Kategoriler
Edebiyat Kişisel

Aret ve Ben

Aret ve Ben 2Hayatımın epeyce eğlenceli olması gereken kısımlarını (iki yıl öncesi ve varoluşum arasındaki zaman diliminden bahsediyorum) öyle güzel insanların değerli katkılarıyla benzersiz bir katlanılmazlığa dönüştürdüğümü düşünüyordum bir zamanlar. Katlanılmaz olduğu aşikardı fakat gerçekten değerli saydığım insanlar mıydı bu katlanılmazlığı bana yaşatan? Çevremde gördüğüm herkes gibi derin düşünceler, çıkmazlar, melankolik kaybediş hikayeleri, gözyaşlarıyla hiçbir şey anlamadan çevirdiğim kitap sayfaları, anılar içerisinde süzüldüğüm şarkılar vs. vs. sürüyle şey yaşıyordum. Bu hayatımın en çirkin, en lanet haliydi biliyordum ve başa çıkamıyordum sanki. Direniyor, toparlanıyor ve tekrar eski halime dönüyordum. Ta ki değişim denen gerçeğin farkına varana kadar.

İnsan değişemiyorsa sürekli aynı şeylerin benzerini yaşamaya mahkumdur. Kabulleniş bir intihardır. Beklenti aciziyettir. Yaşamın değerini bilemeyen sanki defalarca bu dünyaya gelme şansı varmış gibi israf edip tüketilen zamanın zavallı insanlarına yakışır bu tür melankolik süreçler. Hiç kimsenin özünde mutsuzluk yatıyor olamaz, herkes bir şekilde mutluluğa ve huzura ulaşabilir, yeter ki değişmesini bilsin.

Kendi toparlanma sürecimin en istikrarlı zamanlarımda çevremde benden destek alan, onlara da bakış açımı yansıtarak motivasyon sağladığımı düşündüğüm bir çok arkadaşım vardı. Çevrem mutsuz insan doluydu ama onlara rağmen ben mutluluğa doğru ilerliyordum. Sanki bu bir tür test mekanizmasıydı benim için. Mutsuzların içinde mutluluğumu test edebiliyordum ve onlara da doğru olduğuna inandığım yolu anlatarak egoistçe bir huzur yaşıyordum. Mutluluğun paylaşılarak büyüdüğü gerçeğini de gözlemliyordum.

Bir gece uykuya dalmışken adını zikretmek istemediğim bir arkadaşım aradı. Büyük bir depresyonun içerisindeydi ve uyuyamadığını ağlamaktan gözlerinin şiştiğini söyledi. Çok ilginç sayılmayacak samimiyetimle doğru orantılı bir istekte bulundu benden. Varol bana kitap okur musun?

Hemen yanı başımda bulunan kitaplığımda karanlıkta elime geçen ilk kitaptan herhangi bir sayfayı sana okumak istiyorum bakalım neler çıkacak dedim ve karanlıkta rastgele bir kitap seçip yanımda duran kitap okuma lambamı açtım. Doğruldum ve okumaya başladım.

Gece vakti kısık sesle öyle sözler dökülüyordu ki telefonun diğer ucuna aktardıklarıma ben bile inanamıyordum. Sadece bir bölüm okudum kitaptan ve ikimiz de şaşkına dönmüştük. Ne ben seçmiştim kitabı, ne o böyle şeylerin denk gelebileceğini bekliyordu. Tümüyle içinde bulunduğumuz durumu ve benim artık dünyaya bakmaya karar verdiğim bakış açımı anlatıyordu. Sanki ona daha önce söylediklerimi desteklemek için yazılmış bir kitaptı bu.

Hemen kitabın adına ve yazarına baktım. Elinde bir ayna tutan kanatlı erkek melek figürünün altında Sen ve Ben – Aret Vartanyan yazıyordu. Sabah ilk işim kitabı çantama koymak oldu. Delicesine incelemek istiyordum fakat bir anda bitiriveririm diye de korkuyordum.

Günler günler geçti aradan, minik minik sayfalar okuyarak hiç bitmemesini umarak o zaman da şimdi de yapmamam gereken bir seyahatte bulundum. Anlattığım dönüşüm hikayemde o ana kadar topladığım tüm motivasyon ve pozitif enerji yerle bir olmuş, ilkelerimle ters düşerek eskisinden de yıkık bir hale bürünmüştüm. Kitap elbette yanımdaydı. Hiç yapmamam gereken seyahatin dönüş yolunda uçağımın kalkmasına 3 saat kala havaalanında bitirdim kitabın kalan sayfalarını. Tüm o yıkılışım o ana kadar biriktirdiğim gücümün tükenişi sanki kendini onarmaya başlamış ve inancım sadece bir kitapla yerine gelmişti. Farkındayım karmaşık bir durumu anlattığımın bir dirilip bir ölme hikayesiydi aslında bu, önemli olan o etki ile nereye geldiğim ve neleri elimde tutarak şimdi kendimi nasıl hissettiğim.

Tüm açık yürekliliğimle söylemek istiyorum ki eğer başıma bir iş gelmeyecekse :) dünyanın en mutlu ve sorunsuz insanlarından biriyim! Zaman zaman düşer gibi olsam da toparlanmak gerçekten çok az zamanımı alıyor. Sebebi de bakış açım. Dünyada benden değerli hiç kimsenin olmadığı gerçeğini ruhuma kazıyışım, an denilen kutsal zaman diliminin farkına varışım, korkmam gereken hiçbir şey olmadığının hayatın aldığım kararlar neticesinde şekillendiğinin ve gerçekten neyi isteyip neyi istemediğimin bilinci aydınlattı bir zamanlar berbat renkli köhne yaşam odamın duvarlarını..

Bana bu kadar faydası dokunmuş bir yazar olan Aret Vartanyan’ın kitabını fikirlerime değer veren, destek almak isteyen onlarca arkadaşım tavsiye ettim ve bir o kadarına da hediye ettim her nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar. Çok az tanıyıp mutsuz olduğunu gördüğüm insanlara bile gönderdim. Bu yazıyı okuyup onlardan biri olanlar var ise tam olarak bu kitabın benim için neden bu kadar değerli olduğunu da anlamış olurlar. :) Umarım onlar da daha iyilerdir, genellikle mutsuzluk anlarında yanında olmamı isteyenler çoğunlukta, tabi ikinci bir şansları olmayacağına da bahse girerim bu arkadaşlarımın!

Her neyse geçtiğimiz hafta çok büyük bunalımların içinde olduğunu bildiğim ve 8-9 yıllık mazimiz olmasına rağmen yıldızlarımızın hiç barışmadığı bir ahbabıma önerdim bu kitabı. Hayatında okuduğu ilk kitap buydu ve bana bakış açısındaki değişiklikleri anlatırken içimde duyduğum o gururu kelimelerle tarif etmem imkansız. O da bana göre kurtarılmış insanlardan biri olacak. Tabi bunu gerçekten isterse. Gerçekten isterse diyorum çünkü kitap bir mucize değil, asıl güç istemekte! Değişmeyi benimseyebilmekte.

O arkadaşım bana duyduğu minnete istinaden Aret Vartanyan’ın sunduğu kişisel dönüşüm etkinliği olan Yaşam Atölyesi tanışma toplantısına rezervasyon yaptırmış. Sınırlı sayıda katılımcının bulunabildiği toplantıya gitmek için o benden fazla heyecan duyuyordu. Nasıl söylesem bilmiyorum biraz vefasızlık gibi olacak ama Aret Vartanyan’dan almam gerekeni aldığım ve kendi iç huzurumu yakalayabildiğim için ilk günlerdeki kadar heyecan verici bir yanı yoktu toplantının.

Tanışma günü geldi çattı ve ben halen süren soğuk algınlığıma rağmen gitmek istedim sebepsizce, heyecanım yoktu ama orada olma isteğim mevcuttu. Soğuk ve hastalıklı bir sonbahar gününde evde sıcacık kahvem ve müziğimle kitap okumak kabul edebileceğim en harika fikirken gayet meşakkatli bir yolu göze aldım ama neden buna karar verdiğimi o zaman da şimdi de kestiremiyorum. Her neyse..

Feng shui felsefesine göre dizayn edilmiş mistizm ve modernizmin çok estetik bir şekilde kullanıldığı Yaşam Atölyesi merkez ofisine girdik ve mumlarla aydınlatılmış geniş alanda beklemeye başladık. Erken gittiğimiz için biz kendi aramızda arkadaşımla sohbet ederken göz ucuyla birer ikişer gelen insanları da gözlemleyebiliyordum. O alanda gördüğüm herkeste bir kaygı, bir umutsuzluk hali söz konusuydu, enerjilerini hissetmek için usta olmaya gerek yok. Grup tamamlandı ve farkettim ki o alandaki en normal sayılması gereken kişi benim ya da öyle hissettim bilemiyorum.

Aret Vartanyan geldi ve gayet klasik giyinmiş insanların içinde rahat ve spor kıyafetlerim saç ve sakal salaşlığımla özellikle seni merak ediyorum dedi. Herkese sorduğu kimsiniz ve neden buradasınız sorusuna yanımdaki arkadaşımın iş hakkında açıklamasını onaylayarak eklemelerde bulundum. Adım Varol ve adımla örtüşen Varoluşçu felsefenin bahsettiği öze ulaşabilmem için bana göre birşeyler var mı onu görmek istiyorum dedim. Öykü ve denemeler yazıyorum ve bazen sanki kendim değilmişim birşeylerin etkisindeymişim çerçevenin dışında olmam gerektiği hissini taşıyorum dedim. Ayrıca Sen ve Ben kitabını yanımdaki arkadaşım ona benim tavsiye ettiğimi söylemesine istinaden kitabı birçok kişiye tavsiye ettim ve epeyce işine yarayacağını düşündüğüm arkadaşıma hediye ettim dedim. Bin Yüz Bir İnsan kitabını okuyup okumadığımı sordu ben de okumadığımı söyledim. Bana konuşma sonunda kitabını hediye edeceğinin sözünü verdi :) Gayet ilgisini çekti ilk girişim. :) Zaten konuşma boyunca sürekli bana karşı hitaplarda bulundu.

Varoluşçulukla ilgili olarak daha önce Stanley M.Honer, Thomas C.Hunt, Dennis L.Okholm’un birlikte yazıp derlediği Felsefeye Çağrı kitabında da önerisini alıp kenara not ettiğim Matrix filmini salonda bulunan ve işin ironik kısmı varoluşçulukla tek ilgisi olan kişi olarak izlemediğimi duyunca şiddetle tavsiye etti. Yazıyı yazdığım an itibari ile de izlemedim ya neyse. :)

Konuşması bittikten sonra sormak istediğim birkaç şey vardı, onları yönelttim kendisine gayet eğlenceli bir şekilde sohbet havasıyla cevapladı.

Kitap imzalamak için konuşma alanının kenarında bulunan barda beklerken bana kitap sözünün olduğunu hatırlattım. Görevli arkadaşlardan birine kitap getirmesini rica ederken bir başka görevli arkadaş sizin muhakkak Yaşam Atölyesi’nde bulunmanız gerekiyor dedi. Çok şaşırdım. Yani kendimi övmek gibi olmasın diye bana yönelttiği şeyleri aktarmak istemiyorum ama şiddetli bir gurur kapladı içimi sözleri dinlerken :D Kitap gelmişti, kitabımı imzalarken Varol dedim, bu adı unutmayacağım dedi, Varoluşçu Varol diye hatırlarsınız artık dedim :) Aret az önceki konuşmayı sürdürdü ve aynı şeyi söyleyecektim kesinlikle sen burada olmalısın. Ne iş yapıyorsun bilmiyorum ama sen yazıyorsun bunu cidden hissettim anlattıklarından ve gerçekten iyi yazıyorsun dedi. Benim o gurur hissim artık patlayacak noktaya gelmişti. :)

Yanımdaki arkadaşıma dönerek bu adamı işten kovun ve bırakın yazsın dedi. Ağzım kulaklarımdaydı tabi o an. Arkadaşım uzattı kitaplarını ve okuduğu ilk kitap olduğunu, sayesinde artık düzenli kitap okumaya başladığını söyledi. Tabi ben kendisine epeyce kitap seçmiştim D&R’dan ve tesadüf Yaşam Atölyesi’ne katılacağımız gün kargo ile ulaşmıştı kitapları eline. Mecburen toplantıya getirmek zorunda kaldı. Aret’de bakayım neler seçmiş dedi. :) Aret ile fikir olarak örtüştüğünü düşündüğüm Osho’yu arkadaşıma önermiştim. Onun bir kaç kitabını çıkardı, Aret’e sordum sizin etkilendiğinizi düşünüyorum Osho’dan doğru mu acaba diye? Evet Osho kesinlikle var dedi. Sonrasında has adamım Charles Bukowski’yi görünce gülümsedi. Vaay benim favori yazarlarımdandır dedi. Bir de Jack Kerouac’ın Yolda kitabını önermiştim arkadaşıma, özellikle Yolda’nın hayatımın kitabı olduğundan bahsettim. Görevli arkadaşa not ettirdi bunu muhakkak okuyacağım dedi.

Facebooktan ekle beni Varol, mesaj yaz, seninle sohbet etmeyi sürdürmeyi çok isterdim dedi. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Aret arkadaşım gibi birşey olmuştu sanki o an için, belki de olmuştur bilmiyorum. :)

Konuşmanın devamında hayatımda daha önce de imzalı kitaplarım olmuştu ama bizzat imzalattığım iki kitabım oldu biri beni yazmaya şiddetle teşvik eden Ferhan Şensoy biri de hayatımın en berbat bunalımından çıkmama destek olan sizsiniz dedim. Onun için de anlamlı bir durum olduğunu gülümsemesinden farketmek hiç zor değildi.

Kendisini tanıdığım için çok mutlu olduğumu dile getirdim ve tokalaşarak ayrıldık mekandan.

Hayat bir dengeden ibaret sanki öyle değil mi? Kitap hediye ediyorum ve kitabın sahibi bana başka bir kitabını hediye ediyor. Düşüyorum ve düştüğümde elimden tutan adam beni salondaki onca insandan farklı kılıyor ve gururumu okşayarak yine teşvik ediyor tüm samimiyetiyle.

Belki Yaşam Atölyesi benim için bir kırılma noktasıdır, belki gerçekten katılmalıyımdır, bu tercihi yapmalı mıyım emin değilim ama yürüdüğüm yolun şuan için en iyisi olduğunun bilincindeyim. Daha iyisinin olup olmayacağını zaman ve benim adımlar gösterecek.

Son olarak kitabı bitirdiğim dönemde facebook üzerinden paylaştığım kitap öneri yazımı sunmak istiyorum.

Şimdiye kadar okuduğum ve tekrar okuyacağıma emin olduğum, tüm sevdiklerime, iyi olmasını istediklerime, mutsuz, özgüvensiz, kendini sevemeyen, aşk acısı çeken, hayata karşı umutsuz olan, varoluşunun değerini anlayamayan, kendini milyarlarca insandan biri zanneden, gözlerini kapayıp renkleri göremeyen, güneşin bulutun kuşların ağaçların farkına varamayan tüm insanlara tavsiye edeceğim gerçekten “baş ucu kitabı” sözünü sonuna kadar hak eden bir kitap. 

Eğer bugün birilerine iyilik yaptıysam muhtemelen en büyüğü bu kitabı tavsiye etmiş olmamdır, bu kadar eminim!Sözün sonu: Bu kitabı ne kadar erken okursanız yaşamınızın geri kalanı için o kadar iyi..Not: Kesinlikle bir kişisel gelişim kitabı değildir.Teşekkürler: Aret Vartanyan
 
Eğer işler yolunda gitmiyorsa bu sizin suçunuzdur bir başkasının değil. Yaptığınız ve özellikle yapmadığınız herşey sizi bağlar. Varoluşunuzun kıymetini bilin ve saçma sapan acı dolu anların sona ermesi için adımlar atmaya başlayın! Bir kıvılcım için Aret Vartanyan – Sen ve Ben kitabını kullanabilirsiniz.
Sevgiler.
Kategoriler
Edebiyat

Büyük Usta Ferhan Şensoy!

Ben kii bir insan sömürgeci, bir beyin emici, bir emme basma tulumba olaraktan nice insanlar tanıdım, nice insanları sevdim, onlardan ilham aldım da hiç biri bir Ferhan Şensoy olmadı, olamayacak da sanırım. Günlerce aralıksız otobiyografisini okudum, internetten yayınlanmış boxsetlerini izledim çizik çizik ettim yaşamını hayranlığım büyüdü büyüdü büyüdü. Onu canlı kanlı hiç görmemiş olmam da enterasyonel bir küsgen tavuk hissiyatı yarattı derin maneviyatımın içinde.

Tiyatro sezonunun kapalı olduğu döneme denk düşen benim bu sükûtsal hayallerim geçen gün facebook üzerinde yayınlanan bir paylaşımla bangır bangır bağırmaya, kalbimde vibrasyonel etkiler yaratmaya, renklerle dolu dünyama kıpır kıpır yeni renklerin düşüvermesine vesile oldu. Ferhangi Şeyler 5 Ekim 2012 Saat 20:00’da sezona merhaba diyecekti. Hemen gidip tiyatronun en izlenilebilitesi yüksek, en kalantor abilerin oturması gerekli uygun görülen yerlerinden birine kaydımı yaptım ve o muhteşem günü yani dün geceyi beklemeye koyuldum.

Mutluluk biraz da hedeflerden ibaret aslında. Beklemek, ulaşmak, sabırsızlanmak, hayal etmek bunlar çok etkili mutluluk için. Günlerim Ferhan Şensoy’a ulaşabileceğim günü beklemenin heyecanı içindeydi. Varol şu gün boş musun? sorusuna beynim miniminicik saliseler içinde derhal 5 Ekim hatırlatmasını ekliyor cevap için, sonra boş olup olmadığım için düşünmeye koyuluyordu. Her şey 5 Ekim’e endeksliydi.

4 Ekim gecesi. Acaba kitaplarımı imzalatabilir miyim Ferhan abiye düşüncesi geçti aklımdan. Düşündüm ki Ferhan Şensoy’un bana ilham veren, içimde ormanlar oluşturan kalemini tuttuğu ellerini sıkacak, o elleri bu kez ilham için değil bana hatıra bırakmak için bir kaç satır birşeyler karalayacaktı. Düşünmek ve heyecanlanmak… gözüme uyku girmedi.. Sonra belki kendimi anlatırım biraz? Olamaz mı? Olur. Ben ona kendimi anlatsam, onda kendimi bulduğumu söylesem, tebessüm eder mi? Yüreklendirir mi beni? Olamaz mı? O da olur! Olabilitelerini düşündükçe gülümsemekten uyuyamaz hale geldim, düşüncelerimle daldım uzaklaştım gittim ütopyamın pozitif denizinde..

Sabah evden kaçan gelinlik kızın heyecanı gibi ütopyama yolculuğumun bohçasını hazırladım. Belki kalemi yoktur yanında diye en güzel kalemimi seçtim, her zaman yanımda tuttuğum sarı küçük defterim yanımda mı diye tekrar yoklamasını çektim, okumuş olduğum iki otobiyografisi Kalemimin Sapını Gülle Donattım ve Başkaldıran Kurşunkalem kitaplarını çok özenli bir şekilde çantama yerleştirdim ve aynadan en sevdiğim gülümsememin yüzümde olup olmadığını kontrol edip çıkıverdim evden.

Gün içinde ya kitabımı imzalatamazsam? Ya Ferhan abinin ferhangi bir işi çıkar da oyundan sonra apar topar çıkıp giderse? Pis kemirgenler, tahammül edemiyorum onlara, hemen Ferhan Şensoy’un kızı Müjgan Ferhan Şensoy’a twitter’dan mention attım. Dedim ki

Müjgan Ferhan Şensoy hanım da dedi ki;

Ben bu sözü duydum, olayım artık tamamdır. Hangi dingoz güç bana engel olacakmış şaşarım! 100 kaplan gücüyle saldırır, kazayla öğrendiğim tüm komandosal taktikleri uygular, Ferhan Şensoy’un o mübarek ellerine ulaşır imzalatırım kitabımı. Sonuçta alınmış bir söz sayılır tweet. :D Ayrıca bu mevzu hiç de vazgeçebileceğim türden önemsiz bir şey değil, son derece hayat memat meselesi arz etmekteydi.

Erkencikten gittim tiyatroya, biletimi bastırdım, birşeyler atıştırdım, ucu ucuna sigaralar yaktım, Ferhan Şensoy’un (kusura bakmayın da abi demek istiyorum kendisine ya, soyadıyla hitap etmek sanki birbirimize çok uzak insanlarmışız hissiyatı veriyor, halbuki daha dün birlikteydik. neyse :) ) lise eğtiminin bir kısmını geçirdiği Galatasaray Lisesi’ne değin yürüdüm, onun okuldan kaçtığı günleri, günün birinde kendisine son derece manyaksal düzeyde hayranlık besleyecek bir güruhun oluşacağını aklının ucundan geçirmediği yaşlarda caddeyi öğretmenlerine yakalanmamak için koştur koştur adımladığı anları tahayyül etmeye çalıştım. Yarım saat kala girdim tekrar tiyatrodan içeri. Oyunu beklerken yeni albümü için bir ay öncesine kadar sabırsızlandığım Ceylân Ertem’in şu tweetini gördüm.

Nasıl yani? Sırf destek olsun, güzel güzel müzikler yapmaya devam etsin diye gidip orjinal albümünü satın aldığım Ceylân Ertem burada mı olacak? Afedersiniz ama oha!

şeklinde hem Müjgan Ferhan Şensoy’a hem Ceylân Ertem’e mention attım. Ceylân Ertem’i canlı dinlemek yapacaklarım arasında ilk sıradaydı, çünkü o fazlasıyla özel bir isim benim için. Hele hele Ütopyalar Güzeldir parçası..

NOT: Yazının geri kalan kısmı elim bir kaza sonucu silinmiş ve ikinci kez yazılmıştır, kaçan hapışırık miktarı küfür edilmiştir, devam ediyoruz.

Biraz Ütopyalar Güzeldir’den bahsetmek istiyorum. Bilmeyenler için aktarayım Ferhan Şensoy’un gençlik yıllarında delicesine aşık olduğu bir kadın vardır. Civciv der ona.. Aşkları içlerinde birer yara gibi dururken;

“… sabah gardan almanya baskısı bir türk gazetesi alıp biniyorum trene. gazetenin birinci sayfasında bir uçak enkazı fotoğrafı! paris’te boulogne ormanına düşmüş bir türk hava yolları uçağı. kimi ölenlerin isimleri, kimilerinin fotoğrafları var. en başta civciv’in fotoğrafı…”
diye bahsediyor kitabında.. Ne tesdüftür ki çok sevdiği Boris Vian; Günlerin Köpüğü kitabında Colin ve Cholié adlı iki aşığın Boulogne ormanında gezintiye çıkarır. Sevgililerin geçtiği yer olarak bilinir bu orman. Çağlayanın altında yürümeyi anımsatır diye not düşülür hatta. Boulogne Ormanı sevgili geçidiydi belki de Ferhan Şensoy içinde ta ki orman; civcivini, gönül bayraktar’ı yutana değin..
Sonra bu parça gelir aklıma hep. Belki Civciv için yazmıştır büyük usta bu sözleri. Ceylân Ertem bu eşsiz sözlere ses verdiği için daha da değerlidir benim için.

Her neyse koltuğumu buldum, beklemeye başladım. Değerli seyirciler sırf japonlar cep telefonunu icat etti diye sizin onu oyun boyunca açık tutmanız şart değil diye başlayan ve lütfen demiyorum farkettiyseniz, üzerinize alınmıyorsunuz lütfen dediğimde.. şeklinde biten bir anons ile başladı Ferhangi Şeyler’in 1720. gösterimi. O kadar naturel gülüşler vardı ki, insanlar senfonik olarak gülüyor, tonlamalar bile sanki oyuna dahilmiş hissi veriyordu. Ferhan Şensoy bir kaç adım ilerinizde size birşeyler anlatıyorken gerçekten oyuna konsantre olmak hiç kolay değil. Hani oyuncu heyecan duyar ya sahneye çıkmadan önce, asıl heyecanı seyirci duyuyor Ferhan Şensoy’u izlerken..

Muhteşem bir ilk sahnenin ardından antrakt oldu ve salonun neredeyse tamamına yakını sigara tüttürmeye, üç beş laflamaya dışarı çıktı ben sahneye ağzım açık bakıyordum halen. Vay arkadaş az önce burada Ferhan Şensoy vardı diye kendimi inandırmaya çalışıyordum. Derken koridor tarafından şirin mi şirin bir insan gözüme ilişti. Aa ne tatlı dersiniz ya hani o tür biri. Sonra farkettim ki o şirin, tatlı diye baktığım kişi Ceylân Ertem’miş. Derhal fırladım koltuğumdan arkalara doğru ilerleyen Ceylân’ı yakaladım;

Büyük Usta Ferhan Şensoy! 4Merhaba Varol ben. Twitter dememe gerek kalmadı aa Merhaba Varol geç kaldım biraz ya, nasılsın? dedi. Oy kurban olayım sana demek, sarılmak içimden geçerken laubalilikten hiç haz etmeyen Ceylan ve laubali davranışlar konusunda tereddüt eden ben arasında çok tatlı bir konuşma gerçekleşti. Onu canlı izlemeyi planlarken bir anda karşımda görüşümün şaşkınlığını anlattım, çok özel biri olduğundan az buçuk bahsettim ama vaktini de almak istemiyordum fotoğraf çekilebilir miyiz diye soruverdim. Tabi tabi dedi yanımda öyle güzel durdu, ben öyle güzel baktım ama öyle bir fotoğraf çıktı ki ortaya ne fotoğraftaki ben ben, ne ceylan yanımda öyle güzel öyle şirin. Piksellerimiz ilk okul çocuklarının abaküs sayısı kadar sayılabilitesi yüksek.. Güzel çıktı mı, olmadıysa tekrar çekelim dedi Ceylân. Ben nezaketen daha fazla vaktini almamak için yok yok güzel çıktı dedim içim kan ağlayarak. :( Kendisine teşekkür ettim ve çok mutlu olduğumu söyledim, geçtim yerime.

Fotoğrafa rağmen çok mutluydum. İkinci perde başladı.

Güncel olaylara öyle net, öyle şahane yaklaşıyordu ki Ferhan abi, insanın her kelimesinde alkışlayası geliyordu neredeyse. Oyun boyunca güldük, muhteşem anlar yaşadık ve keşke bitmese dediğimiz oyun bitiverdi. Ayakta alkışladık tüm salon Ferhan Abi’yi. Gözlerinde nasıl bir ışıltı vardı anlatamam size, sanırım bir oyuncunun en keyifli anı oyun sonu aldığı alkıştır, çünkü Ferhan Şensoy anıtlaşmıştı resmen!

İnsanlar birer ikişer salonu terkederken ben sahneye doğru ilerledim, çünkü kitap sahnede imzalanacaktı. Bir beye rica ettim fotoğrafımı çeker misiniz diye, karşılığında ben de onun fotoğraflarını çekebileceğimi söyledim. Tabi olur dedi. Çektiği fotoğraflar için minnettarım, en azından o güzel anın bir belgesi daha oldu elimde.

Tüm maneviyatımla Ferhan Şensoy’a yaklaştım kitapları masaya bıraktım, elini uzattı. Varol dedim. Sormasın adımı, uğraşmasın ne gerek var adım ne sanım ne, hiç önemi de yok imzanın onu bana hitap etmesi bile benim için yeterliydi. Ferhan Şensoy kitapları imzalarken ben onun benim için ne kadar önemli biri olduğundan, hayatıma kitaplarıyla nasıl yön verdiğinden, kendimde onu bulduğumdan, çok büyük bir güç ve ilham aldığımdan bahsettim. Öyle samimi, öyle içten, öyle kibar bir şekilde gülümseyerek dinledi ki saatlerce ona anlatmak istedim, zaten kendisi de son kitaba daha uzun şeyler yazdı sanki konuşmamla elindeki işi birbirine örtüştürürcesine. Tekrar tokalaştık, çok teşekkür ettim gözlerim nemli bir şekilde, çok içten gülümsedi. Ağlayacaktım. :/

Diğer elemenanın fotoğraflarını çekmem gerektiğini anımsadım, kendime geldim karşımda duran Ferhan Şensoy’u o ışıkta çekebileceğim en iyi şekilde çekmeye çalışıp tüm açıları tek tek yokladım. Fotoğraf sonrası tekrar vedalaştık ve yanından ayrıldım.

İşte sahneden basamakları inerken hissettim hayatımda herşeye sahipmişim hissiyatını. Öyle güzel müzikler çalmaya başladı ki kulağımda, öyle güzel kokular alıyordu ki burnum, öyle güzel görüyordum ki herşeyi kelimelerle ifade edemem.

Ay fındıktı ve çikolataydı gökyüzü, keman sesleriyle dans ediyordu İstiklâl Caddesi, insanlar ve tramvay canlı birer tablo gibiydi. Herkes çiçekti, enfes kokuyordu etraf. Öyle hissediyordum. Mutluluk biraz alkollense fena olmazdı, girdim bir büfeye, bira açtım. Ağır ağır keyifle yürüyordum caddede, gülümsememek elde değil. Hayatın bana güzelliklerle dolu olduğunu hatırlatma gecesindeydim. Çok mutluydum çok..

Kategoriler
Edebiyat

Kitap okuyunca ne oluyor?

Kitap okuyunca ne oluyor? 6Şimdi ne kadar yazacağım hiç bilmiyorum ama uzun bir yazı olabilir belki. Biliyorum uzun yazı olduğu zaman okumuyor insanlar, yine de ben yazmış bulunayım. Yılbaşında kendime bir hedef koymuştum bu yıl sonuna kadar 60 kitap okuyacağım diye. O hedefi gerilerde bırakalı bir kaç hafta oluyor, ay başına 5,5 gibi bir kitap ortalaması ile ilerliyorum, bazı aylar 7-8 kitap bitirdiğim bile oluyor. Tamam, güzel, okuyorum. Okuyorum da ne oluyor?

Hiç kitap okumayan insanların içinde kitap okumanın keyfini yaşayan biri olarak aslında git gide yalnızlaşıyorum. Okuyorum ve düşüncelerimi anlayabilecek insan sayısı azalıyor. Küçümsemek gibi bir durum yok ortada yanlış anlaşılmak istemiyorum, sadece dünyasında kitaba yer olmayan insanların bana anlatabilecekleri şeyler oldukça kısıtlı ve benim onlara sunabileceklerim de epeyce kısır. Onlarla bir televizyon dizisi hakkında konuşamıyor, futbol maçlarının özetleri hakkında fikir beyan edemiyor, bir şekilde kitapların da etkisiyle tanıştığım ruhuma uygun müzik tarzı sebebiyle onların tercih ettikleri ve önerdikleri müzikler hakkında olumlu dönüşler sağlayamıyor, ilişkilerde de her zaman bana ayak uyduramayan insanları bir şekilde teşvik etmeye çalışıyor ve bundan huzursuzluk duyup o istemediğim sona doğru beraberimde sürüklüyorum X’i, Y’yi, Z’yi.  Diliyle taklalar atan, saniyede onlarca kurmaca türetebilen yapım aç parantez adam burada kendini övmüyor aslında kapa parantez sayesinde karşımdaki insanı sıkmıyorum ama ben fazlasıyla sıkılıyorum. Bu sebeple ister istemez daha bir içe dönüş yaşıyorum.

İçe dönüş benim için huzur demek. Ütopyama tapışım da bu yüzden. Kendi dünyamı renklerini kendimin seçtiği boyalar ile boyadım ve onun bana sağladığı huzuru doya doya yaşıyorum. Elimi attığım her yerde kitap var mesela ve onları birer pencere olarak gören ben dünyanın en havadar yerindeymişim, her kafamı uzattığım yerde eşsiz  manzaralara ulaşabilme imkanına sahipmişim gibi hissediyorum. Boyalarımı bazen beni mutlu etmeyen insanları görünmez/farkedilmez hale getirmek için de kullanıyorum. Takdir edersiniz ki kendini böyle hisseden ve dünyası istediği renklerle dolu insan mutludur. Yalnızım ve mutluyum.

Yalnız ve mutluyum lakin insanım. İnsan sosyal bir varlık ve ben gibi birinin asosyal biri olabilme ihtimali sıfıra yakın. Geziyorum, dolaşıyorum, etkinlikler, konserler, tiyatro, sinema vs. gibi sürüyle faaliyetin içerisindeyim ama yine de yalnızım, bunun bilincindeyim. Güzel ve verimli bir yalnızlık bu benim için.

Yan etkisi yok mu fazla kitap okumanın? Olmaz olur mu hiç mesela sözcüklere takılı kalmadan kendimi “geniş olarak” ifade edebildiğim için bazen uzunca yazıp, uzunca anlatıp tam olarak dökülme hissini yaşamak istiyorum fakat bunun karşımdaki insan için gereksiz olduğunun farkına varıp susuyorum. Evet bu bir yan etki, istenmeyen tüy gibi bir şey ama onu yok etmesi oldukça basit. :)

Betimlemeler var mesela. Bir olayı birine aktarırken o durumu tam anlamıyla hissetmesi için tüm dikkat çekici unsurları gözünde canlandırabileceği şekliyle anlatmak istiyorum fakat karşımdakinin gerçekten bunu anlayamayacağını ya da gereksiz bulacağını düşündüğüm için “evet işte öyle oldu, sonra adam dedi ki;” gibi basit bir anlatımı seçiyorum, halbuki bahsi geçen konu için 5 sayfa yazabilirim. İşte bu dökülememe hissi biraz sorun gibi.

Sonra hayalgücü. Çocukluğumdan bu yana olaylara olduğu gibi bakıp geçmek yerine mesela şurada da şu olsaydı nasıl olurdu diye düşünürdüm. Bu durum kitaplar ile daha da çok sıklaşmaya başladı. Bir olay gerçekleşiyor ve ben o olayın çok daha farklı gelişip nerelere sürükleneceğini zihnimden geçirip kimseye çaktırmadan hayal aleminde uçuveriyorum bazen. :D Kitap okurken de acaba konusu şu şekilde ilerleseydi nerelere varılabilirdi diye düşünüyor hatta bazen bir yol ayrımı yapıp kitabın devamını ben yazıyorum. Sakın yanlış anlamayın öyle psikolojik bir rahatsızlık gibi değil aslında bu durum, gayet eğlenceli ve işe  yarar bir özellik bence bu ama normal olmadığı için bir yan etki sayılabilir.

Bilgiye açlık. Daha çok şey bilmek istiyorum ve bildiğim hiçbir şeyin bana yetmeyeceğini düşünüyorum. Tek bir şey bile öğrensem gece yatağa mutlu giriyorum. Her günümün bir öncekinden daha fazla şeyle dolu olması beklentisini taşıyorum.

Yanlış anlaşılma. Mesela kitap okumanın hava atma unsuru sayıldığı bir toplumda anlattıklarımın başkaları tarafından kendini üstün görmek gibi bir gaye taşıdığı şeklinde yorumlanması ihtimali beni ürkütüyor. Bu nedenle her zaman duruma göre şekil değiştirebilen açık bir filtrasyonumun olması gerektiğini düşünüyorum.

Şizofren olma. :D Olabilir, aslında gayet eğlenceli geliyor bana bu ama daha küçük kızımı kucağıma oturtup öyküler anlatmadan böyle bir şeyi yaşamak istemiyorum. :)

Kendimde falan filan gibi değişik şeyler gözlemledim eskisine nazaran daha fazla kitap okumaya başladıktan bu yana. İyi yönleri ve getirileri bende kalsın. Herkes kitap okumanın iyi yönlerini anlatıyor zaten, kötü sayılmasa da değişik denebilecek etkileri de bunlar benim üzerimde. :)

Ha bir de son söz. Hiç kimse boş insan değildir, herkesin kendi çapında birer filozof olduğuna inanıyorum!

Sevgiler. :)

Kategoriler
Edebiyat Kişisel

Hippi dostum var benim :)

Hippi dostum var benim :) 8Ne pazardı ama!

Kişisel yürüyebilme, yürümeye en az direnme, yürürken en az söylenme, en az mola ve en uzun mesafe kat etme rekorumu kırdığımı tarihe bir not olarak düşüyorum naciz blogumda.

Zişan ile planımız İstanbul Arkeoloji Müzesi’ni gezmek ve daha önceki sohbetlerimizde değindiğimiz Muazzez İlmiye Çığ ve onun Sümer tabletlerini şaşkınlıkla izlemekti. Ammaa lakin ki öyle değildir kurban olduğum yaresüfsdajk :D neyse ciddi bir şeyler anlatmaya çalışıyorum şurada, eksen kayması yaşamanın lüzumu yok.

Buluşma noktamız Sultanahmet Meydanı Pudding Shop’tu. Neden burası? Çünkü son dönemde fazla fazla ilgi duyduğum Beat Kuşağı ve Hippi Kültürü etkisiyle bir zamanlar yolu İstanbul’a düşen şeker insanlar hippilerin mabedi sayılan yerdi Pudding Shop. Babamdan kalma alışkanlığımdır, geç kalmam her zaman erken giderim işe, toplantıya, buluşmaya vs. yerlere. Memur çocuğu olmak böyle şey işte, farkında olmadan kapıveriyorsunuz bu özelliği :D

14:00 gibi Pudding Shop önündeydim ve Zişan’ın gelmesine epey vardı. Ben de heyecanla dili dışarı sarkan süs köpekleri gibi Pudding Shop’u izliyor vay arkadaş neler görmüş yaşamıştır burası diye iç geçiriyordum. Ta ki içeriden bana doğru ellerini açmış o beyaz saçlı adamı görene kadar. O.o Oha Sultanahmet’teki restoranlardan sadece birinde tanıdığım vardı o da meğersem Pudding Shop’un Şef’iymiş :D Ben farklı bir yer sanıyorum, tee yıllar önce ziyaretimden aklımda kaldığı kadarıyla.

Hacı abiyle ayaküstü sohbet edip ağıza alınmayacak yalanları sıralıyıverdim. Kimseyi üzmeyecek, hiç bir olayın seyrini değiştirmeyecek küçük eğlenceli yalanları söylemeyi seviyorum :) Ayrıca doğaçlama yeteneğimi ve hayal gücümü de geliştiriyor kimse bana yalan söylemek ayıptır diye, yakışıyor mu kocaman adama diye şeetmesin lütfen :D Hıh Hacı abiye çok önemli bir proje için Hippi Kültürü hakkında araştırma yaptığımızı, birazdan konuyla ilgili yetkili kişinin geleceğini, bize yardımcı olup olamayacağını sordum :D Aaa tabi tabi bak bir sürü fotoğraf var, yazılar var gelin gelin ben gösteririm hepsini dedi. Gel bişey iç yaaa diye tutsa da kolumdan babama selam söylemek şartıyla ufaktan ufaktan uzaklaştım Pudding Shop’un önünden tekrar dönmek üzere.

Madem Sultanahmet’teyim o zaman gidip Ayasofya’yı 3956961664. kez tekrar gezeyim dedim. Son kullanma tarihi Nisan 2012 olan müzekartımla elektronik turnikeden geçiş yapmaya çalıştığımda, sanki Nisan ayında değilmişiz, sanki yıl 2012 değilmiş gibi düdütt ötmeye başladı lanet cihaz. Expire olmuş benim üzerinde Nisan 2012 yazan MüzeKart’ım. Nisan 2012’de neden expire oluyorunu sordum sormasına da onlar de şeedemedi nedense :D Geçtim 30 metrelik müzekart alma kuyruğuna.

Emekli öğretmen bir amcayla başbakan’ın çanak çömlek dediği arkeolojik buluntular hakkında konuşup, ön sırada askere gitmemek için taklalar atan uzatmalı üniversite öğrencisiyle müzelerin yetersizliği hakkında biraz itiştik. Bence yetersiz müzeler! :/ Daha güzelleştirilmeli, neyse konumuz bu değil. Sıram geldi, aldım kartımı, o sırada Zişan’da geldi.

Vakit geç olmadan ilk hedefimiz Arkeoloji Müzesiydi. O nasıl ihtişamlı, nasıl güzel bir yapıdır öyle. Sağolsun bir mimar ile bu tür yerleri gezerken binaların yapısal teknik bilgileri, tarihsel etkileri hakkında da bilgiler itekleniveriyor beyinciğin içine ister istemez ^^ Misal müzenin oluşumunda baş rolü oynayan kişinin meşhur Kaplumbağa Terbiyecisi adlı tablonun sahibi Osman Hamdi olduğunu öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

Hippi dostum var benim :) 9
Dünyanın en eski aşk şiiri

Müze o kadar güzel, o kadar heyecan verici miraslarla dolu ki, gidip görmeyen varsa muhakkak yolunu düşürsün oralara doğru. Koskoca Büyük İskender’in Lahit’ini kim görmek istemez ki? Üzerindeki çizimler, bilgilendirici yazılar. Bir de bizim gibi şanslı olup müthiş bir rehber ile tarihi mirasların hikayelerini de dinleme şansı bulursanız ne âlâ.. Gerçekten çok büyük keyif aldım, müze gezintisinde. Üstelik tamamını da gezemedim çünkü Muazzez İlmiye Çığ’ın günümüz Türkçesine ulaştırdığı Sümer tabletlerini görmek için diğer binaya geçmemiz gerekiyordu müze kapanmadan.

Tarihi solumak denen şey geldi başımıza O.o Hani diyorum ya Müzeler aslında Lunapark kadar eğlencelidir diye. Gerçekten haklı olduğumu yaşayarak tekrar gördüm. Cidden görmeyen varsa gidip muhakkak görsün İstanbul Arkeoloji Müzesini..

Tabi daha yeni başlamıştık. Yıllarca Hippiciklerin uğrak yeri olan Pudding Shop’ta onlarla aynı lezzetleri tatmak çok güzeldi ^^ Hacı abim sağolsun yaptı abiliğini :D

Yemek sonrası mekandaki hippilere ait izleri tek tek taramaya başladık sanki bilimsel araştırma yapıyor gibi ama cooluğu da elden bırakmadan :D Bir çok yabancı ve yerli gazete küpürlerinin fotoğraflarını çektik, hacı abinin anlattığı bilgileri dinledikten sonra mekanın en ilginç bölümü olan panonun önüne geldik.

Hippi dostum var benim :) 10
anne hippiye not

Bu pano birbirleriyle iletişim sağlayan hippilerin notlarıyla doluymuş bir zamanlar. Misal Sultanahmet Meydanı’nda gitar çalıp içkilerini içen zıpırcıklar İngiltere’den Almanya’dan, Amerika’dan gelen dostlarıyla Hindistan’a gidip hacı olmaya karar verdiklerinde kendilerine başka yol arkadaşları bulmak için panoya not bırakırlarmış. Ya da kendilerinden sonra gelecek dostları için bilgilendirici şeyler. Tabi göçebe yaşayan hippilerin sabit adresleri olmadığı için aileleri, ülkelerinde bıraktıkları arkadaşları da yazdıkları mektuplarında Pudding Shop’u ekliveriyor zarfın adres kısmına. Pano’dan duruyor gelen mektup sahibine teslim edilmek üzere. Barış ve dostluk mesajları da sıkça yer ediniyor bu kutsal panoda.

Pano halen kutsallığını koruyor hippiler olmasa da. Misal şu ilginç hikaye beni çok şaşırtmıştı. 30 yıl sonra gençliğinde yaptığı çılgınlıkları tekrar yâd etmek için Sultanahmet’e gelen emekli hippi kadın ve kızını ağırlıyor Pudding Shop. Anne Hippi lavoboya gittiğinde, zaman tüneline girmişçesine annesinin barış ve sevgiye inancını, yaşama sevincine tanıklık eden kızı bir kağıt ve kalem alıyor eline ve şu notu yazıp ekliyor panoya. Anne kızın bu güzel anlarına tanıklık etme şansını yakalamak büyük keyifti..

Pano’daki tüm notları tek tek fotoğrafladıktan sonra tüm o hippi dönemini başından sonuna yaşamış Hacı abimi can kulağıyla dinliyordum ve çok daha ilginç bir şey oldu :)

Hippi dostum var benim :) 11Vaktinde uzun saçları, doğu kültürünü yansıtan zamana göre ilginç kıyafetleriyle çiçek çocuklardan biri beliriverdi yanımızda O.o İnanılır gibi değil, gözlerim yerinden çıkacaktı.  Hacı abim hemen tanıştırdı bizi ve o güzel insan masasına davet etti tüm samimiyetiyle. :) Eski günleri yâd etmek isteyen zamanın çılgın hippilerinden birinin masasındaydık. Muhtemelen o dönemlerde keşfettiği Aşure ile birlikte bir fincan çay içiyordu :) Hemen cömertçe ikramlarda bulunmak istese de Zişan ve Ben çay istedik sadece. Onun bildiği kadar Türkçe bizim bildiğimiz kadar İngilizce ve Almanca ile çok keyfli bir sohbete tutuştuk. Hemen Woodstock konserini sordum. Nasıl cesaret ettiniz? Nereleri gezdiniz? Nasıl bir ortam? ıvır zıvır saçma sapan sorulara daldım heyecandan :D Hurda bir otobüs ile Hindistan’a gitmeye kalkıp yolda kaldıklarını, amaçlarından vazgeçmeyip trenle ülke ülke dolaşıp sürüyle maceralar yaşayıp Hindistan’a ulaştıklarını anlattı. Oranın keneviri çok iyiydi demeyi de ihmal etmedi sağolsun :) Alman dostumuz Roland Slowik ile hatıra fotoğrafları çektirip mutlulukla ayrılıyoruz yanından :) Beat Kuşağı, Hippilik, Rock’n Roll’un tarihi diğer altkültürlerin oluşumu ile ilgili okuduğum Önder Kosbatar’ın “Taşlar Kimin İçin Yuvarlanıyor” kitabında geçenleri canlı kanlı bir tanıktan duymak inanılmaz keyifliydi benim için.

Havanın güzel oluşuyla beraber aldığımız cesaretle vuruyoruz kendimizi yollara. Sultanahmet’ten Gülhane Parkı boyunca yürüyoruz ve Sarayburnu’ndan bir L yaparak Eminönü istikametine doğru ilerliyoruz. Galata Köprüsü üzerinden geçip Karaköy’deki ünlü bankalar caddesi binalarının tarihi hakkında bilgiler alıyorum Zişan’dan :) Kamando Merdivenlerini ikişer üçer çıkarak çok sevdiğim Fransızca müzikler çalan ve etrafı kahve kokusu saran o adını bilmediğim güzel sokaktan geçip Galata Kulesi Meydanı’na ulaşıyoruz.

Biter mi yürümek? Bitmez ama biraz mola lazım diyerek atıyoruz kendimizi Ada Kitap’a. Orası mükemmel! Hem kitap hem kafe. Kahvelerimizle birlikte biraz sohbet edip kitapları inceliyoruz. Amanın ne göreyim? Hayatımın filmi, benim için inanılmaz önemi olan Amelié filminin defterini buluyorum O.o Genç kızlara has yapısı olmasına rağmen bu bende de olmalı diyerek hemen alıveriyorum bir tane :)

Az biraz yürüdükten sonra Waffle taym diyerek yine kısa bir mola veriyoruz Charly Temmel’de. Sonrasında koca İstiklâl Caddesi’ni yürürken bile isyanlar eden ben hızını alamayıp Taksim’den Mecidiyeköy’e kadar da yürüyerek Sultanahmet’te başlayan yürüyüş serüvenini şanla, şerefle, gururla tamamlıyorum :D

Harika anlar yaşadığım çok güzel bir pazar günüydü :) Yaşamayı, hayatı, insanları herkesi çok çok seviyorum. Bir hippi kadar olamayabilirim belki ama onların 2012 model hali kadar bi sevgi işte :D Onlar Sultanahmet’ten Hindistan’a gitmekle övünür ben Mecidiyeköy’e :D Ölçek biraz orantısız ya neyse :P

Sevgiler :)