.

3 doları olan var mı?

Kategoriler
Siyaset

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor!

Dün arkadaşlarla laflarken, Türkiye ekonomisinin berbatlığına geldi konu. Şu sıralar okumak için sabırsızlandığım ancak Idefix’in bir türlü tarafıma ulaştıramadığı Yol Ayrımındaki Türkiye Ya Özgürlük Ya Sefalet kitabının okuyabildiğim kadar özetlerinden örnekler sundum.

53 çalışanı bulunan ancak 19 milyar dolara satılan Whatsapp’ın; Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günden bu yana ortaya çıkardığı dev şirketlerin (T.Telekom, TÜPRAŞ, THY, Petrol Ofisi) toplam piyasa değerinden fazla oluşundan bahsettim. Ne komik değil mi? 53 kişi koskoca bir ülkenin devlerini, 53 masa, 53 sandalye, 53 bilgisayarla tokatlayıp atıyor kenara. :)

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor! 9
Türk Şirketlerinin Piyasa Değerleri

Sadece bir bilgisayar oyunu olan MineCraft’ın, Türkiye’nin yıllık maden geliri kadar kazandırdığından bahsetmeye gerek var mı bilemiyorum.

Üzerine bir de PISA sonuçları eklenince, iyiden iyiye dellendim. 72 ülke arasında Türk çocukları 50. sırada yer alıyor. Dünyaya kafa tutması gereken, bilim ve teknoloji savaşlarının yaşandığı arenada ben de varım diyeceğini sandığımız nesilin aslında sanıldığı kadar zeki olmadığını öğrenmiş olduk. Çocuklar eğitim sisteminin çarkları içerisinde gerçekten Pink Floyd’un Another Brick in the Wall klibindeki gibi eziliyorlar. Dünyada çocukların itiraz etme ve problem çözme konularında oranları ölçülüyor. Bizim yarınlarımız, miniklerimizin bu konudaki durumu şu şekilde. OECD genelinde ortalama %11, yeni doğan bebekler ortalama olarak %5 üstün zekalı olarak doğuyor, ancak bizim eğitim sistemimizden çıkmış 15 yaşındaki bir gencin ortalaması %2,2! Tam bir itaat makinesi yaratıyorlar anlayacağınız. Var olanı da düşürüyorlar.

PISA sonuçları akabinde Milli Eğitim Bakanı İsmet Yılmaz bu konu ile ilgili açıklamalarda bulundu ve eğer sadece Fen Liseleri olarak değerlendirilseydik dünyada ilk 3’e girebilirdik ancak mevcut İmam Hatip Liseleri ve Meslek Liseleri ortalamamızı düşüyor şeklinde bir demeç verdi. Hayretler içinde izledim! Bu memleketin kalkınmasını isteyen insanlar madem dünyada ilk 3’e girecek derecede donanımlı çocuklar yetiştirilebilen bir lise modeli varken neden sürekli ortalamayı düşüren okulları açmak isterler? Anlayamadım bu kısmı ben. Çocuk sahibi arkadaşlarım ve memleketim adına üzgünüm.

Her neyse, işten çıkıp eve dönerken yolda bir arkadaşımı gördüm, kendisi muktedirsporlu! Konu döndü dolaştı, gerçi dönüp dolaşmadı ben özellikle oraya getirdim ve PISA sonuçlarından bahsettim. Sence bu ülkenin daha çok Fen Lisesi’ne mi yoksa İmam Hatip’e mi ihtiyacı var diye sordum. Olur mu öyle şey ya, tabii ki İmam Hatip dedi! Ciddi ciddi bunu dedi, tüm verileri, bakanın demecini dahi önüne koymama rağmen bunu söyledi. Sinirlerim allak bullak oldu.

Evde pluralsight üzerinde Java videoları izleyip, kendi çapımda bir şeyler öğrenmeye çalışıyorken telefonuma bir bildirim düştü. Bir arkadaşım Beşiktaş’ta bomba sesleri geldiğini, çok kötü şeyler olabileceğini yazmıştı ortak üye olduğumuz bir facebook grubuna. Sonrasında olayı araştırdığımda kanım çekildi resmen!

Onlarca masum insan ve polis, şerefsiz terör örgütünün hedefi olmuştu. (Tüm ölenlere rahmet, kederli ailelerine başsağlığı, yaralanan insanlarımıza da acil şifalar diliyorum.) Bu noktadan sonra kayış kopuyor artık. Susmak, başka bir iş ile uğraşmak, toparlanmak kolay değil. Acıdan hiçbir şey hissedemez hale geliyorsun.

Dayanamıyorum arkadaşım, yemin ederim dayanamıyorum! Bir şirket yönettiğimizi ve sürekli ürünlerin çalındığını varsayalım. Siz 15 yıldır yöneticilerin bu soruna çare bulamamasını başarı sayabilir misiniz? Ya da tek suçlu olarak hırsızı görebilir misiniz? Hırsız hali hazırda zaten hırsız değil mi? Onunla mücadele edecek kişi bu şirketin yöneticileri değil mi?

Aynı şekilde bu ülkenin 15 yıldır başında olan hükümet yetkilileri teröre çare bulmayı bırakın, artık şehrin ortasında terör saldırılarına maruz bırakacak kadar basiretsiz davranırken ben bu durumu nasıl eleştirmem? Neden eleştirmeyeceğim? Ben bu ülkeye güvenliğimin sağlanması için vergi ödemiyor muyum? Teröristin Allah belasını versin, terörist zaten terörist, ben beni korumakla mükellef insanların bunu başaramamasına neden ses çıkarmayacağım? E pkk’nın hiç mi suçu yok deniyor. Lan pkk’sının am*na koyayım ya, pkk kim? Or*spu çocuğu hepsi! Siyasetin amacı nedir kardeşim? Siyaset elindeki enstrümanlarla sorunlara çözüm üretmek değil midir? Sen 15 yılda sorunu çözmek yerine durumu daha da kötüye getirdiysen gelip tek suçluyu hala pkk olarak lanse edebilir misin? Yaşanan bu olayda hükümet, istihbarat en az bunlar kadar ihmalkar ve suçlu değil midir?

Bunu soruyorsun. Sonra aldığın cevap, HAYIR oluyor!

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor! 10

Neden hayır peki?

Çünkü insanlar artık çığrından çıktılar! Foreign Policy dergisinin en etkili 100 Global Düşünür arasında gösterdiği J. Haidt’ın, The Righteous Mind: Why Good People are Divided by Politics and Religion (Adil Akıl: Niçin İyi İnsanlar Politika ve Din Yüzünden Birbirinden Ayrılıyor) adlı, siyasetçilerin ellerinden düşürmediği bir kitabı var. Şöyle diyor;

“İdeolojik tercihler rasyonel değil duygusaldır. Tercihlerini parti programlarına bakarak yapan seçmen sayısı yok denecek kadar azdır. Akıl, duyguların bir kölesi durumunda ve kişi, kendi bireysel çıkarlarına ters düşse bile benimsediği kültürel değerler üzerinden duygusal bir refleksle oyunu belirliyor. Kolay kolay değiştirilemeyen ahlaki değerler sisteminin altında 6 temel prensip yatıyor: Dayanışma, Adalet, Özgürlük, Sadakat, Otorite ve Kutsallık. Kişi ilk üç değere öncelik veriyorsa sola, diğer üçünü öne alıyorsa sağ eğilimli oluyor.”

İlginç nüans ise şu: Sol partiler nadiren sağın hegemonya alanında rekabet ederken, sağ partiler mütemadiyen solun sahasında rekabet ediyor. Bu da şu anlama geliyor: sağ soldan oy devşirebiliyor ama sol sağdan oy alamıyor, böylece dünyanın birçok yerinde, özellikle de Türkiye’de sağın egemenliği sürüp gidiyor.

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor! 11

İnsanlar mevcut iktidara kızıyor olsalar bile, haksızlığa dahi uğrasalar; mevcut düşüncelerinden vazgeçemiyorlar! Bana İKTİDAR HAKSIZDIR DEDİRTEMEZSİNİZ algısı ile yaklaşıyor! Çünkü aşırı politize edilmiş ve her olayda seçmen güdüsü ile olaylara yaklaşır olmuş durumdalar. Türkiye’nin seçmen ortalaması %60-70 oranında sağ, %30-40 arasında ise sol ve sola yakın insanlardan oluşuyor. Bülent Ecevit’in iktidar olduğu 1977 yılı Genel Seçimlerinde bile sağ partilerin oy oranı, soldan %10 daha fazlaydı. Çoğunluğa sahip bu seçmen grubu kendilerinden olmayan birilerinin eline düşüp, daha çok haksızlığa uğrayacağı güdüsüyle mevcut olana sarılma ihtiyacı hissediyor. Mevcut iktidar sahip olduğu yayın organları ve yerel yönetimlerdeki örgütlenmesiyle insanların gözlerini öyle bir boyamış ki; eğer onlar olmasaydı belki de bu ülke olmayacaktı diye düşünüyor insanlar. Konu siyaset olduğunda ülkenin bile menfaatini kenara atıp desteklediği partinin lehine yorumlarda bulunabiliyorlar. Gerçekten normal bir durum değil bu, inanılmaz bir kitle kontrolü hakim şu anda!

Memleket iyiye gitmiyor! Bağırın! Memleket iyiye gitmiyor! 12

Siyasetin sırası mı şimdi diyecekler varsa; EVET, şu an siyasetin tam sırası! İçinde gram memleket hassasiyeti olan herkesin siyaseti konuşması, korkmaması, eleştirmesi, sorunları dile getirmesi gerekiyor. Konuşulsun ki, boyun eğip bu bed talihe razı gelinmesin. Yaşadığımız her şey siyasetin ürünüyse neden siyaseti konuşmayacağız? En çok siyasetin konuşulması gerekiyor!

Gelelim CHP’ye…

CHP yukarıda bahsettiğim oy oranları içerisinde asla kendine bir yol bulup iktidar olamayacak! CHP’nin iktidar olabilmesi ikinci güçlü bir sağ partinin arenaya dahil olmasıyla gerçekleşebilir ancak. Yine 1977 seçimlerine bakılırsa o dönem siyasi arenada Necmettin Erbakan, Süleyman Demirel ve Alparslan Türkeş vardı. Şimdiki denklem içerisinde, bilhassa Kemal Kılıçdaroğlu gibi niyeti iyi ancak temsil kabiliyeti zayıf birinin gidişatı değiştirmeye gücünün yeteceğine inanmıyorum. Ayrıca güçlü olmasa bile kendi halinde bir sağın AKP’nin gidişatını sekteye uğratacağını öyle iyi biliyorlar ki, bugün Numan Kurtulmuş kendi parti bayrakları altında siyaset yapıyor. Bahçeli zaten… Bahçeli.. Bahçeli.. Hiç girmiyorum o konuya, nasıl bir insan olduğunu ispatladı zaten.

Dolar almış başını gitmiş, Türk Lirası erimiş, çocuklar dünya zeka ortalamasının en gerisinde kalmış, işsizlik, enflasyon, bir tane dost ülke kalmamış, kimse adalet diye bir şeyin olduğuna dahi inanmıyor artık bu ülkede ancak ne olursa olsun muktedir her şeye rağmen istediğini yine alıyor ve almaya devam edecek.

Değil başkanlık, Krallık istese kral olacak!

Benim çok canım acıyor, öyle böyle değil. Tutkuyla sevdiğim güzel ülkem, 13 yıl önce TV’de izlediğim Bağdat’a dönüyor. Yanıyor güzel ülkem, yanıyor… Ve her şey güllük gülistanlıkmış gibi bahsediliyor!

Ses çıkaracak olsan susun, konuşmayın deniyor.

Umrumda değil artık hiçbir şey! Susamıyorum!

Yok, başka ülkem yok benim! Su sa mı yo rum!

 

Hep birlikte bağırmak zorundayız. Şimdi!

MEMLEKET İYİYE GİTMİYOR!

MEMLEKET İYİYE GİTMİYOR!

MEMLEKET İYİYE GİTMİYOR!

Eğer bunu konuşmazsak, sesimizi çıkarmazsak acıya, acizliğe, bataklığa alışmak zorunda kalacağız.

Susmayalım.

MEMLEKET İYİYE GİTMİYOR!

Kategoriler
Siyaset

Neden blog yazamıyorum?

blog

Bunu düşündüm az önce. Mesela memleketle ilgili bir konu hakkında düşüncemi dile getireceğim. En basiti az önce facebook’ta idam hakkında aklımdan geçenleri yazdım. Bunu burada da yazabilirdim ama yazmadım. Neden?

Nedeni şu ki; facebook’ta kimlerin okuyacağını bildiğim bir kitle var. Bu insanlar bana zarar vermezler, onlara güveniyorum. Gelip beni ucuz ve temeli olmayan argümanlarla lekelemeye ya da hakaretlerle itin götüne sokmaya çalışmazlar. Oysa blog öyle mi? Kimlerin okuyacağını bilemiyorum. Kimlerin okuyacağını bilememek normal bir ülkede kimseyi tedirgin etmez ama burada tedirgin ediyor işte. En küçük şeyden bile kafaya takan adam, ağzına sıçana kadar uğraşabiliyor. Sen ne demek istiyon lan tırrek!11 Beğenmiyosan siktirgitlanpiç. Reyisnediyosao!!! Demoğgrasiuhüammğna

Benim blog yazamama nedenim açık olarak görülüyor ki; göt korkusu!

Bu böyle değildi biliyor musunuz? Facebook ortalarda yokken blog yazan biriydim ben, her akşam oturur blog yazar başımdan geçenleri anlatırdım, atarlanırdım. Sloganım bile “aklına geleni söyleyen adam” idi. Şimdi, bu ülkeye olan aşkını sorgulamak için 80 fırın ekmek yemesi gereken hödük biri tarafından abuk sabuk konulardan vatan haini bir orospu çocuğu olarak itham edilmemek sadece şans işi.

Şahsen 30 yaşıma girmeme çok az kaldı ve bende eski günlerdeki enerji kalmadı. Birileriyle ölümüne tartışıp, ona kendi doğru bildiklerimi anlatacak mecalim yok. Kaldı ki bu malum kitlenin senin doğru bildiklerinle ilgilendiği de yok. Onlarla konuşacaksan hiçbir konunun derinine inmeyeceksin, ortadaki konu hakkında uzun süre kalmayıp daldan dala atlayacaksın, mümkün olan en çabuk sürede şu da şunu demişti heaağmuna, sen önce x’in hesabını ver tarzında kainatın en salakça tartışma üslubu ile en uzağa işemeye çalışacaksın.

Yani gelip burada memleket hakkında konuşmak için önce bandananı başına rambo gibi geçirip, göz altlarına siyah boyayı çekecek ve gerçek bir klavye komandosu olmanın hakkını vereceksin. Almayayım arkadaşım.

Blogu geç, ekşi’de bile bu söylediklerini yapamıyorsun. Bu ülke için söylediklerimi yapmak lüks.

Velhasılı; en büyük derdim memleket, en çok söylemek istediğim şey memleket, en çok maruz kaldığım şey memleket ama ben yazamıyorum. Eh memleket hakkında yazamayınca da diğer konular hep falan filan oluyor.

Neyse, yazamadığımı yazacak kadar izin vardır herhalde. Kimse ağzıma sıçmadan gideyim.

Kategoriler
Siyaset

Kimin acısı bu?

empati

Teknoloji geliştikçe bazı evrensel değerler de değişmeye başlayacak gibi. Bugün Germanwings uçağı Fransa’da düştükten sonra en çok konuşulan şeyin uçakta Türk var mı, yok mu sorusu olması beni epey rahatsız etti açıkçası.

Türk yok diye daha mı az üzüleceğiz ya da hiç mi üzülmeyeceğiz diye düşündüm. Evet o uçakta hiç Türk yoksa bir kaç saat sonra unutacağız, eğer 1 Türk olsaydı 1 gün hatırlardık, eğer 30 Türk olsaydı muhtemelen maksimum 3 gün konuşup yine unuturduk. Eğer o uçak Türkiye’de düşseydi derhal sorumlulardan hesap sorar, toplumsal bir öfkeyle düzenlemeler yapılması ve bir daha bu tür şeyler yaşanmaması için baskı uygulardık. (teorik konuşuyorum, pratikte nerdeeee öyle Türkiye?)

Geçen hafta Yemen’de bir camiye saldırı oldu, yanlış hatırlamıyorsam 130 kadar kişi öldürüldü. Haberlerin 10 saniyelik dünya turu bölümlerinde ancak yer bulabildi bu olay. 130 tane insan abi. Onu geçiyorum, Irak’ta nevruz kutlamak için toplanan gruba intihar saldırısı düzenlendi, yine yanlış hatırlamıyorsam 50 kadar insan öldü. Çok tazeler diye aklımda kalanları yazıyorum, yine geçen hafta Tunus’ta dünyanın en büyük mozaik müzesinde silahlı saldırı oldu, orada 30’a yakın kişi öldürüldü.

Bu yaşanan kötü olaylardan hiçbiri Charlie Hebdo saldırısı kadar ne belleklerimizde yer tuttu, ne de haber yapıldı. Zaten haber yapılırsa biz bir reaksiyon geliştirebiliyoruz ancak, yoksa bir yerde sadece 1 kez okuduğumuz bir habere geliştirebileceğimiz doğal refleks oldukça cılız oluyor genellikle. Örneğin, tek bir haber sitesinde Charlie Hebdo saldırısı haberini okudunuz ve sonra spor bültenine geçtiniz. Ya da Cüneyt Özdemir sadece 10 saniyeliğine bu olayı haber yaptı ve sonrasında golf oynayan filler haberine geçti, ne kadar önem kazanacaktı bizler için Charlie Hebdo? Hiç. Şu an çok az insan hatırlıyor olacaktı, eminim.

Bugün yaşanan uçak kazası da medyada yer verildiği kadar bizler için önemli olacak.

Acıları yarıştırır gibi bir mana çıksın istemiyorum, benim anlatmak istediğim; bugün ortalama bir insanın neye üzülmesi, hangi olaya hassas yaklaşmasını, hangisini içselleştirip hangisini alelade bir şeymiş gibi karşılamasına onun iradesi değil, çoğunlukla medya karar veriyor.

Afrika’da bir ölüm mü var? Gayet doğal. Avrupa ya da Amerika’da bir ölüm mü var? Şok şok şok! Hepimiz derinden yaralanıyoruz.

Kimin acısı bu? 15

Örnek: Ebola.

Ebola ne zaman ki Afrika’dan kalkıp Avrupa’ya ulaşır oldu, o zaman virüs hakkında endişe duymaya başlayıp, orada ölen insanlar için de hassas olmaya başladık. Yoksa; ‘aman canııııım Afrika değil mi? Zaten onların kaderi bu, Allah onları bunlarla sınıyor’ en yaygın eylemsizlik bahanesiydi.

Teknoloji ile evrensel ahlak da değişecek diyorum ya. İşte bundan yüzlerce yıl önce Ortaçağ Avrupasında katrana bulanan insanlara Çin’deki bir lokanta sahibi ne kadar hassas olabilirdi? Avrupa neresi bilmiyor ki adam!

Şimdi dünya elimizin altında, nerede ne var her şeyi duyuyoruz, biliyoruz. Sorun şu ki; geleneksel alışkanlıklarımız yani bana benzeyene, benim gibi olana önem vermemiz, ötekine mesafeli kalışımız sürdürülebilir bir davranış değil. Geçenlerde Rasputin Deneyi’nden bahsetmiştim. İki farklı gruba Rasputin hakkında görüşleri soruluyor. Rasputin hakkında bilgiler verilirken bir gruptaki elemanlara Rasputin’in onlarla aynı gün doğduğu bilgisi veriliyor. Sonuç; Rasputin ile aynı gün doğduğunu sananlar Rasputin’i daha sempatik biri buluyorlar.

Eğer ki dünyanın diğer tüm acılarına gözlerimizi kapamamız ve sadece bizler gibi olanlara (Örnek; uçakta Türk olup olmadığı sorusu) ya da medyanın kendi belirlediği konulara öncelikli davranmamız sürerse dünya asla güvenilir bir yer halini alamayacak.

İnsan neden kötü sorusunun da cevabı biraz bu olay bence.

Kötü insan olmak istemiyor olabiliriz ama kötü bir insan gibi davranmaya zorlanıyoruz sanki. Duymazdan gelmenin normal olduğu bir çağda yaşıyoruz. Madem internet gibi bir kavram var artık hayatımızda, tüm dünya ayağımızın altında, o zaman tüm dünyanın acılarına eşit oranda duyarlılık göstermek zorundayız. Doğamıza işleyen ölümleri yalnızca 5-10 saniyelik haber kategorisinde görüp hayata devam etme alışkanlığımızdan vazgeçmeliyiz.

Yüzyıllar önce ortalama bir insanın 2-3 kitaba ulaşıp, köyünden yöresinden maksimum 40-50 insan tanıyabildiği, 5-10 türkü dinleyebildiği bir türden milyarlarca kitaba ulaşabilen, dünyanın her yerinden dost edinebilen, milyarlarca şarkıya erişebilen bir türe dönüştük. Deyim yerindeyse; ufkumuz binbeşyüz!

Nasıl ki bugüne kadar dev yollar katettik, bir gün gelecek sadece bize benzeyen değil, yeryüzündeki her canlıya aynı duyarlılığa sahip bir türe de evrileceğiz. Belki biz, belki torunlarımız değil ama gelecek kuşaklar için bu algı kesinlikle oturacak.

Medya, egemen güçler, arka bahçelerine çocuk cesetleri gömenler, petrol için, altın için, elmas için, ucuz işgücü için gözlerimizi yummamızı bekleyenler istese de istemese de bir gün hiçbir çığlığa kulaklarımızı tıkamayacağız.

Sürdürülebilir değil bu halimiz. İnternet, bilgi, teknoloji oldukça, dünyayı daha çok evimiz gibi hissetmeye başladıkça her acı bizim olacak. Her acıya çözüm arayacak, daha güvenilir, daha eşit, şimdikinden daha güzel bir dünya inşa edeceğiz.

Sadece bizim gibi olmayanları da görmeye başlayalım, yeter.

(Prof. Dr. Ahmet İnam’ın Klikya Felsefe Dergisinde yayınlanan Ahlak ve İçtenlik makalesini ayrıca okumanızı tavsiye ediyorum. )