Kategoriler
Edebiyat

Kitap okuyunca ne oluyor?

Kitap okuyunca ne oluyor? 2Şimdi ne kadar yazacağım hiç bilmiyorum ama uzun bir yazı olabilir belki. Biliyorum uzun yazı olduğu zaman okumuyor insanlar, yine de ben yazmış bulunayım. Yılbaşında kendime bir hedef koymuştum bu yıl sonuna kadar 60 kitap okuyacağım diye. O hedefi gerilerde bırakalı bir kaç hafta oluyor, ay başına 5,5 gibi bir kitap ortalaması ile ilerliyorum, bazı aylar 7-8 kitap bitirdiğim bile oluyor. Tamam, güzel, okuyorum. Okuyorum da ne oluyor?

Hiç kitap okumayan insanların içinde kitap okumanın keyfini yaşayan biri olarak aslında git gide yalnızlaşıyorum. Okuyorum ve düşüncelerimi anlayabilecek insan sayısı azalıyor. Küçümsemek gibi bir durum yok ortada yanlış anlaşılmak istemiyorum, sadece dünyasında kitaba yer olmayan insanların bana anlatabilecekleri şeyler oldukça kısıtlı ve benim onlara sunabileceklerim de epeyce kısır. Onlarla bir televizyon dizisi hakkında konuşamıyor, futbol maçlarının özetleri hakkında fikir beyan edemiyor, bir şekilde kitapların da etkisiyle tanıştığım ruhuma uygun müzik tarzı sebebiyle onların tercih ettikleri ve önerdikleri müzikler hakkında olumlu dönüşler sağlayamıyor, ilişkilerde de her zaman bana ayak uyduramayan insanları bir şekilde teşvik etmeye çalışıyor ve bundan huzursuzluk duyup o istemediğim sona doğru beraberimde sürüklüyorum X’i, Y’yi, Z’yi.  Diliyle taklalar atan, saniyede onlarca kurmaca türetebilen yapım aç parantez adam burada kendini övmüyor aslında kapa parantez sayesinde karşımdaki insanı sıkmıyorum ama ben fazlasıyla sıkılıyorum. Bu sebeple ister istemez daha bir içe dönüş yaşıyorum.

İçe dönüş benim için huzur demek. Ütopyama tapışım da bu yüzden. Kendi dünyamı renklerini kendimin seçtiği boyalar ile boyadım ve onun bana sağladığı huzuru doya doya yaşıyorum. Elimi attığım her yerde kitap var mesela ve onları birer pencere olarak gören ben dünyanın en havadar yerindeymişim, her kafamı uzattığım yerde eşsiz  manzaralara ulaşabilme imkanına sahipmişim gibi hissediyorum. Boyalarımı bazen beni mutlu etmeyen insanları görünmez/farkedilmez hale getirmek için de kullanıyorum. Takdir edersiniz ki kendini böyle hisseden ve dünyası istediği renklerle dolu insan mutludur. Yalnızım ve mutluyum.

Yalnız ve mutluyum lakin insanım. İnsan sosyal bir varlık ve ben gibi birinin asosyal biri olabilme ihtimali sıfıra yakın. Geziyorum, dolaşıyorum, etkinlikler, konserler, tiyatro, sinema vs. gibi sürüyle faaliyetin içerisindeyim ama yine de yalnızım, bunun bilincindeyim. Güzel ve verimli bir yalnızlık bu benim için.

Yan etkisi yok mu fazla kitap okumanın? Olmaz olur mu hiç mesela sözcüklere takılı kalmadan kendimi “geniş olarak” ifade edebildiğim için bazen uzunca yazıp, uzunca anlatıp tam olarak dökülme hissini yaşamak istiyorum fakat bunun karşımdaki insan için gereksiz olduğunun farkına varıp susuyorum. Evet bu bir yan etki, istenmeyen tüy gibi bir şey ama onu yok etmesi oldukça basit. :)

Betimlemeler var mesela. Bir olayı birine aktarırken o durumu tam anlamıyla hissetmesi için tüm dikkat çekici unsurları gözünde canlandırabileceği şekliyle anlatmak istiyorum fakat karşımdakinin gerçekten bunu anlayamayacağını ya da gereksiz bulacağını düşündüğüm için “evet işte öyle oldu, sonra adam dedi ki;” gibi basit bir anlatımı seçiyorum, halbuki bahsi geçen konu için 5 sayfa yazabilirim. İşte bu dökülememe hissi biraz sorun gibi.

Sonra hayalgücü. Çocukluğumdan bu yana olaylara olduğu gibi bakıp geçmek yerine mesela şurada da şu olsaydı nasıl olurdu diye düşünürdüm. Bu durum kitaplar ile daha da çok sıklaşmaya başladı. Bir olay gerçekleşiyor ve ben o olayın çok daha farklı gelişip nerelere sürükleneceğini zihnimden geçirip kimseye çaktırmadan hayal aleminde uçuveriyorum bazen. :D Kitap okurken de acaba konusu şu şekilde ilerleseydi nerelere varılabilirdi diye düşünüyor hatta bazen bir yol ayrımı yapıp kitabın devamını ben yazıyorum. Sakın yanlış anlamayın öyle psikolojik bir rahatsızlık gibi değil aslında bu durum, gayet eğlenceli ve işe  yarar bir özellik bence bu ama normal olmadığı için bir yan etki sayılabilir.

Bilgiye açlık. Daha çok şey bilmek istiyorum ve bildiğim hiçbir şeyin bana yetmeyeceğini düşünüyorum. Tek bir şey bile öğrensem gece yatağa mutlu giriyorum. Her günümün bir öncekinden daha fazla şeyle dolu olması beklentisini taşıyorum.

Yanlış anlaşılma. Mesela kitap okumanın hava atma unsuru sayıldığı bir toplumda anlattıklarımın başkaları tarafından kendini üstün görmek gibi bir gaye taşıdığı şeklinde yorumlanması ihtimali beni ürkütüyor. Bu nedenle her zaman duruma göre şekil değiştirebilen açık bir filtrasyonumun olması gerektiğini düşünüyorum.

Şizofren olma. :D Olabilir, aslında gayet eğlenceli geliyor bana bu ama daha küçük kızımı kucağıma oturtup öyküler anlatmadan böyle bir şeyi yaşamak istemiyorum. :)

Kendimde falan filan gibi değişik şeyler gözlemledim eskisine nazaran daha fazla kitap okumaya başladıktan bu yana. İyi yönleri ve getirileri bende kalsın. Herkes kitap okumanın iyi yönlerini anlatıyor zaten, kötü sayılmasa da değişik denebilecek etkileri de bunlar benim üzerimde. :)

Ha bir de son söz. Hiç kimse boş insan değildir, herkesin kendi çapında birer filozof olduğuna inanıyorum!

Sevgiler. :)

Kategoriler
Edebiyat Kişisel

Hippi dostum var benim :)

Hippi dostum var benim :) 4Ne pazardı ama!

Kişisel yürüyebilme, yürümeye en az direnme, yürürken en az söylenme, en az mola ve en uzun mesafe kat etme rekorumu kırdığımı tarihe bir not olarak düşüyorum naciz blogumda.

Zişan ile planımız İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni gezmek ve daha önceki sohbetlerimizde değindiğimiz Muazzez İlmiye Çığ ve onun Sümer tabletlerini şaşkınlıkla izlemekti. Ammaa lakin ki öyle değildir kurban olduğum yaresüfsdajk :D neyse ciddi bir şeyler anlatmaya çalışıyorum şurada, eksen kayması yaşamanın lüzumu yok.

Buluşma noktamız Sultanahmet Meydanı Pudding Shop’tu. Neden burası? Çünkü son dönemde fazla fazla ilgi duyduğum Beat Kuşağı ve Hippi Kültürü etkisiyle bir zamanlar yolu İstanbul’a düşen şeker insanlar hippilerin mabedi sayılan yerdi Pudding Shop. Babamdan kalma alışkanlığımdır, geç kalmam her zaman erken giderim işe, toplantıya, buluşmaya vs. yerlere. Memur çocuğu olmak böyle şey işte, farkında olmadan kapıveriyorsunuz bu özelliği :D

14:00 gibi Pudding Shop önündeydim ve Zişan’ın gelmesine epey vardı. Ben de heyecanla dili dışarı sarkan süs köpekleri gibi Pudding Shop’u izliyor vay arkadaş neler görmüş yaşamıştır burası diye iç geçiriyordum. Ta ki içeriden bana doğru ellerini açmış o beyaz saçlı adamı görene kadar. O.o Oha Sultanahmet’teki restoranlardan sadece birinde tanıdığım vardı o da meğersem Pudding Shop’un Şef’iymiş :D Ben farklı bir yer sanıyorum, tee yıllar önce ziyaretimden aklımda kaldığı kadarıyla.

Hacı abiyle ayaküstü sohbet edip ağıza alınmayacak yalanları sıralıyıverdim. Kimseyi üzmeyecek, hiç bir olayın seyrini değiştirmeyecek küçük eğlenceli yalanları söylemeyi seviyorum :) Ayrıca doğaçlama yeteneğimi ve hayal gücümü de geliştiriyor kimse bana yalan söylemek ayıptır diye, yakışıyor mu kocaman adama diye şeetmesin lütfen :D Hıh Hacı abiye çok önemli bir proje için Hippi Kültürü hakkında araştırma yaptığımızı, birazdan konuyla ilgili yetkili kişinin geleceğini, bize yardımcı olup olamayacağını sordum :D Aaa tabi tabi bak bir sürü fotoğraf var, yazılar var gelin gelin ben gösteririm hepsini dedi. Gel bişey iç yaaa diye tutsa da kolumdan babama selam söylemek şartıyla ufaktan ufaktan uzaklaştım Pudding Shop’un önünden tekrar dönmek üzere.

Madem Sultanahmet’teyim o zaman gidip Ayasofya’yı 3956961664. kez tekrar gezeyim dedim. Son kullanma tarihi Nisan 2012 olan müzekartımla elektronik turnikeden geçiş yapmaya çalıştığımda, sanki Nisan ayında değilmişiz, sanki yıl 2012 değilmiş gibi düdütt ötmeye başladı lanet cihaz. Expire olmuş benim üzerinde Nisan 2012 yazan MüzeKart’ım. Nisan 2012’de neden expire oluyorunu sordum sormasına da onlar de şeedemedi nedense :D Geçtim 30 metrelik müzekart alma kuyruğuna.

Emekli öğretmen bir amcayla başbakan’ın çanak çömlek dediği arkeolojik buluntular hakkında konuşup, ön sırada askere gitmemek için taklalar atan uzatmalı üniversite öğrencisiyle müzelerin yetersizliği hakkında biraz itiştik. Bence yetersiz müzeler! :/ Daha güzelleştirilmeli, neyse konumuz bu değil. Sıram geldi, aldım kartımı, o sırada Zişan’da geldi.

Vakit geç olmadan ilk hedefimiz Arkeoloji Müzesiydi. O nasıl ihtişamlı, nasıl güzel bir yapıdır öyle. Sağolsun bir mimar ile bu tür yerleri gezerken binaların yapısal teknik bilgileri, tarihsel etkileri hakkında da bilgiler itekleniveriyor beyinciğin içine ister istemez ^^ Misal müzenin oluşumunda baş rolü oynayan kişinin meşhur Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablonun sahibi Osman Hamdi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Hippi dostum var benim :) 5
Dünyanın en eski aşk şiiri

Müze o kadar güzel, o kadar heyecan verici miraslarla dolu ki, gidip görmeyen varsa muhakkak yolunu düşürsün oralara doğru. Koskoca Büyük İskender’in Lahit’ini kim görmek istemez ki? Üzerindeki çizimler, bilgilendirici yazılar. Bir de bizim gibi şanslı olup müthiş bir rehber ile tarihi mirasların hikayelerini de dinleme şansı bulursanız ne âlâ.. Gerçekten çok büyük keyif aldım, müze gezintisinde. Üstelik tamamını da gezemedim çünkü Muazzez İlmiye Çığ’ın günümüz Türkçesine ulaştırdığı Sümer tabletlerini görmek için diğer binaya geçmemiz gerekiyordu müze kapanmadan.

Tarihi solumak denen şey geldi başımıza O.o Hani diyorum ya Müzeler aslında Lunapark kadar eğlencelidir diye. Gerçekten haklı olduğumu yaşayarak tekrar gördüm. Cidden görmeyen varsa gidip muhakkak görsün İstanbul Arkeoloji Müzesini..

Tabi daha yeni başlamıştık. Yıllarca Hippiciklerin uğrak yeri olan Pudding Shop’ta onlarla aynı lezzetleri tatmak çok güzeldi ^^ Hacı abim sağolsun yaptı abiliğini :D

Yemek sonrası mekandaki hippilere ait izleri tek tek taramaya başladık sanki bilimsel araştırma yapıyor gibi ama cooluğu da elden bırakmadan :D Bir çok yabancı ve yerli gazete küpürlerinin fotoğraflarını çektik, hacı abinin anlattığı bilgileri dinledikten sonra mekanın en ilginç bölümü olan panonun önüne geldik.

Hippi dostum var benim :) 6
anne hippiye not

Bu pano birbirleriyle iletişim sağlayan hippilerin notlarıyla doluymuş bir zamanlar. Misal Sultanahmet Meydanı’nda gitar çalıp içkilerini içen zıpırcıklar İngiltere’den Almanya’dan, Amerika’dan gelen dostlarıyla Hindistan’a gidip hacı olmaya karar verdiklerinde kendilerine başka yol arkadaşları bulmak için panoya not bırakırlarmış. Ya da kendilerinden sonra gelecek dostları için bilgilendirici şeyler. Tabi göçebe yaşayan hippilerin sabit adresleri olmadığı için aileleri, ülkelerinde bıraktıkları arkadaşları da yazdıkları mektuplarında Pudding Shop’u ekliveriyor zarfın adres kısmına. Pano’dan duruyor gelen mektup sahibine teslim edilmek üzere. Barış ve dostluk mesajları da sıkça yer ediniyor bu kutsal panoda.

Pano halen kutsallığını koruyor hippiler olmasa da. Misal şu ilginç hikaye beni çok şaşırtmıştı. 30 yıl sonra gençliğinde yaptığı çılgınlıkları tekrar yâd etmek için Sultanahmet’e gelen emekli hippi kadın ve kızını ağırlıyor Pudding Shop. Anne Hippi lavoboya gittiğinde, zaman tüneline girmişçesine annesinin barış ve sevgiye inancını, yaşama sevincine tanıklık eden kızı bir kağıt ve kalem alıyor eline ve şu notu yazıp ekliyor panoya. Anne kızın bu güzel anlarına tanıklık etme şansını yakalamak büyük keyifti..

Pano’daki tüm notları tek tek fotoğrafladıktan sonra tüm o hippi dönemini başından sonuna yaşamış Hacı abimi can kulağıyla dinliyordum ve çok daha ilginç bir şey oldu :)

Hippi dostum var benim :) 7Vaktinde uzun saçları, doğu kültürünü yansıtan zamana göre ilginç kıyafetleriyle çiçek çocuklardan biri beliriverdi yanımızda O.o İnanılır gibi değil, gözlerim yerinden çıkacaktı.  Hacı abim hemen tanıştırdı bizi ve o güzel insan masasına davet etti tüm samimiyetiyle. :) Eski günleri yâd etmek isteyen zamanın çılgın hippilerinden birinin masasındaydık. Muhtemelen o dönemlerde keşfettiği Aşure ile birlikte bir fincan çay içiyordu :) Hemen cömertçe ikramlarda bulunmak istese de Zişan ve Ben çay istedik sadece. Onun bildiği kadar Türkçe bizim bildiğimiz kadar İngilizce ve Almanca ile çok keyfli bir sohbete tutuştuk. Hemen Woodstock konserini sordum. Nasıl cesaret ettiniz? Nereleri gezdiniz? Nasıl bir ortam? ıvır zıvır saçma sapan sorulara daldım heyecandan :D Hurda bir otobüs ile Hindistan’a gitmeye kalkıp yolda kaldıklarını, amaçlarından vazgeçmeyip trenle ülke ülke dolaşıp sürüyle maceralar yaşayıp Hindistan’a ulaştıklarını anlattı. Oranın keneviri çok iyiydi demeyi de ihmal etmedi sağolsun :) Alman dostumuz Roland Slowik ile hatıra fotoğrafları çektirip mutlulukla ayrılıyoruz yanından :) Beat Kuşağı, Hippilik, Rock’n Roll’un tarihi diğer altkültürlerin oluşumu ile ilgili okuduğum Önder Kosbatar’ın “Taşlar Kimin İçin Yuvarlanıyor” kitabında geçenleri canlı kanlı bir tanıktan duymak inanılmaz keyifliydi benim için.

Havanın güzel oluşuyla beraber aldığımız cesaretle vuruyoruz kendimizi yollara. Sultanahmet’ten Gülhane Parkı boyunca yürüyoruz ve Sarayburnu’ndan bir L yaparak Eminönü istikametine doğru ilerliyoruz. Galata Köprüsü üzerinden geçip Karaköy’deki ünlü bankalar caddesi binalarının tarihi hakkında bilgiler alıyorum Zişan’dan :) Kamando Merdivenlerini ikişer üçer çıkarak çok sevdiğim Fransızca müzikler çalan ve etrafı kahve kokusu saran o adını bilmediğim güzel sokaktan geçip Galata Kulesi Meydanı’na ulaşıyoruz.

Biter mi yürümek? Bitmez ama biraz mola lazım diyerek atıyoruz kendimizi Ada Kitap’a. Orası mükemmel! Hem kitap hem kafe. Kahvelerimizle birlikte biraz sohbet edip kitapları inceliyoruz. Amanın ne göreyim? Hayatımın filmi, benim için inanılmaz önemi olan Amelié filminin defterini buluyorum O.o Genç kızlara has yapısı olmasına rağmen bu bende de olmalı diyerek hemen alıveriyorum bir tane :)

Az biraz yürüdükten sonra Waffle taym diyerek yine kısa bir mola veriyoruz Charly Temmel’de. Sonrasında koca İstiklâl Caddesi’ni yürürken bile isyanlar eden ben hızını alamayıp Taksim’den Mecidiyeköy’e kadar da yürüyerek Sultanahmet’te başlayan yürüyüş serüvenini şanla, şerefle, gururla tamamlıyorum :D

Harika anlar yaşadığım çok güzel bir pazar günüydü :) Yaşamayı, hayatı, insanları herkesi çok çok seviyorum. Bir hippi kadar olamayabilirim belki ama onların 2012 model hali kadar bi sevgi işte :D Onlar Sultanahmet’ten Hindistan’a gitmekle övünür ben Mecidiyeköy’e :D Ölçek biraz orantısız ya neyse :P

Sevgiler :)

Kategoriler
Edebiyat

Kitap sesi

Kitap sesi 9Bilgisayarın başında oturmuş abuk abuk sitelerde sözüm ona sosyalleşip vakit öldürürken ( ki burada gerçekten bir öldürme söz konusu, daha iyisini yapabilecekken tutup saçma sitelerde vakit geçirmek hem anı hem geleceği öldürmektir) bir ses duyuyorum ardımda.

Ardımdaki sesin kaynağı cennetten düşmüşçesine bembeyaz duran kitaplığım.

Nasıl yani? Olur ya hani gece uykuya dalacakken olur olmadık eşyalardan çıtırtılar gelir, ben hep onların sıcaklık değişiminden genleştiği saçmalığını bünyeme inandırarak korkmadan uyuyan bir şahıs olarak bu olayı da öyle yorumladım. Sonuçta atomu var, partikülü var, protonu, nötronu bilimsel bişeyler kesin olmuştur yani. Odun tahta deyip geçmemek lazım!

Anlamsız fotoğraf bakışmalarıma, abidik kubidik sayfaların boş paylaşımlarına dalıyorum yine. Twitter’da fenomen olmuşların komik olayım derken arkadaş ortamında “bu ne abi yaaa şimdi” standardında espirilerine gülemeden öhhh diyorum.

+ Sessiz ol duyacak bizi..

Lan?

Kahvemden bir yudum alıyorum korkudan, arkama dönüp bakamıyorum bile. Müzik açıyorum, sesi yükseltiyorum.

Aklım kitaplıkta. Noluyor orada?

Çok zekiyim ya, monitörün tepesinde duran webcam i açıyorum. Hafif kendime falso vererek arkama dönmeden dikiz aynası niyetine kullandığım webcam ile ardımı kontrol ediyorum. Her şey gayet normal..

Kapatıyorum müziği. Sesi dinlemek istiyorum, bir anlık cesaret ile.

+Sence neden bunu yapıyor?

-Bilmiyorum, tanımıyorum artık onu.

Aniden arkama dönüyorum gözlerimi korkudan kapatarak :D Sizi duydum, sizi duydum, sizi duyduuuuummm!

Sesi hissediyorum.

Dan Brown- Kayıp Sembol‘den geliyor;

“Varol senin gibi birinin buna şaşırmayacağını umuyoruz. Sorun nedir? Anlatmak istersen eğer biz hep buradayız. Sadece birer kağıt parçası olmadığımızı herkesten iyi biliyorsun!”

Şşeeyy.. Been. Siz Dan Brown musunuz? Robert Langdon mu? Bu arada bismillahh.

“Hangisini istiyorsan O’yum Varol. Neden bize sırtını dönüp o parlak ekranda vakit geçiriyorsun? Bunu bilmek istiyoruz.”

İstiyoruz mu? Allah’ım aklımı kaçıracağım. Diğerleri de mi?

Jack London – Martin Eden ile cevap veriyor bana. “Sen ki okumak ve yazmak ile ruhunu besleyen, bilmekten başka derdi olmayan, merakını asla dizginleyemeyen adam! Nedir senin derdin?  Martin Eden yeterince ilham kaynağı olamadı mı sana? O çabalayışları, vazgeçmeyişi? Kendini bulamadın mı? Yoksa okurken beni mi kandırdın? Düşün ve söyle Varol, nedir derdin? “

Yahu bir derdim yok, yapmayın böyle nolur, gözlerim doluyor. İçim burkuluyor. Neden böyle düşünüyorsunuz? Ben sizi hep çok sevdim, sizi bazı geceler konuşuyormuş gibi kulağıma yaslayarak dinlemeye çalıştım, sizinle uyudum, sizinle uyandım. Her birinizde ayrı anım, ayrı zamanım geçti, geçip karşınıza okumadan izledim bazen. Neden böyle düşünüyorsunuz?

Fyodor Dostoyevski – Suç ve Ceza ile cevaplıyor hafif Rus aksanı ile.

Biz eski ışığını göremiyoruz Varol. Bir labirentin içine dalmış çıkmak yerine umarsızca içinde dolaşıyormuşsun gibi görünüyor. Anlamsızlıkları dost edinip, güzelliğe uzak duruyorsun! Kafesinin tellerini ellerinle okşuyorsun, sanki ona minnet duyuyorsun. Git gide sıradan olmak için çabalıyorsun!

Ürpertiden ne konuştuğumu ne anlattığımı bile bilemiyorum. Haklısınız diyorum sadece.

Émile Zola – Therese Raquin ile cevap veriyor.

“Bizler senin en iyi dostlarınız bunu çok iyi biliyorsun! .. ve şimdi özünü, aşkını bulmanı istiyoruz. Bu aptalca bir yanılsama olmamalı Therese Raquin gibi.. Sekülerist birine dönüşüp tinseli yok etme! Ezme kendini, herkesleşme! Hemen yanı başındayız Varol, gözlerinle okumayı bırak bizi! Ruhunu eksiltme! Yazmayı bırakma! Sesini kısma!”

… bir ses kaplıyor odamı.. Ihlamur kokulu ses olur mu hiç? Ses bir koku ile anlatılır mı?

Mesnevi konuşuyor.. Tüylerim diken diken..

“Gitmeyin üzerine. O yolunu biliyor..” 

Ağlıyorum. Tutamıyorum ki kendimi. Bu çocukken öldüğünü düşünüp ardındaki insanların üzüntüsünü hayal ederek ağlamakla aynıydı. Kendine acımaktı, üzülmekti. Suç işledikten sonra affedilmekti. Ağlamaktan başka bir şeydi.

Ben biliyorum..

Öyle dedi. Biliyorum..

Ben biliyorum!

Kategoriler
Edebiyat Kişisel

Olamaz mı?

Olamaz mı? 11Güneşli bir İstanbul günü.. Vapurda martı sesleri eşliğinde okuduğum kitabımın son sayfaları yaklaşıyordu, biliyordum bu kitap bu vapurda bitecekti. Adı geçtiğinde bu vapur aklıma belki gelecek belki gelmeyecekti.. Özel olmalı dedim. Bu kadar basit bitmesin bu  kitap.

Son sayfasına geldiğimde etrafıma bakındım şöylece. Bir sürü insan vardı güneşli havanın tadını çıkarıp denizin kokusuyla başını döndüren, kendilerince meşgaleleri vardı, kimi telefonla konuşuyor, kimi fotoğraf çekiyor, kimi çevreyi izliyor, kimi martılara simit fırlatıyor bir vapurda olması gereken her şeyi yapan normal insanlardı. Biri hariçti sanki onlardan, hepsinden uzak iç kapıya yakın oturan, pembe bluzlu beyaz şapkalı genç bayan. O da benim gibi kitap okuyordu :)

Şu anın bir fon müziği olmalı dedim içimden. Çok düşünmeden ilk aklıma gelen şey bu şarkıydı. :) ve şimşekler çakıverdi :)

Amelie tabi ya.. Amelie..

O olsa bu kitabın bitişini daha anlamlı kılardı, bu bitişten bir mutluluk çıkarırdı kendine :)

Bu düşünce içinde aklıma harika bir fikir geldi. Nasıl heyecanlandığımı anlatamam sizlere.. Hemen içinde fotoğraf makinemin olduğu çantamın ön gözünden kalemimi çıkardım ve kitabın ilk sayfasına;

1- Varol AKSOY 

yazdım..

En altına da alelacele ama düzgün yazmaya gayret göstererek “Bu kitabı siz de hiç tanımadığınız birine verirseniz sevinirim..” yazdım. Kapağı kapattım ve beklemeye başladım. Kime vereceğim apaçık işaretlerle belliydi. O da bitirince başkasına verirdi belki, sonra o da başkasına derken, benim vapurda bitişini anlamlı kılmaya çalıştığım kitabım döne dolaşa onlarca el değiştirirdi.. Belki en sevdiklerimin eline geçerdi, belki bu yazıyı okuyanlara ulaşırdı, belki her eline geçeni mutlu ederdi bitişi beni üzen kitabım? Düşündükçe daha da mutlu oluyordum ama bir sorunum vardı.

Feci korkuyorum, ya terslenirsem? ya yanlış anlaşılırsam diye.. Daha önce hiç bir bayanın yanına merhaba tanışabilir miyiz diye gitmemiş ya da kesişmemiş daha doğrusu bir bayanla duygusal anlamda nasıl yakınlaşılır bilememiş biri olarak kesin bu benim yaptığım şey sarkıntılık yapan insanların yaptığı şeyin aynıdır diye düşündüm. Arkadaşça herkesle samimi olabilirim ama işin içine öyle yaklaşımlar girince beceremem. Her neyse amacım zaten yakınlaşmak değildi sadece o kitabı verirken beni yanlış anlarsa ne yaparımın korkusunu taşıyordum.

Olur ya İstanbul burası, alıp kitabı fırlatma olasılığı, sen ne yapmaya çalışıyorsun pis sapık diyerek çığlık atma ihtimali filan.. :D

Bunlar aklıma gelince bir an vazgeçer gibi olsam da iskeleye yaklaştığımızı farkettim. İnsanlar ayaklanmıştı fakat sanırım okuduğu kitabın etkisinde olan bayan hiç hareket etmiyordu..

Hadi Varol ya şimdi ya hiç dedim ve fırladım ayağa..

Kapının yanında oturması benim için büyük şanstı, geçerken kalabalığın içine karışıp uzatacaktım. Acele etmeliydim ki insanların kapıya yaklaştığını görünce o da hemen kalabalığa karışmasın. Hemen giriverdim kapıdan geçme kuyruğunun içine, o okuduğu kitabını çantasına koyuyordu.

Aman tanrım kalbim nasıl atıyor anlatamam size, sanki o kalabalığın içindeki ben değilmişim de koskoca vapurda sadece o ve ben varmışım gibi heyecanlandım. Kitabı sağ elime aldım ve uzandım ona doğru ama o an benim için ölüm gibi bir şeydi. Tam o uzanış anında vazgeçtim, kitabı alıp çantama koyup gitmek istedim. Sonra bayanın beni farkettiğini gördüm ve “bu kitabı size vermek istiyorum” dedim. O şaşkınlıkla kitabın kapağını açtığında ben hemen yana kayıp kapıdan çıkmıştım bile.. Kapının penceresinden baktığımda gülümsüyordu :) Ohhh dedim be işte bu :) İnanın bana sanki dünyayı değiştirmişim gibi sevindim ve mutlu oldum :)

Hem anlamlı bir iş yaptığıma, hem de terslenmeme fırsat vermediğime sevindim :D Çifte mutlulukla ve yakalanma endişesi ile çabuk çabuk indim aşağıya, vapurdan indiğimde içim huzur doluydu :) Kendi küçük oyunumu başarıyla başlatabilmiştim, bundan sonrası onun sorunuydu :)

Aradan neredeyse bir ay geçti. Ben başlattığım oyunu tamamen unutmuş öyle iki mutlu bir mutsuz devam etmiştim hayatıma. Ta ki o maili alana kadar :)

“Merhabalar ben vapurda Tuna Kiremitçi’nin kitabını verip kaçtığınız kişiyim :) Web sitenizden buldum mailinizi. Şaşkınlıkla beraber tüm günümü mutlulukla doldurduğunuzu bilyormusunuz? Nasıl olur yaaaa, nasıl diye sorguladım durdum. Tanıdığım herkese anlattım onlarda inanamadılar. Kitabı bugün bitirdim ve söylediğiniz gibi tanımadığım birine 2. sıraya kendi adımı yazarak verdim. Bir tane yetmez ama bunu birkaç defa daha yapacağım, çok keyifli oluyor :) Size çok teşekkür ederim hayatımı kısa süreliğine de olsa değiştirdiğiniz için…. İyi akşamlar.”

Bu maili aldığım gece yerimde duramadım heyecandan :) Tıpkı düşündüğüm gibi olmuştu her şey, kitabımı bir başkası okumuş sonra o da tanımadığı bir başkasına vermişti.

Kim bilir ne kadar dönüp dolaşacak, kimler benimle aynı duyguları paylaşacak :) Kim bilir o kitap döne dolaşa kimlerin eline geçecek? Belki bir eylül akşamında olur ha? olamaz mı? Fon müziği http://fizy.com/#s/1ajbdl bu olur.

Bir gece iskelenin üzerinde ay ışığını izlerken kitabın ilk sahibi ile son sahibi buluşur? Belki tesadüfleri seven aşk, “olabilir” diye fısıldar kulağıma? Sonra ay Amelie’nin yüzüne dönüşür ve gülümser bize :)