Kategoriler
Edebiyat

Nasıl Kindle satın alabilirim?

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Amazon.com_LogoBildiğiniz üzere Amazon.com adlı dünyanın en büyük alışveriş sitesi dünyanın en sevimli ülkesi olan Türkiye’ye ürün satmıyor. İyi de ediyorlar bence, çünkü ellerindeki o devasa ürün yelpazesi ile bizleri tüketimin nirvanasına ulaştırır evde yorgan yastık yer yine de teknolojiden ve bilimum gereksiz alet edevattan kendimizi alamazdık gibime geliyor. Evet pozitif bakmakta fayda var, yoksa ben de biliyorum buradan lanetler okumayı ürün satmadıkları için. :D

Konumuz Amazon üzerinden Türkiye’ye nasıl Kindle getirilir?

Eğer Amerika’da bir tanıdığınız yoksa ve Amazon’a kayıt olurken geçerli bir Amerika adresi bildirmediyseniz zaten ürün filan satın alamazsınız. Bu da demek oluyor ki ilk sorunumuz adres! O zaman; ordular, ilk hedefimiz Borderlinx diyorum!

Borderlinx ile nasıl hesap açılır gibi çok gereksiz bir konuya girmeyeceğim. Yani sen tut facebook hesabı aç, mail hesabı aç, git ask.fm lerde, tumblr’larda fink at sonra gelip bana Borderlinx’de nasıl hesap açılır diye sor. Kafa atarım adama kafa!

Borderlinx’de temel düzey internet bilginizle açtığınız hesap ile birlikte size cillop gibi iki adres sunulmaktadır. Bu adreslerden biri yunaytıd kingdım, diğeri ise yunaytıd steyts of amerika oluyor. Biz Kindle denen dünya tatlısı aleti alabilmek için 17.YY’da keşfedilen ve bölgenin yerel halkı olan Kızılderililere soykırım uygulayan, petrol için yapmayacağı şerefsizlik kalmayan insanların da içerisinde hatta en tepesinde bulunduğu ve benim oturduğum yerden onlara lan ne kadar rererösünüz diyerek isyan edip onların ceplerine daha rahat nasıl para akıtabiliriz diye blog yazdığım Amerika’dan alacağız. (cümlenin de bokunu çıkardım farkındayım, uzadıkça uzadı valla kusura bakmayın.)

Amerika adresimizin olduğu sayfayı açık bırakıp gidip yeni bir Amazon.com üyeliği alıyoruz ve üye olurken adres satırına Borderlinx’in verdiği adresi yapıştırıyoruz haliyle. Yani o kadar anlattım zaten bunu tahmin etmiş olmanız gerekirdi. Sürpriz olmadı di mi Amerika adresi alıp adres satırına yapıştırmak. :D

Her neyse üye olduk, şifremiz filan var. Bu durumda konektikıt’daki losencılıs’daki lanet olasıca bir zenciden ya da kahvesine donut bandıran geri zekalı polislerden hiçbir farkımız yok. Onlar alabiliyorlarsa biz de her dilediğimiz şeyi alabiliriz şimdi bu içine tükürdüğümünün sitesinden! Fakat bir engelimiz var dostlar, bizim sevimli ülkemiz yurtdışından getirilecek ürünler için 75(euro işareti) sınır koyuyor ve eğer o bedeli aşarsanız şlak diye yapıştırıyor bilmem ne vergisi, konşimento vergisi, sonra yine bir bilmemne vergisi falan filan bir sürü şey. Henüz (iyi ki) başıma gelmediğinden ne şekilde vergilerle ızdıraplar yaşanacağını tatmadığım için size önerim ne alıyorsanız alın 75(euro işareti)yu geçmeyin.

kindletouchEvet ilgili sayfadan Kindle’ı sepetimize ekliyoruz, kargo kısmında 1-8 days free shipping seçeneğini seçiyoruz adeta ben fakirim diye bağırırcasına. Kusura bakmayın ama fakirlik filan değil aslında bu biraz da ego tatmini, çünkü Türkiye’de gollum gibi fiyatlara satılan bir ürüne en ekonomik nasıl sahip olurumun mücadelsi bir bakıma.

Ödememizi yaptık, kargo durumunu seçtik ve ürünün Borderlinx’in bize sunduğu içinde Rihanna, Tom Waits gibi güzel insanların da yaşadığı Amerikan toprakları içinde hareketinin tamamlanmasını yani verdiğimiz adrese ulaşmasını bekliyoruz.

Aradan bir kaç gün geçecek ve ürün Borderlinx’in Dayton adresine ulaşacak. Bunun akabinde size bir mail gelecek ve o mail diyecek ki; “Birader kusura bakma rahatsız ediyorum ama kapıya bi adam geldi, kutu filan getirdi ben onu aldım, göndereyim mi sana?” siz de Borderlinx ekranında bakacaksınız ki o gelen kutunun fiyatı ne kadarmış? Çünkü bu cinsine tükürdüklerim adam kazıklamak için yer arıyorlar. Tabi biz öyle çakallara para kaptıracak çömezler değiliz, merak etmeyin kurban olduklarım arkanızda ben varım. Eğer ürünün size gönderilmesi için istenen bedeli 12$’dan fazla ise hemen live chat ekranında “aga bu ne?” diyorsunuz ve ürünü aldığınız amazon linki ile birlikte invoice çıktısını pdf ile gönderebileceğinizi söylüyorsunuz. Bizi kazıklamaya çalışan uyanıklarda “hacı bi dakka ya kuzenim yazmış kusura bakma” diyor ve fazla yansıtılan ücreti hemen bizim beklediğimiz fiyata çekiveriyor. ;) (ben alırken ürünün bedeli hızlı gönderimle 12$ görünmüştü fakat arkadaşıma alırken onda 39$ gibi bir rakam çıkmıştı, hemen übersonik ingilizcemin dibine vurarak adamları insani rakamlara davet etmiş ve muvaffak olmuştum.)

Şimdi ben başta dedim ya bu saatten sonra size basit Borderlinx’e kayıt işlemini mi anlatacağım diye. Heh işte anlatmadım çünkü biliyorum Borderlinx’e kayıt olurken oradaki gönderim adresi kısmına Türkiye’deki adresinizi yazacağınızı. Yani aksini yapmış olamazsınız, yaptıysanız ahahaha diye gülerim bak çok ciddiyim! :D

Evet ürün Dayton’dan yaklaşık 4 günde dünyanın en sevimli ülkesi olan Türkiye’ye geliyor ve DHL adındaki übersonik kapitalist ama iyi hizmet veren firma kapınıza kadar getiriyor güzeller güzeli Kindle’ınızı. Utanmasalar açıp kitabı onlar okuyacak bak o kadar da iyi hizmet veriyorlar, ciddiyim!

Şimdi anneye anlatır gibi anlattığım Kindle denen teknoloji harikası cihaza nasıl sahip olunur adlı son derece ciddi satın alma rehberime burada son veriyor ve yarım kalmış Alan Durning – Ne Kadarı Yeterli? Tüketim Toplumu ve Dünyanın Geleceği adlı şuan yazmış olduğum yazıya tümüyle ters olan kitabımı okumaya gidiyorum.

Amerika’ya lanetler ederek nasıl onlara para kazandırabiliriz? adlı makalemin sonuna geliyor, tüm kitap severlere iyi okumalar diliyorum. :)

Kategoriler
Edebiyat

Kindle basılı kitapları öldürebilir mi?

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

kindletouchKitabın kokusunu ben dünyalara değişmem ne diyorsun lan sen oradan zırt! İndir ulan o readerını çakma entel!

Yukarıdaki sözler bir zamanlar delicesine basılı kitabı savunan, ekitaplara küçümseyen gözlerle bakan, onları soğuk bir dünyada sıcaklığı hissetmeye çalışan zevksiz insanlar olarak yorumlayan bana ait.

Gel gelelim tüketim toplumunun git gel ruhlu kepazelerinden biri olarak dayanamayıp geçen ay ABD’den bir Amazon Kindle Touch siparişi verdim. Nasıl verdim, neden verdim, iyi mi ettim kötü mü ettim gelin beraber yorumlayalım.

Öncelikle hayatındaki her şeyi kitap okumaya göre endeksleyebilen bir yapıya büründüğümden dolayı; kitap ile ilgili her konudan haberdar olmalıyım ve tek dayanağımı daha cazip hale nasıl getirebilirim diye alternatifleri değerlendirmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Biraz da ürün ihtiyaçlarımı karşılamak için varmış gibi geldi bana.

Mesela benim altı çizili cümle takıntılarım vardır kitaplarda, bilirim çünkü beyin her ne kadar bedava da olsa, hafızam her ne kadar filimsimtrak bir türde de olsa gerçekten her okuduğum şeyi aklımda tutamıyorum ve bir gün o cümleyi bir yerlerde kullanmak isteyeceğime dair de içimde değişik bir his oluşuyor. Kitaplığımdan kitapları karıştırmak ve genellikle aklıma gelen cümleye ulaşamamak da gayet sinir bozucu oluyor! İşte Kindle denen minnak kadar alet bu soruna çözüm oluyor. Kitabı okumaya başladığınızda beğendiğiniz cümle ya da paragrafları çizerek size tek bir yerden ulaşabileceğiniz “altı çizili cümlelerim” adında bir dosya sunuyor. E ö ee demeyin bence gayet süper bir özellik.

İkincisi; okuduğum kitaplarda bilmediğim kelimeleri ya da tarihsel kişileri ya da kavram ve olayları araştırma gereği hissederim. Zaten kitabın en güzel yanı da bu ya, yeni bir şeyler katıyor dünyana. İşte ben kitabıma ayracımı yerleştirip ekşi sözlük ya da vikipedi’den konuyu araştırırken gözüm diğer sekmelerdeki facebook, twitter, haberler vs. şeylere takılıyor ve amacımdan sapıp kitap okumayı bırakıyor gidip harlem shake videoları izleyip aforizmalar beğeniyorum. Buna engel oluyor kurban olduğum Kindle’ı. Ekranda araştırmak istediğiniz kelimeye basılı tuttuğunuzda hem bir sözlükten o kelimenin anlamını araştırıyor hem de isterseniz kitaptan hiç ayrılmadan küçük bir ekranda vikipedi’deki sayfadan bilgiler aktarıyor. Ne oluyor? Kitaptan kopmamış oluyorsunuz ve edindiğiniz bilgi, zaman size kâr kalıyor.

Üçüncüsü; kitap masrafları. Geçtiğimiz aylarda 300 lira gibi bir rakamı yani bir ailenin 1 aylık faturalarını sadece kitaplar için harcamışım. Evet bu acınacak bir rakam değil söz konusu kitaplar olunca fakat vicdanen kendimi pek de rahat hissettiğim söyelenemez. Kindle bu olaya da parmak basıyor ve kimse kusura bakmasın kolum gibi fiyatlara kitap satan kültür tüccarlarına çalım atmış olmanın da eşsiz keyfini yaşatıyor etrafta dolanan bedava ekitaplar sayesinde. Üstelik en güncelleri de var bunların içinde.. Haruki Murakami? Yeah!

Dördüncüsü, yalnızca kitap okumak için de değil. Yazı tabanlı her şeyi okuyabiliyorsun, mesela ben uzun olduğu için read it adlı uygulama ile daha sonra okurum diye not ettiğim makaleleri aradan haftalar geçtikten sonra anca okuyabiliyordum. Şimdi ise chrome eklentisi sayesinde tek tuşla makale Kindle’ıma düşüyor ve hiç göz yormayacak şekilde rahat rahat okuyabiliyorum her şeyi. Yani yazıları kaçırmıyorsunuz.

Beşincisi, göz yormuyor yukarıda da bahsettiğim gibi. E-Ink teknolojisi denilen ve tarif edemeyeceğim garip bir yapıya sahip ekranı ile bir kitaptan (burada dikkat çekmek istiyorum, kaliteli basılmış bir kitaptan) hiç bir farkı yok. Gözlerim hiç yorulmuyor artık. Ben ki bir dönem kitaplar sayesinde bıçak altına yatmış biri olarak bu özelliğinden dolayı acayip mutluyum.

Altıncısı, aslında çok önemli olmayan bir konu ama şarjı 2 ay gidiyor.

ereader vs booksYedincisi, istediğiniz kitabı hemen okumaya başlayabiliyorsunuz, pdf dosyalarınızı amazon.com’un size verdiği bir email adresine mail atıyorsunuz ve amazon sizin için saniyeler içinde convert edip cihazınıza kitabı yüklüyor.

Sekizincisi, benim gibi birden fazla kitap okuyan (ki bu konu da önemli, bir kitap bazen sıkabilir, bu durumda kendinizi zorlayıp ille de bitireceğim diye kasmak yerine bir başka kitaba başlayabilir ve arada o sizi sıkan kitaba tanıdığınız zaman ile belki zorlu bölümleri geçebilmek içn gerekli motivasyona kavuşabilirsiniz.) biri için 2 bazen 3 kitabı bir arada taşımak yerine incecik bir cihazı (ölçmek gerekirse hemen hemen samsung note 2 gibi bir boyuta sahip) çantanıza ya da torpidonuza atıp canınız ne zaman isterse istediğiniz kitabı okuyabilirsiniz.

Dokuzuncusu, düzenli takip ettiğiniz bloglar ya da köşe yazarlarını geliştirilmiş kindle uygulamaları ile günlük olarak yükleyebiliyor bu sayede sürekli takipte kalabiliyorsunuz.
Onuncusu, ucuz. 10 adet kitaba verdiğiniz para ile bir adet kindle satın alabiliyor bu sayede yüzlerce kitap okuyabiliyorsunuz.

Hani olur ya şunu bunu almak için 10 neden diye. :D Benim ki de bunun gibi bir yazı oldu ama inanın sıralayacak daha çok şey var, mesela mp3 oynatmak ya da internete girebilmek gibi. Sakın ola bunları tabletler de yapıyor diye düşünmeyin, tabletler kitap okumak için değil internette gezinebilmek ve multimedia işlemlerini halledebilmek için varlar. Ekranları kıyaslanamayacak kadar farklı.

Şimdi bağlamak gerekirse basılı kitaba noolucakmış lan değişik diye pöykürdüğüm günlere kıyasla öngördüğüm durum şudur ki; gün gelecek belki de dünyanın % 70’i ekitap ile hayatına devam edecek ama benim de dün gece yaptığım gibi alıp bir kitabın sayfalarını kokladığında o %30’luk kesimin saygın duruşuna imrenerek bakacak. Basılı kitap asla ölmeyecek fakat gücünü ekitaplara bırakmaması neredeyse imkansıza yakın.

Bir sonraki yazımda Türkiye’ye satışı olmayan Kindle’ı nasıl Amerika’dan getirtebileceğimizi anlatacağım.

Son söz; okuyun da nasıl okursanız okuyun abi boşverin kindlemış basılı kitapmış! :D

Yetmedi, bir son söz daha! Eee Varol sen kitaplarına gözün gibi bakardın, hani yavrucuklarının da yavrucuklarına miras kalacaktı onlar diyenlere de cevabım. Biz daha ölmedik aslanım, basılı kitaba da saygımızı yitirmedik, elbette alıp okuyacağız sayfaları mis gibi kağıt kokan kitapları. Hatta şuanda Kindle ile Milan Kundera – Ayrılık Valsi, basılı olarak da Marquez – Kolera Günlerinde Aşk’ı okuyorum.

Şimdi sondan bir önceki son söz daha anlamlı olacak gibi. Okuyun! Yeter ki okuyun…

Kategoriler
Edebiyat

Milyarlarca ve Milyarlarca

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Milyarlarca ve Milyarlarca 4Heeeyt yine çok fena yazasım geldi. Böyle yazmak değil de bağırmak gibi düşünün siz, çatır çutur öyle bir hışımla yazmaya çalışıyorum ki parmaklarım birbirine giriyor sonra yazının ortalarına doğru ivme git gide düşüyor, sonlara doğru taslağa kaydedip çıkıyorum. Umarım bu da onlardan biri olmaz. Kendi içimdeki feryadı dindirmek için çıkartıyorum şuan tüm klavye tıkırtılarını.

Malumunuz Tüyap Kitap Fuarı’nı geride bıraktık, her yıl geleneksel olarak katıldığım fuar bu yıl beni cezbetmek bir yana dursun kendinden tiksindirdi. Neden?

Çünkü bilinçli bir okuyucu olarak gördüğüm ben ve benim gibiler için önemli olan bol kitap çeşidi ve fiyatlardaki indirimdir. Ortalama biri ayda gidip 2 kitap okuyorsa malum dostumuzun verdiği 50 lira bütçesi için herhangi bir sorun teşkil etmeyecektir. Oysa ayda 6-7 kitap okuyacak kadar kendine vakit ayıran ki benim okuduğum sayı bile az, ayda 10-15 kitap okuyan (sadece kitap okumak için adanmış bir yaşama sahip olmaları tabi işin en kıskanılası yanı) insanlar var. Hal böyle olunca ortalama bir kitabın fiyatını en iyi niyetle 20 lira olarak hesap ederseniz ortaya çıkan rakam…(%? durun ya yeterince dramatik olmadı 30 yapsak? 40 da olabilir. İşin şakası kitaba verilmiş para gerçekten para değil ama daha az paraya daha çok kitaba sahip olmayı kim istemez? Bir kitap fazla kitaplığımda bulundurmak elbette benim için harika bir durum olacak. Bunu neden istemeyeyim? O aradığım indirim fuar alanında kesinlikle yoktu. Ha vampir kitapları, seksin, fantastik kırbaçlı kadınlı 50 günlü über feminen cinsel kitapların indirimi var ama onlar da benim dünyama hitap etmiyor malesef. Demem o ki yarım saattir uzattım bu kitap fuarı benim için bir bok ifade etmiyor! Aradığım kitap internette 70 liraysa ve ben onu fuar alanında 75 liraya görüyorsam nasıl çıldırmam? Üçe beşe bakarım çıldırırım!

Her neyse girer girmez insanı yalnızlığa iten bir kalabalık mevcuttu ortamda. Öyle böyle değil ama standa yaklaşmak için vücut çalımları atıp, dirsek ile açtığınız boşluğa kütlenizi itiştirmeniz, itiştiremediğiniz yerde dönemeçli kıvrılmalı başka hareketlerle lastik tıpa gibi pıt diye bedeninizi sokuşturmalısınız ki kitaplara ulaşabilesiniz. Öyle bir ortamda afedersiniz ama sokarım kitabına, edebiyatına! Sanki kitap mı yok? İnternette onlarcası var, ben insanlarla sohbet edip fikir alışverişinde bulunamayacaksam, internet fiyatlarından daha uyguna kitap satın alamayacaksam, üstüne üstlük bir birey olmaktan çıkıp tümüyle kendimi bir madde gibi hissedip bedenimi sokuşturabilecek alanlar kollayacaksam çok fena koyarım bu skimsoniğe etkinlik diyene!

Durmadım zaten çok fazla, geleneksel uykusuz masa takvimimi aldım, birkaç boktan olmayan yayınevi standına göz atmaya çalıştım, ucuz olur diye düşündüğüm kitapların yayınevlerine uğrayıp aldığım cevaplara kuşku dolu bakışlar atıp uzaklaştım derken tam alandan ayrılırken gözüme TÜBİTAK standı çarptı.

TÜBİTAK dünyanın bilim ile siyaseti birbirine sokabilen tek kurumudur. Onu bilmeme rağmen gidip özellikle birikimli biri gibi görünen görevliye -merhabalar, evrim teorisi hakkında kitapları görmek istiyorum- dedim. Birikimli olduğunu düşündüğüm kişi kendinden daha birikimli olduğunu düşündüğü kişiye gidip kitapların yerini sordu. Ne kitabı? Yok kitap filan. Bir tane çocuk karikatür kitabı getirdi. Çizimlerle evrimi anlatıyordu. -E başka?- dedim. Yok dedi. -Nasıl yok?- dedim. Basılmıyor artık dedi. Hay ben sizin türevinize, primatınıza, geçişemediğiniz arada kalmış formunuza diye binlerce küfür sıralayacak gibi olmuşken gözüme daha önceleri hakkında kısacık bir video izlediğim Carl Sagan ismi takıldı.

Tamam üstat ben hallederim dedim gönderdim görevliyi. Milyarlarca ve Milyarlarca adlı kitabını kasaya gidip satın aldım. Bir tane daha kitap aldım ama bir halta yarayacağını düşünmüyorum çünkü yazarının ne denli taraflı ve dar biri olduğunu eve geldiğimde internetten keşfettim. Belki yanılıyorumdur bilmiyorum ama Carl Sagan’ın Milyarlarca ve Milyarlarca kitabını okumaya heyecanla başladım ve 50 sayfaya yakınını fosforlu kalemle çizip kenarlarına notlar alarak, belleğime iyice kazınması için önemli bilgileri tekrar tekrar okuyarak geldim. Gerçekten müthiş bir kitap.

Düşündüm de Evrim Teorisi okullarda da okutulmuyor bildiğiniz üzere. Tümüyle yaradılışçı senaryo tinerci olmaması gereken jenerasyona enjekte ediliyor. Felsefe grubu dersleri ise kardeşimin öğretmen olması sebebiyle en olmadık saçma sapan yerlerinde bile dine bağlanarak felsefi düşünceden, yani düşünce üzerine düşünmekten, doğruya hakikate ulaşmaktan kopartılarak tepemizdekilerin olmalarını istediği profile göre şekillendiriliyor. Deneyselliği bir kenara bıraktım daha müfredatındaki içerik bile boktan bir haldeyken çocukların helvalaşmış beyinlerini hayal etmeye çalıştım.

Hayal etmekle kalmadım gidip karşımızdaki büfede çalışan lise öğrencisi çocukla sohbete koyuldum. Muhabbetin arasında özellikle büyüyünce ne olacaksın diye sorduğumda bana verdiği cevaba hiç şaşırmadım. Çocuk İMAM olmak istiyordu. Belki ailesinden, sosyal çevresinden, bu zamana kadar algılayabildiklerinden etkilenerek bu kararı aldı ama ona bu vizyonsuzluğu sunan da sadece az önce saydığım etkenler değil bizzat devletin kendisiydi.

Eskiden bize sorduklarında Astronot olacağım!, Doktor olacağım!, Mühendis olacağım! cevabı duyulurken şimdiki jenerasyon için nasıl ilgi çekici hale geldi bu meslek? Durup düşünmek lazım!

Düşünmek lazım elbette. Düşünmek, sorgulamak, sorgularken korkmamak, herşeyi yıkabilecek kadar hakikate ulaşmaya hevesli olmak, ondan bundan etkilenip düşüncelere gem vurmamak, yıktıklarının yerine daha sağlamını ve daha doğrusunu inşa edebilmek lazım. Olmaz olmaz dememek lazım, benim öncem buydu şimdi bu olursam nasıl olur dememek lazım, naptın abi sen diyene hassiktir oradan diyebilmek lazım, daha iyisini bilmeden konuşan adamı haddini aştığından dolayı itin kıçına sokmak lazım! Yaşam böyle anlamlı. Doğruyu bulmalı, onunla hayatımızı şekillendirmemiz lazım. Spiritüalist formdan materyalist formun şaşmazlığına uzanmak lazım. Ucunu bulamadığın şeyleri hayal ürünlerine bağlamamak lazım! Özgürce düşünmek lazım. Çevrenizden alabildiğiniz herşeyin mutlak doğru olmadığını, hakikate ancak sorgulayarak ulaşabileceğimizi hep göz önünde bulundurmak lazım.

 

Carl Sagan, Albert Einstein, Stephen Hawking, Richard Dawkins, Charles Darwin bu adamlar neler diyor bir de bunu dinlemek lazım!

Her neyse şahsen http://www.youtube.com/watch?v=CgJ-26ZvS_I adresinden başlayan Cosmos adlı belgeselin ilk serisinden itibaren izlemenizi bilhassa Carl Sagan gibi mükemmel insanın kitaplarını basılmıyor olsa da ulaşabilmek için çaba göstermenizi rica ediyorum.

Çok uzatmak istemiyorum anlatacağım çok şey var ama bu yazının da taslaklarda kalmasına gönlüm razı olmuyor. :D

Hayatımızdaki öncelikleri akılcı bir yolla belirleyip bir kez sahip olduğunuz yaşamımızı en iyi şekilde sonlandırmamız gerektiğini, aksi takdirde  gerçekten salakça bir iş yaptığımıza pişman olacak fırsatı bile bulamayacağımızı bilmemiz gerekiyor. Hep beraber düşünelim. Gereksizlikler izolasyonunu sağlayalım ve çağımıza uygun insanlar haline gelelim. Çocuklarımızı da bu şekilde yetiştirelim. Dizi bağımlısı, sanattan bilimden anlamaz kütüklere vesile olmayalım.

Yoksa bilim adamı yetiştirmek gerekirken imam yetiştiren, okul açmak gerekirken trilyonlar akıtarak cami yaptıran, topluma afyonu verip zombileştiren cılız karakterli, saçma güruhtan ne farkımız kalır?

Aydınlık, güzel bir yaşam dileklerimle.. :)

Kategoriler
Edebiyat Kişisel

Aret ve Ben

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Aret ve Ben 6Hayatımın epeyce eğlenceli olması gereken kısımlarını (iki yıl öncesi ve varoluşum arasındaki zaman diliminden bahsediyorum) öyle güzel insanların değerli katkılarıyla benzersiz bir katlanılmazlığa dönüştürdüğümü düşünüyordum bir zamanlar. Katlanılmaz olduğu aşikardı fakat gerçekten değerli saydığım insanlar mıydı bu katlanılmazlığı bana yaşatan? Çevremde gördüğüm herkes gibi derin düşünceler, çıkmazlar, melankolik kaybediş hikayeleri, gözyaşlarıyla hiçbir şey anlamadan çevirdiğim kitap sayfaları, anılar içerisinde süzüldüğüm şarkılar vs. vs. sürüyle şey yaşıyordum. Bu hayatımın en çirkin, en lanet haliydi biliyordum ve başa çıkamıyordum sanki. Direniyor, toparlanıyor ve tekrar eski halime dönüyordum. Ta ki değişim denen gerçeğin farkına varana kadar.

İnsan değişemiyorsa sürekli aynı şeylerin benzerini yaşamaya mahkumdur. Kabulleniş bir intihardır. Beklenti aciziyettir. Yaşamın değerini bilemeyen sanki defalarca bu dünyaya gelme şansı varmış gibi israf edip tüketilen zamanın zavallı insanlarına yakışır bu tür melankolik süreçler. Hiç kimsenin özünde mutsuzluk yatıyor olamaz, herkes bir şekilde mutluluğa ve huzura ulaşabilir, yeter ki değişmesini bilsin.

Kendi toparlanma sürecimin en istikrarlı zamanlarımda çevremde benden destek alan, onlara da bakış açımı yansıtarak motivasyon sağladığımı düşündüğüm bir çok arkadaşım vardı. Çevrem mutsuz insan doluydu ama onlara rağmen ben mutluluğa doğru ilerliyordum. Sanki bu bir tür test mekanizmasıydı benim için. Mutsuzların içinde mutluluğumu test edebiliyordum ve onlara da doğru olduğuna inandığım yolu anlatarak egoistçe bir huzur yaşıyordum. Mutluluğun paylaşılarak büyüdüğü gerçeğini de gözlemliyordum.

Bir gece uykuya dalmışken adını zikretmek istemediğim bir arkadaşım aradı. Büyük bir depresyonun içerisindeydi ve uyuyamadığını ağlamaktan gözlerinin şiştiğini söyledi. Çok ilginç sayılmayacak samimiyetimle doğru orantılı bir istekte bulundu benden. Varol bana kitap okur musun?

Hemen yanı başımda bulunan kitaplığımda karanlıkta elime geçen ilk kitaptan herhangi bir sayfayı sana okumak istiyorum bakalım neler çıkacak dedim ve karanlıkta rastgele bir kitap seçip yanımda duran kitap okuma lambamı açtım. Doğruldum ve okumaya başladım.

Gece vakti kısık sesle öyle sözler dökülüyordu ki telefonun diğer ucuna aktardıklarıma ben bile inanamıyordum. Sadece bir bölüm okudum kitaptan ve ikimiz de şaşkına dönmüştük. Ne ben seçmiştim kitabı, ne o böyle şeylerin denk gelebileceğini bekliyordu. Tümüyle içinde bulunduğumuz durumu ve benim artık dünyaya bakmaya karar verdiğim bakış açımı anlatıyordu. Sanki ona daha önce söylediklerimi desteklemek için yazılmış bir kitaptı bu.

Hemen kitabın adına ve yazarına baktım. Elinde bir ayna tutan kanatlı erkek melek figürünün altında Sen ve Ben – Aret Vartanyan yazıyordu. Sabah ilk işim kitabı çantama koymak oldu. Delicesine incelemek istiyordum fakat bir anda bitiriveririm diye de korkuyordum.

Günler günler geçti aradan, minik minik sayfalar okuyarak hiç bitmemesini umarak o zaman da şimdi de yapmamam gereken bir seyahatte bulundum. Anlattığım dönüşüm hikayemde o ana kadar topladığım tüm motivasyon ve pozitif enerji yerle bir olmuş, ilkelerimle ters düşerek eskisinden de yıkık bir hale bürünmüştüm. Kitap elbette yanımdaydı. Hiç yapmamam gereken seyahatin dönüş yolunda uçağımın kalkmasına 3 saat kala havaalanında bitirdim kitabın kalan sayfalarını. Tüm o yıkılışım o ana kadar biriktirdiğim gücümün tükenişi sanki kendini onarmaya başlamış ve inancım sadece bir kitapla yerine gelmişti. Farkındayım karmaşık bir durumu anlattığımın bir dirilip bir ölme hikayesiydi aslında bu, önemli olan o etki ile nereye geldiğim ve neleri elimde tutarak şimdi kendimi nasıl hissettiğim.

Tüm açık yürekliliğimle söylemek istiyorum ki eğer başıma bir iş gelmeyecekse :) dünyanın en mutlu ve sorunsuz insanlarından biriyim! Zaman zaman düşer gibi olsam da toparlanmak gerçekten çok az zamanımı alıyor. Sebebi de bakış açım. Dünyada benden değerli hiç kimsenin olmadığı gerçeğini ruhuma kazıyışım, an denilen kutsal zaman diliminin farkına varışım, korkmam gereken hiçbir şey olmadığının hayatın aldığım kararlar neticesinde şekillendiğinin ve gerçekten neyi isteyip neyi istemediğimin bilinci aydınlattı bir zamanlar berbat renkli köhne yaşam odamın duvarlarını..

Bana bu kadar faydası dokunmuş bir yazar olan Aret Vartanyan’ın kitabını fikirlerime değer veren, destek almak isteyen onlarca arkadaşım tavsiye ettim ve bir o kadarına da hediye ettim her nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar. Çok az tanıyıp mutsuz olduğunu gördüğüm insanlara bile gönderdim. Bu yazıyı okuyup onlardan biri olanlar var ise tam olarak bu kitabın benim için neden bu kadar değerli olduğunu da anlamış olurlar. :) Umarım onlar da daha iyilerdir, genellikle mutsuzluk anlarında yanında olmamı isteyenler çoğunlukta, tabi ikinci bir şansları olmayacağına da bahse girerim bu arkadaşlarımın!

Her neyse geçtiğimiz hafta çok büyük bunalımların içinde olduğunu bildiğim ve 8-9 yıllık mazimiz olmasına rağmen yıldızlarımızın hiç barışmadığı bir ahbabıma önerdim bu kitabı. Hayatında okuduğu ilk kitap buydu ve bana bakış açısındaki değişiklikleri anlatırken içimde duyduğum o gururu kelimelerle tarif etmem imkansız. O da bana göre kurtarılmış insanlardan biri olacak. Tabi bunu gerçekten isterse. Gerçekten isterse diyorum çünkü kitap bir mucize değil, asıl güç istemekte! Değişmeyi benimseyebilmekte.

O arkadaşım bana duyduğu minnete istinaden Aret Vartanyan’ın sunduğu kişisel dönüşüm etkinliği olan Yaşam Atölyesi tanışma toplantısına rezervasyon yaptırmış. Sınırlı sayıda katılımcının bulunabildiği toplantıya gitmek için o benden fazla heyecan duyuyordu. Nasıl söylesem bilmiyorum biraz vefasızlık gibi olacak ama Aret Vartanyan’dan almam gerekeni aldığım ve kendi iç huzurumu yakalayabildiğim için ilk günlerdeki kadar heyecan verici bir yanı yoktu toplantının.

Tanışma günü geldi çattı ve ben halen süren soğuk algınlığıma rağmen gitmek istedim sebepsizce, heyecanım yoktu ama orada olma isteğim mevcuttu. Soğuk ve hastalıklı bir sonbahar gününde evde sıcacık kahvem ve müziğimle kitap okumak kabul edebileceğim en harika fikirken gayet meşakkatli bir yolu göze aldım ama neden buna karar verdiğimi o zaman da şimdi de kestiremiyorum. Her neyse..

Feng shui felsefesine göre dizayn edilmiş mistizm ve modernizmin çok estetik bir şekilde kullanıldığı Yaşam Atölyesi merkez ofisine girdik ve mumlarla aydınlatılmış geniş alanda beklemeye başladık. Erken gittiğimiz için biz kendi aramızda arkadaşımla sohbet ederken göz ucuyla birer ikişer gelen insanları da gözlemleyebiliyordum. O alanda gördüğüm herkeste bir kaygı, bir umutsuzluk hali söz konusuydu, enerjilerini hissetmek için usta olmaya gerek yok. Grup tamamlandı ve farkettim ki o alandaki en normal sayılması gereken kişi benim ya da öyle hissettim bilemiyorum.

Aret Vartanyan geldi ve gayet klasik giyinmiş insanların içinde rahat ve spor kıyafetlerim saç ve sakal salaşlığımla özellikle seni merak ediyorum dedi. Herkese sorduğu kimsiniz ve neden buradasınız sorusuna yanımdaki arkadaşımın iş hakkında açıklamasını onaylayarak eklemelerde bulundum. Adım Varol ve adımla örtüşen Varoluşçu felsefenin bahsettiği öze ulaşabilmem için bana göre birşeyler var mı onu görmek istiyorum dedim. Öykü ve denemeler yazıyorum ve bazen sanki kendim değilmişim birşeylerin etkisindeymişim çerçevenin dışında olmam gerektiği hissini taşıyorum dedim. Ayrıca Sen ve Ben kitabını yanımdaki arkadaşım ona benim tavsiye ettiğimi söylemesine istinaden kitabı birçok kişiye tavsiye ettim ve epeyce işine yarayacağını düşündüğüm arkadaşıma hediye ettim dedim. Bin Yüz Bir İnsan kitabını okuyup okumadığımı sordu ben de okumadığımı söyledim. Bana konuşma sonunda kitabını hediye edeceğinin sözünü verdi :) Gayet ilgisini çekti ilk girişim. :) Zaten konuşma boyunca sürekli bana karşı hitaplarda bulundu.

Varoluşçulukla ilgili olarak daha önce Stanley M.Honer, Thomas C.Hunt, Dennis L.Okholm’un birlikte yazıp derlediği Felsefeye Çağrı kitabında da önerisini alıp kenara not ettiğim Matrix filmini salonda bulunan ve işin ironik kısmı varoluşçulukla tek ilgisi olan kişi olarak izlemediğimi duyunca şiddetle tavsiye etti. Yazıyı yazdığım an itibari ile de izlemedim ya neyse. :)

Konuşması bittikten sonra sormak istediğim birkaç şey vardı, onları yönelttim kendisine gayet eğlenceli bir şekilde sohbet havasıyla cevapladı.

Kitap imzalamak için konuşma alanının kenarında bulunan barda beklerken bana kitap sözünün olduğunu hatırlattım. Görevli arkadaşlardan birine kitap getirmesini rica ederken bir başka görevli arkadaş sizin muhakkak Yaşam Atölyesi’nde bulunmanız gerekiyor dedi. Çok şaşırdım. Yani kendimi övmek gibi olmasın diye bana yönelttiği şeyleri aktarmak istemiyorum ama şiddetli bir gurur kapladı içimi sözleri dinlerken :D Kitap gelmişti, kitabımı imzalarken Varol dedim, bu adı unutmayacağım dedi, Varoluşçu Varol diye hatırlarsınız artık dedim :) Aret az önceki konuşmayı sürdürdü ve aynı şeyi söyleyecektim kesinlikle sen burada olmalısın. Ne iş yapıyorsun bilmiyorum ama sen yazıyorsun bunu cidden hissettim anlattıklarından ve gerçekten iyi yazıyorsun dedi. Benim o gurur hissim artık patlayacak noktaya gelmişti. :)

Yanımdaki arkadaşıma dönerek bu adamı işten kovun ve bırakın yazsın dedi. Ağzım kulaklarımdaydı tabi o an. Arkadaşım uzattı kitaplarını ve okuduğu ilk kitap olduğunu, sayesinde artık düzenli kitap okumaya başladığını söyledi. Tabi ben kendisine epeyce kitap seçmiştim D&R’dan ve tesadüf Yaşam Atölyesi’ne katılacağımız gün kargo ile ulaşmıştı kitapları eline. Mecburen toplantıya getirmek zorunda kaldı. Aret’de bakayım neler seçmiş dedi. :) Aret ile fikir olarak örtüştüğünü düşündüğüm Osho’yu arkadaşıma önermiştim. Onun bir kaç kitabını çıkardı, Aret’e sordum sizin etkilendiğinizi düşünüyorum Osho’dan doğru mu acaba diye? Evet Osho kesinlikle var dedi. Sonrasında has adamım Charles Bukowski’yi görünce gülümsedi. Vaay benim favori yazarlarımdandır dedi. Bir de Jack Kerouac’ın Yolda kitabını önermiştim arkadaşıma, özellikle Yolda’nın hayatımın kitabı olduğundan bahsettim. Görevli arkadaşa not ettirdi bunu muhakkak okuyacağım dedi.

Facebooktan ekle beni Varol, mesaj yaz, seninle sohbet etmeyi sürdürmeyi çok isterdim dedi. Nasıl mutlu oldum anlatamam. Aret arkadaşım gibi birşey olmuştu sanki o an için, belki de olmuştur bilmiyorum. :)

Konuşmanın devamında hayatımda daha önce de imzalı kitaplarım olmuştu ama bizzat imzalattığım iki kitabım oldu biri beni yazmaya şiddetle teşvik eden Ferhan Şensoy biri de hayatımın en berbat bunalımından çıkmama destek olan sizsiniz dedim. Onun için de anlamlı bir durum olduğunu gülümsemesinden farketmek hiç zor değildi.

Kendisini tanıdığım için çok mutlu olduğumu dile getirdim ve tokalaşarak ayrıldık mekandan.

Hayat bir dengeden ibaret sanki öyle değil mi? Kitap hediye ediyorum ve kitabın sahibi bana başka bir kitabını hediye ediyor. Düşüyorum ve düştüğümde elimden tutan adam beni salondaki onca insandan farklı kılıyor ve gururumu okşayarak yine teşvik ediyor tüm samimiyetiyle.

Belki Yaşam Atölyesi benim için bir kırılma noktasıdır, belki gerçekten katılmalıyımdır, bu tercihi yapmalı mıyım emin değilim ama yürüdüğüm yolun şuan için en iyisi olduğunun bilincindeyim. Daha iyisinin olup olmayacağını zaman ve benim adımlar gösterecek.

Son olarak kitabı bitirdiğim dönemde facebook üzerinden paylaştığım kitap öneri yazımı sunmak istiyorum.

Şimdiye kadar okuduğum ve tekrar okuyacağıma emin olduğum, tüm sevdiklerime, iyi olmasını istediklerime, mutsuz, özgüvensiz, kendini sevemeyen, aşk acısı çeken, hayata karşı umutsuz olan, varoluşunun değerini anlayamayan, kendini milyarlarca insandan biri zanneden, gözlerini kapayıp renkleri göremeyen, güneşin bulutun kuşların ağaçların farkına varamayan tüm insanlara tavsiye edeceğim gerçekten “baş ucu kitabı” sözünü sonuna kadar hak eden bir kitap. 

Eğer bugün birilerine iyilik yaptıysam muhtemelen en büyüğü bu kitabı tavsiye etmiş olmamdır, bu kadar eminim!Sözün sonu: Bu kitabı ne kadar erken okursanız yaşamınızın geri kalanı için o kadar iyi..Not: Kesinlikle bir kişisel gelişim kitabı değildir.Teşekkürler: Aret Vartanyan
 
Eğer işler yolunda gitmiyorsa bu sizin suçunuzdur bir başkasının değil. Yaptığınız ve özellikle yapmadığınız herşey sizi bağlar. Varoluşunuzun kıymetini bilin ve saçma sapan acı dolu anların sona ermesi için adımlar atmaya başlayın! Bir kıvılcım için Aret Vartanyan – Sen ve Ben kitabını kullanabilirsiniz.
Sevgiler.
Kategoriler
Edebiyat

Büyük Usta Ferhan Şensoy!

Bu yazı 1 yıldan fazladır güncellenmiyor. Bilgilerin halen geçerli olup olmadığını kontrol etmenizi öneririm.

Ben kii bir insan sömürgeci, bir beyin emici, bir emme basma tulumba olaraktan nice insanlar tanıdım, nice insanları sevdim, onlardan ilham aldım da hiç biri bir Ferhan Şensoy olmadı, olamayacak da sanırım. Günlerce aralıksız otobiyografisini okudum, internetten yayınlanmış boxsetlerini izledim çizik çizik ettim yaşamını hayranlığım büyüdü büyüdü büyüdü. Onu canlı kanlı hiç görmemiş olmam da enterasyonel bir küsgen tavuk hissiyatı yarattı derin maneviyatımın içinde.

Tiyatro sezonunun kapalı olduğu döneme denk düşen benim bu sükûtsal hayallerim geçen gün facebook üzerinde yayınlanan bir paylaşımla bangır bangır bağırmaya, kalbimde vibrasyonel etkiler yaratmaya, renklerle dolu dünyama kıpır kıpır yeni renklerin düşüvermesine vesile oldu. Ferhangi Şeyler 5 Ekim 2012 Saat 20:00’da sezona merhaba diyecekti. Hemen gidip tiyatronun en izlenilebilitesi yüksek, en kalantor abilerin oturması gerekli uygun görülen yerlerinden birine kaydımı yaptım ve o muhteşem günü yani dün geceyi beklemeye koyuldum.

Mutluluk biraz da hedeflerden ibaret aslında. Beklemek, ulaşmak, sabırsızlanmak, hayal etmek bunlar çok etkili mutluluk için. Günlerim Ferhan Şensoy’a ulaşabileceğim günü beklemenin heyecanı içindeydi. Varol şu gün boş musun? sorusuna beynim miniminicik saliseler içinde derhal 5 Ekim hatırlatmasını ekliyor cevap için, sonra boş olup olmadığım için düşünmeye koyuluyordu. Her şey 5 Ekim’e endeksliydi.

4 Ekim gecesi. Acaba kitaplarımı imzalatabilir miyim Ferhan abiye düşüncesi geçti aklımdan. Düşündüm ki Ferhan Şensoy’un bana ilham veren, içimde ormanlar oluşturan kalemini tuttuğu ellerini sıkacak, o elleri bu kez ilham için değil bana hatıra bırakmak için bir kaç satır birşeyler karalayacaktı. Düşünmek ve heyecanlanmak… gözüme uyku girmedi.. Sonra belki kendimi anlatırım biraz? Olamaz mı? Olur. Ben ona kendimi anlatsam, onda kendimi bulduğumu söylesem, tebessüm eder mi? Yüreklendirir mi beni? Olamaz mı? O da olur! Olabilitelerini düşündükçe gülümsemekten uyuyamaz hale geldim, düşüncelerimle daldım uzaklaştım gittim ütopyamın pozitif denizinde..

Sabah evden kaçan gelinlik kızın heyecanı gibi ütopyama yolculuğumun bohçasını hazırladım. Belki kalemi yoktur yanında diye en güzel kalemimi seçtim, her zaman yanımda tuttuğum sarı küçük defterim yanımda mı diye tekrar yoklamasını çektim, okumuş olduğum iki otobiyografisi Kalemimin Sapını Gülle Donattım ve Başkaldıran Kurşunkalem kitaplarını çok özenli bir şekilde çantama yerleştirdim ve aynadan en sevdiğim gülümsememin yüzümde olup olmadığını kontrol edip çıkıverdim evden.

Gün içinde ya kitabımı imzalatamazsam? Ya Ferhan abinin ferhangi bir işi çıkar da oyundan sonra apar topar çıkıp giderse? Pis kemirgenler, tahammül edemiyorum onlara, hemen Ferhan Şensoy’un kızı Müjgan Ferhan Şensoy’a twitter’dan mention attım. Dedim ki

Müjgan Ferhan Şensoy hanım da dedi ki;

Ben bu sözü duydum, olayım artık tamamdır. Hangi dingoz güç bana engel olacakmış şaşarım! 100 kaplan gücüyle saldırır, kazayla öğrendiğim tüm komandosal taktikleri uygular, Ferhan Şensoy’un o mübarek ellerine ulaşır imzalatırım kitabımı. Sonuçta alınmış bir söz sayılır tweet. :D Ayrıca bu mevzu hiç de vazgeçebileceğim türden önemsiz bir şey değil, son derece hayat memat meselesi arz etmekteydi.

Erkencikten gittim tiyatroya, biletimi bastırdım, birşeyler atıştırdım, ucu ucuna sigaralar yaktım, Ferhan Şensoy’un (kusura bakmayın da abi demek istiyorum kendisine ya, soyadıyla hitap etmek sanki birbirimize çok uzak insanlarmışız hissiyatı veriyor, halbuki daha dün birlikteydik. neyse :) ) lise eğtiminin bir kısmını geçirdiği Galatasaray Lisesi’ne değin yürüdüm, onun okuldan kaçtığı günleri, günün birinde kendisine son derece manyaksal düzeyde hayranlık besleyecek bir güruhun oluşacağını aklının ucundan geçirmediği yaşlarda caddeyi öğretmenlerine yakalanmamak için koştur koştur adımladığı anları tahayyül etmeye çalıştım. Yarım saat kala girdim tekrar tiyatrodan içeri. Oyunu beklerken yeni albümü için bir ay öncesine kadar sabırsızlandığım Ceylân Ertem’in şu tweetini gördüm.

Nasıl yani? Sırf destek olsun, güzel güzel müzikler yapmaya devam etsin diye gidip orjinal albümünü satın aldığım Ceylân Ertem burada mı olacak? Afedersiniz ama oha!

şeklinde hem Müjgan Ferhan Şensoy’a hem Ceylân Ertem’e mention attım. Ceylân Ertem’i canlı dinlemek yapacaklarım arasında ilk sıradaydı, çünkü o fazlasıyla özel bir isim benim için. Hele hele Ütopyalar Güzeldir parçası..

NOT: Yazının geri kalan kısmı elim bir kaza sonucu silinmiş ve ikinci kez yazılmıştır, kaçan hapışırık miktarı küfür edilmiştir, devam ediyoruz.

Biraz Ütopyalar Güzeldir’den bahsetmek istiyorum. Bilmeyenler için aktarayım Ferhan Şensoy’un gençlik yıllarında delicesine aşık olduğu bir kadın vardır. Civciv der ona.. Aşkları içlerinde birer yara gibi dururken;

“… sabah gardan almanya baskısı bir türk gazetesi alıp biniyorum trene. gazetenin birinci sayfasında bir uçak enkazı fotoğrafı! paris’te boulogne ormanına düşmüş bir türk hava yolları uçağı. kimi ölenlerin isimleri, kimilerinin fotoğrafları var. en başta civciv’in fotoğrafı…”
diye bahsediyor kitabında.. Ne tesdüftür ki çok sevdiği Boris Vian; Günlerin Köpüğü kitabında Colin ve Cholié adlı iki aşığın Boulogne ormanında gezintiye çıkarır. Sevgililerin geçtiği yer olarak bilinir bu orman. Çağlayanın altında yürümeyi anımsatır diye not düşülür hatta. Boulogne Ormanı sevgili geçidiydi belki de Ferhan Şensoy içinde ta ki orman; civcivini, gönül bayraktar’ı yutana değin..
Sonra bu parça gelir aklıma hep. Belki Civciv için yazmıştır büyük usta bu sözleri. Ceylân Ertem bu eşsiz sözlere ses verdiği için daha da değerlidir benim için.

Her neyse koltuğumu buldum, beklemeye başladım. Değerli seyirciler sırf japonlar cep telefonunu icat etti diye sizin onu oyun boyunca açık tutmanız şart değil diye başlayan ve lütfen demiyorum farkettiyseniz, üzerinize alınmıyorsunuz lütfen dediğimde.. şeklinde biten bir anons ile başladı Ferhangi Şeyler’in 1720. gösterimi. O kadar naturel gülüşler vardı ki, insanlar senfonik olarak gülüyor, tonlamalar bile sanki oyuna dahilmiş hissi veriyordu. Ferhan Şensoy bir kaç adım ilerinizde size birşeyler anlatıyorken gerçekten oyuna konsantre olmak hiç kolay değil. Hani oyuncu heyecan duyar ya sahneye çıkmadan önce, asıl heyecanı seyirci duyuyor Ferhan Şensoy’u izlerken..

Muhteşem bir ilk sahnenin ardından antrakt oldu ve salonun neredeyse tamamına yakını sigara tüttürmeye, üç beş laflamaya dışarı çıktı ben sahneye ağzım açık bakıyordum halen. Vay arkadaş az önce burada Ferhan Şensoy vardı diye kendimi inandırmaya çalışıyordum. Derken koridor tarafından şirin mi şirin bir insan gözüme ilişti. Aa ne tatlı dersiniz ya hani o tür biri. Sonra farkettim ki o şirin, tatlı diye baktığım kişi Ceylân Ertem’miş. Derhal fırladım koltuğumdan arkalara doğru ilerleyen Ceylân’ı yakaladım;

Büyük Usta Ferhan Şensoy! 8Merhaba Varol ben. Twitter dememe gerek kalmadı aa Merhaba Varol geç kaldım biraz ya, nasılsın? dedi. Oy kurban olayım sana demek, sarılmak içimden geçerken laubalilikten hiç haz etmeyen Ceylan ve laubali davranışlar konusunda tereddüt eden ben arasında çok tatlı bir konuşma gerçekleşti. Onu canlı izlemeyi planlarken bir anda karşımda görüşümün şaşkınlığını anlattım, çok özel biri olduğundan az buçuk bahsettim ama vaktini de almak istemiyordum fotoğraf çekilebilir miyiz diye soruverdim. Tabi tabi dedi yanımda öyle güzel durdu, ben öyle güzel baktım ama öyle bir fotoğraf çıktı ki ortaya ne fotoğraftaki ben ben, ne ceylan yanımda öyle güzel öyle şirin. Piksellerimiz ilk okul çocuklarının abaküs sayısı kadar sayılabilitesi yüksek.. Güzel çıktı mı, olmadıysa tekrar çekelim dedi Ceylân. Ben nezaketen daha fazla vaktini almamak için yok yok güzel çıktı dedim içim kan ağlayarak. :( Kendisine teşekkür ettim ve çok mutlu olduğumu söyledim, geçtim yerime.

Fotoğrafa rağmen çok mutluydum. İkinci perde başladı.

Güncel olaylara öyle net, öyle şahane yaklaşıyordu ki Ferhan abi, insanın her kelimesinde alkışlayası geliyordu neredeyse. Oyun boyunca güldük, muhteşem anlar yaşadık ve keşke bitmese dediğimiz oyun bitiverdi. Ayakta alkışladık tüm salon Ferhan Abi’yi. Gözlerinde nasıl bir ışıltı vardı anlatamam size, sanırım bir oyuncunun en keyifli anı oyun sonu aldığı alkıştır, çünkü Ferhan Şensoy anıtlaşmıştı resmen!

İnsanlar birer ikişer salonu terkederken ben sahneye doğru ilerledim, çünkü kitap sahnede imzalanacaktı. Bir beye rica ettim fotoğrafımı çeker misiniz diye, karşılığında ben de onun fotoğraflarını çekebileceğimi söyledim. Tabi olur dedi. Çektiği fotoğraflar için minnettarım, en azından o güzel anın bir belgesi daha oldu elimde.

Tüm maneviyatımla Ferhan Şensoy’a yaklaştım kitapları masaya bıraktım, elini uzattı. Varol dedim. Sormasın adımı, uğraşmasın ne gerek var adım ne sanım ne, hiç önemi de yok imzanın onu bana hitap etmesi bile benim için yeterliydi. Ferhan Şensoy kitapları imzalarken ben onun benim için ne kadar önemli biri olduğundan, hayatıma kitaplarıyla nasıl yön verdiğinden, kendimde onu bulduğumdan, çok büyük bir güç ve ilham aldığımdan bahsettim. Öyle samimi, öyle içten, öyle kibar bir şekilde gülümseyerek dinledi ki saatlerce ona anlatmak istedim, zaten kendisi de son kitaba daha uzun şeyler yazdı sanki konuşmamla elindeki işi birbirine örtüştürürcesine. Tekrar tokalaştık, çok teşekkür ettim gözlerim nemli bir şekilde, çok içten gülümsedi. Ağlayacaktım. :/

Diğer elemenanın fotoğraflarını çekmem gerektiğini anımsadım, kendime geldim karşımda duran Ferhan Şensoy’u o ışıkta çekebileceğim en iyi şekilde çekmeye çalışıp tüm açıları tek tek yokladım. Fotoğraf sonrası tekrar vedalaştık ve yanından ayrıldım.

İşte sahneden basamakları inerken hissettim hayatımda herşeye sahipmişim hissiyatını. Öyle güzel müzikler çalmaya başladı ki kulağımda, öyle güzel kokular alıyordu ki burnum, öyle güzel görüyordum ki herşeyi kelimelerle ifade edemem.

Ay fındıktı ve çikolataydı gökyüzü, keman sesleriyle dans ediyordu İstiklâl Caddesi, insanlar ve tramvay canlı birer tablo gibiydi. Herkes çiçekti, enfes kokuyordu etraf. Öyle hissediyordum. Mutluluk biraz alkollense fena olmazdı, girdim bir büfeye, bira açtım. Ağır ağır keyifle yürüyordum caddede, gülümsememek elde değil. Hayatın bana güzelliklerle dolu olduğunu hatırlatma gecesindeydim. Çok mutluydum çok..