Kategoriler
Edebiyat

Jack Kerouac – On The Road

Jack Kerouac - On The RoadKafamdan sayısız şey geçiyor ama ne yazacağım konusunda hiçbir fikrim yok, yazmaya başlayayım devamı gelir heralde. :) Şimdi hayattaki en büyük keyfim kitap okumaktır bunu beni tanıyan herkes bilir. Kapatırım kendimi odama ve maceradan maceraya koşarım kaplumbağa gibi kendi kabuğumun içinde. Tahmin ediyorum ki insanlara Varol’u bir kaç kelime ile özetler misin diye bir soru sorulsa, kullanacakları kelimelerin içinde muhakkak kitaba da yer vermek zorundadırlar.

Onlardan çok şey aldım, bazen bir kitabı okurken diğerinde aklım kalıyor ve lanet ediyorum tüp şeklinde beyne enjekte edilebilen kitapların halen üretilemediğine. Her neyse kitapları çok seviyorum işte konunun ilk kısmı buydu. İkinci kısmı ise hayatıma kitapların neler kattığı, tabi bunları tek tek yazacak değilim ama şu an birinden bahsedebilirim ki bu benim için en önemlisidir aslında.

Kitabın adı Yolda (On the road) yazarı ise Jack Kerouac. Bu kitap benim algılarımı öyle bir sarstı ki; sayesinde kavramları, beklentileri ve zamanı yeniden anlamlandırmaya başladım. Abartıyor olduğumu düşünüyorsanız eğer tüm samimiyetimle söylüyorum; canınız cehenneme! Belki de çok kişisel bir durumdur bilemiyorum ama abartmadığıma eminim.

Kitapta belleğime kazınan bir cümle vardı; “Biz anı biliyoruz oğlum!”

Anı bilmek.

An yani şimdi.

Onun kıymetini bilmek ve özgür olmak! Vuhuuu diye bağırasım geliyor. :D

Delirme özgürlüğü, konuşma özgürlüğü, meydan okuma özgürlüğü, susma özgürlüğü, kaybolup gitme özgürlüğü, umursamama özgürlüğü ve bunun gibi sayısız özgürlük.

Ahlak sınırları, mantık sınırları, cesaret sınırları, tutarlı olma sınırları ve buna benzer bir sürü sınır.

Jack KerouacBenzersiz fikirler sundu bana bu kitap ve benim şansım mıdır bilemiyorum ama akabinde Jean-Paul Sartre ile tanışmamla sanki bire bir tamamlanmaya başladı Yolda ile atılan adımlar. Her neyse Yolda beni ben yapan kitaplardan biri işte, zaten uzatınca kimse okumuyor daha da detaylandırıp iyice göz korkutmak istemiyorum. Daha sonra Jean-Paul Sartre’a da değineceğim.

Benim için bu denli önemli olan kitabın film uyarlaması yapıldı ve dünya sineması tarafından el üstünde tutuldu. Zaten kitabın adı bile yetiyordu çünkü Amerika’da bir kuşağı var etmişti Jack Kerouac’ın Yolda’sı.

Bugün vizyona giriş tarihi olduğu için sabah heyecandan yerimde duramıyordum. Akşam gider en yakın AVM’de izlerim, öyle yaparım böyle güzel olur filan diye geçiriyordum aklımdan. Fakat benim Celal ile Ceren adlı filmi yüceltip arşa değdiren ülkem elbetteki dünya edebiyat tarihinde çığır açan bir kitabın uyarlamasında gereken özensizliği göstermekte hiç tereddüt etmemiş ve koskoca film yalnızca 3 sinemada gösterime girmişti. Hem Cuma trafiği, hem yağmur trafiği, hem de seans saatlerinin mükemmel trafiğe uygun olmasıyla filmi gidip sinemada izlemem imkansızlaşmıştı. Haftalarca hayır evde oturup internetten izlemeyeceğim, yapmayacağım bu saygısızlığı desem de bir nevi yapmaya mecbur bırakıldım ve çekip torrentten izledim. :D

Film elbette kitabı okumayanlar için kopuk ve yer yer anlamsız gelecektir. Zaten o kitabı okumadıysanız dünyadan çok fazla şey beklemeyin demek gibi iddialı bir cümle kurmakta hiçbir sakınca görmüyorum. :D

Her neyse filmle birlikte sanki bir yandan Allen Ginsberg kulağıma Howl’u fısıldıyor, bir yandan kitabı okuduktan sonra aldığım gazla yaptığım sayısız serserilik gözümün önünden geçiyordu. Orhan Pamuk’un Saf ve Düşünceli Romancı kitabında bahsettiği bir konu vardı, insanlara kitaplar neden filmlerden daha cazip geliyor diye. Cevabı insanların kitabı okurken kendi filmlerinin yönetmenleri olmasıydı. Oyuncuları biz belirliyor ve çoğu zaman başrolü kendimiz oynuyor, zihnimizde olayları en bize uygun hali ile canlandırıp kendi filmimizi çekiyoruz. Sonuç olarak kitaptan filme aktarılan her yapım gibi bu da muhteşem övgüler hak edecek bir değerde olamadı, yani en azından benim için durum böyle çünkü ben daha iyisini çekmiştim kendi dünyamda :D

Filmin kritiğini yapacak değilim zaten o kadar sinemasal bilgim de mevcut değil. Bu yazıyı yazmamdaki amaç Jack Kerouac, Neal Cassady (adamım!) Allen Ginsberg, William Burroughs ve diğer Beat çocuklarına teşekkür etmekti. İyi ki varoldular, iyi ki o yola çıktılar ve iyi ki benim dünyama güzel şeyler kattılar.

Hayatı lanetler ederek bir Neal Cassady, bir Jack Kerouac kafasında tümüyle yaşayamıyor olsam da yürüdüğüm yolda kulağıma defalarca fısıldadıklarına inandığım her şey üzerine yemin edebilirim.

benim ilgimi çeken insanlar deli olanlardır. yaşamak için deli olan, konuşmak için deli olan, her şeye aynı anda ihtiras duyan, hiçbir zaman esnemeyen ya da sıradan bir şey söylemeyen! ama gece boyunca maytaplar gibi yanan, yanan, yanan…

Size tavsiye eğer imkanınız varsa hemen filmi izlemeyin, önce kitabı alıp okuyun. Daha sonra izlersiniz nasıl olsa. Bob Dylan, Jim Morrison ve Tom Waits’in de başucu kitabı olduğunu söylemem belki okuma sürecini biraz hızlandırır. :)

neal, kerouac, diğerleri
kimi şair, kimi yazar,
kimi serseri
bir avuç arkadaştılar
düzenden uzakta, başka bir
hayatın peşinde
amerikayı baştan başa katettiler
bazen tek başlarına, bazen bir
arabaya tıkışıp dostlarıyla
bazen bir otostopçuyla
ya da âşık oldukları bir kadınla
yolda özgürlük vardı
yolda hayatın anlamı
yolda aşk vardı
ve bazen sadece seks
yolda parasızlık, açlık vardı
bazen çözümsüzlük, kargaşa
kalleşlik
yolda bir arayış vardı,
arayıp da bulamayış
yolda sorular vardı,
çoğu cevapsız
ve yolda çoğu zaman
masmavi bir gökyüzü
zümrüt yeşili çayırlar
ve sonsuz bir kızıllık vardı
yolda caz vardı,
cazın tanrıları ve ruhlara
işleyen ritimler
onlar “beat kuşağı”ydılar
farklıydılar, özgürdüler, düzenin
dışındaydılar
ve hep yoldaydılar…

Muhtemelen önümüzdeki günlerde şu an içimde barındırdığım o ihanet duygusunu yok etmek için gidip sinemada tekrar izleyeceğim. Lan öyle kitap de, böyle film diye öv sonra git torrentten çek izle, kendi kendime “yazıklar olsun” diye haykırıyorum şuan. :D

Yeri gelmişken Şenol Erdoğan’ın mükemmel yorumu ile Beat Kuşağının manifestosu olan Allen Ginsberg’in Howl şiirini de paylaşmak yerinde olacaktır. Şey, biraz müstehcen kelime ihtiva ediyor olabilir, bunu göz önünde bulundurarak izlerseniz sevinirim. :D

Ne yazacağımı düşünmeden başladığım bir yazının daha sonuna geldik. Eğer kitabı okuyup içinizdeki isyanla yollara düşerseniz gittiğiniz yerlerden bana kart yollamayı unutmayın :)

Kategoriler
Edebiyat

Dan Brown – Cehennem (Inferno) Ekitap

dan brown - cehennemBeni tanıyanlar bilir ki deli bir Dan Brown hastasıyımdır. Çok sıkıcı geçeceğini düşündüğüm Pazartesi’me güneş gibi doğan, gözlerimi ışıl ışıl eden bir haber aldım az önce. Dan Brown’ın Inferno adlı son kitabının Mayıs ayında Amerika ile birlikte aynı anda Türkiye’de Türkçe olarak satışa sunulacakmış. Hatta bir güzel haber daha vereyim yayıncı Altın Kitaplar kitabın ilk bölümünü ücretsiz olarak dağıtıma sunmuş…

Kindle kullanıcıları için MOBI formatına çevirdim, farklı bir yolla okumak isteyenler olur diye EPUB formatını da ekliyorum. Keyifli okumalar diliyorum herkese..



Dan Brown – Cehennem E-Book Download

 

Kategoriler
Edebiyat

Nasıl Kindle satın alabilirim?

Amazon.com_LogoBildiğiniz üzere Amazon.com adlı dünyanın en büyük alışveriş sitesi dünyanın en sevimli ülkesi olan Türkiye’ye ürün satmıyor. İyi de ediyorlar bence, çünkü ellerindeki o devasa ürün yelpazesi ile bizleri tüketimin nirvanasına ulaştırır evde yorgan yastık yer yine de teknolojiden ve bilimum gereksiz alet edevattan kendimizi alamazdık gibime geliyor. Evet pozitif bakmakta fayda var, yoksa ben de biliyorum buradan lanetler okumayı ürün satmadıkları için. :D

Konumuz Amazon üzerinden Türkiye’ye nasıl Kindle getirilir?

Eğer Amerika’da bir tanıdığınız yoksa ve Amazon’a kayıt olurken geçerli bir Amerika adresi bildirmediyseniz zaten ürün filan satın alamazsınız. Bu da demek oluyor ki ilk sorunumuz adres! O zaman; ordular, ilk hedefimiz Borderlinx diyorum!

Borderlinx ile nasıl hesap açılır gibi çok gereksiz bir konuya girmeyeceğim. Yani sen tut facebook hesabı aç, mail hesabı aç, git ask.fm lerde, tumblr’larda fink at sonra gelip bana Borderlinx’de nasıl hesap açılır diye sor. Kafa atarım adama kafa!

Borderlinx’de temel düzey internet bilginizle açtığınız hesap ile birlikte size cillop gibi iki adres sunulmaktadır. Bu adreslerden biri yunaytıd kingdım, diğeri ise yunaytıd steyts of amerika oluyor. Biz Kindle denen dünya tatlısı aleti alabilmek için 17.YY’da keşfedilen ve bölgenin yerel halkı olan Kızılderililere soykırım uygulayan, petrol için yapmayacağı şerefsizlik kalmayan insanların da içerisinde hatta en tepesinde bulunduğu ve benim oturduğum yerden onlara lan ne kadar rererösünüz diyerek isyan edip onların ceplerine daha rahat nasıl para akıtabiliriz diye blog yazdığım Amerika’dan alacağız. (cümlenin de bokunu çıkardım farkındayım, uzadıkça uzadı valla kusura bakmayın.)

Amerika adresimizin olduğu sayfayı açık bırakıp gidip yeni bir Amazon.com üyeliği alıyoruz ve üye olurken adres satırına Borderlinx’in verdiği adresi yapıştırıyoruz haliyle. Yani o kadar anlattım zaten bunu tahmin etmiş olmanız gerekirdi. Sürpriz olmadı di mi Amerika adresi alıp adres satırına yapıştırmak. :D

Her neyse üye olduk, şifremiz filan var. Bu durumda konektikıt’daki losencılıs’daki lanet olasıca bir zenciden ya da kahvesine donut bandıran geri zekalı polislerden hiçbir farkımız yok. Onlar alabiliyorlarsa biz de her dilediğimiz şeyi alabiliriz şimdi bu içine tükürdüğümünün sitesinden! Fakat bir engelimiz var dostlar, bizim sevimli ülkemiz yurtdışından getirilecek ürünler için 75(euro işareti) sınır koyuyor ve eğer o bedeli aşarsanız şlak diye yapıştırıyor bilmem ne vergisi, konşimento vergisi, sonra yine bir bilmemne vergisi falan filan bir sürü şey. Henüz (iyi ki) başıma gelmediğinden ne şekilde vergilerle ızdıraplar yaşanacağını tatmadığım için size önerim ne alıyorsanız alın 75(euro işareti)yu geçmeyin.

kindletouchEvet ilgili sayfadan Kindle’ı sepetimize ekliyoruz, kargo kısmında 1-8 days free shipping seçeneğini seçiyoruz adeta ben fakirim diye bağırırcasına. Kusura bakmayın ama fakirlik filan değil aslında bu biraz da ego tatmini, çünkü Türkiye’de gollum gibi fiyatlara satılan bir ürüne en ekonomik nasıl sahip olurumun mücadelsi bir bakıma.

Ödememizi yaptık, kargo durumunu seçtik ve ürünün Borderlinx’in bize sunduğu içinde Rihanna, Tom Waits gibi güzel insanların da yaşadığı Amerikan toprakları içinde hareketinin tamamlanmasını yani verdiğimiz adrese ulaşmasını bekliyoruz.

Aradan bir kaç gün geçecek ve ürün Borderlinx’in Dayton adresine ulaşacak. Bunun akabinde size bir mail gelecek ve o mail diyecek ki; “Birader kusura bakma rahatsız ediyorum ama kapıya bi adam geldi, kutu filan getirdi ben onu aldım, göndereyim mi sana?” siz de Borderlinx ekranında bakacaksınız ki o gelen kutunun fiyatı ne kadarmış? Çünkü bu cinsine tükürdüklerim adam kazıklamak için yer arıyorlar. Tabi biz öyle çakallara para kaptıracak çömezler değiliz, merak etmeyin kurban olduklarım arkanızda ben varım. Eğer ürünün size gönderilmesi için istenen bedeli 12$’dan fazla ise hemen live chat ekranında “aga bu ne?” diyorsunuz ve ürünü aldığınız amazon linki ile birlikte invoice çıktısını pdf ile gönderebileceğinizi söylüyorsunuz. Bizi kazıklamaya çalışan uyanıklarda “hacı bi dakka ya kuzenim yazmış kusura bakma” diyor ve fazla yansıtılan ücreti hemen bizim beklediğimiz fiyata çekiveriyor. ;) (ben alırken ürünün bedeli hızlı gönderimle 12$ görünmüştü fakat arkadaşıma alırken onda 39$ gibi bir rakam çıkmıştı, hemen übersonik ingilizcemin dibine vurarak adamları insani rakamlara davet etmiş ve muvaffak olmuştum.)

Şimdi ben başta dedim ya bu saatten sonra size basit Borderlinx’e kayıt işlemini mi anlatacağım diye. Heh işte anlatmadım çünkü biliyorum Borderlinx’e kayıt olurken oradaki gönderim adresi kısmına Türkiye’deki adresinizi yazacağınızı. Yani aksini yapmış olamazsınız, yaptıysanız ahahaha diye gülerim bak çok ciddiyim! :D

Evet ürün Dayton’dan yaklaşık 4 günde dünyanın en sevimli ülkesi olan Türkiye’ye geliyor ve DHL adındaki übersonik kapitalist ama iyi hizmet veren firma kapınıza kadar getiriyor güzeller güzeli Kindle’ınızı. Utanmasalar açıp kitabı onlar okuyacak bak o kadar da iyi hizmet veriyorlar, ciddiyim!

Şimdi anneye anlatır gibi anlattığım Kindle denen teknoloji harikası cihaza nasıl sahip olunur adlı son derece ciddi satın alma rehberime burada son veriyor ve yarım kalmış Alan Durning – Ne Kadarı Yeterli? Tüketim Toplumu ve Dünyanın Geleceği adlı şuan yazmış olduğum yazıya tümüyle ters olan kitabımı okumaya gidiyorum.

Amerika’ya lanetler ederek nasıl onlara para kazandırabiliriz? adlı makalemin sonuna geliyor, tüm kitap severlere iyi okumalar diliyorum. :)

Kategoriler
Edebiyat

Kindle basılı kitapları öldürebilir mi?

kindletouchKitabın kokusunu ben dünyalara değişmem ne diyorsun lan sen oradan zırt! İndir ulan o readerını çakma entel!

Yukarıdaki sözler bir zamanlar delicesine basılı kitabı savunan, ekitaplara küçümseyen gözlerle bakan, onları soğuk bir dünyada sıcaklığı hissetmeye çalışan zevksiz insanlar olarak yorumlayan bana ait.

Gel gelelim tüketim toplumunun git gel ruhlu kepazelerinden biri olarak dayanamayıp geçen ay ABD’den bir Amazon Kindle Touch siparişi verdim. Nasıl verdim, neden verdim, iyi mi ettim kötü mü ettim gelin beraber yorumlayalım.

Öncelikle hayatındaki her şeyi kitap okumaya göre endeksleyebilen bir yapıya büründüğümden dolayı; kitap ile ilgili her konudan haberdar olmalıyım ve tek dayanağımı daha cazip hale nasıl getirebilirim diye alternatifleri değerlendirmenin iyi bir fikir olacağını düşündüm. Biraz da ürün ihtiyaçlarımı karşılamak için varmış gibi geldi bana.

Mesela benim altı çizili cümle takıntılarım vardır kitaplarda, bilirim çünkü beyin her ne kadar bedava da olsa, hafızam her ne kadar filimsimtrak bir türde de olsa gerçekten her okuduğum şeyi aklımda tutamıyorum ve bir gün o cümleyi bir yerlerde kullanmak isteyeceğime dair de içimde değişik bir his oluşuyor. Kitaplığımdan kitapları karıştırmak ve genellikle aklıma gelen cümleye ulaşamamak da gayet sinir bozucu oluyor! İşte Kindle denen minnak kadar alet bu soruna çözüm oluyor. Kitabı okumaya başladığınızda beğendiğiniz cümle ya da paragrafları çizerek size tek bir yerden ulaşabileceğiniz “altı çizili cümlelerim” adında bir dosya sunuyor. E ö ee demeyin bence gayet süper bir özellik.

İkincisi; okuduğum kitaplarda bilmediğim kelimeleri ya da tarihsel kişileri ya da kavram ve olayları araştırma gereği hissederim. Zaten kitabın en güzel yanı da bu ya, yeni bir şeyler katıyor dünyana. İşte ben kitabıma ayracımı yerleştirip ekşi sözlük ya da vikipedi’den konuyu araştırırken gözüm diğer sekmelerdeki facebook, twitter, haberler vs. şeylere takılıyor ve amacımdan sapıp kitap okumayı bırakıyor gidip harlem shake videoları izleyip aforizmalar beğeniyorum. Buna engel oluyor kurban olduğum Kindle’ı. Ekranda araştırmak istediğiniz kelimeye basılı tuttuğunuzda hem bir sözlükten o kelimenin anlamını araştırıyor hem de isterseniz kitaptan hiç ayrılmadan küçük bir ekranda vikipedi’deki sayfadan bilgiler aktarıyor. Ne oluyor? Kitaptan kopmamış oluyorsunuz ve edindiğiniz bilgi, zaman size kâr kalıyor.

Üçüncüsü; kitap masrafları. Geçtiğimiz aylarda 300 lira gibi bir rakamı yani bir ailenin 1 aylık faturalarını sadece kitaplar için harcamışım. Evet bu acınacak bir rakam değil söz konusu kitaplar olunca fakat vicdanen kendimi pek de rahat hissettiğim söyelenemez. Kindle bu olaya da parmak basıyor ve kimse kusura bakmasın kolum gibi fiyatlara kitap satan kültür tüccarlarına çalım atmış olmanın da eşsiz keyfini yaşatıyor etrafta dolanan bedava ekitaplar sayesinde. Üstelik en güncelleri de var bunların içinde.. Haruki Murakami? Yeah!

Dördüncüsü, yalnızca kitap okumak için de değil. Yazı tabanlı her şeyi okuyabiliyorsun, mesela ben uzun olduğu için read it adlı uygulama ile daha sonra okurum diye not ettiğim makaleleri aradan haftalar geçtikten sonra anca okuyabiliyordum. Şimdi ise chrome eklentisi sayesinde tek tuşla makale Kindle’ıma düşüyor ve hiç göz yormayacak şekilde rahat rahat okuyabiliyorum her şeyi. Yani yazıları kaçırmıyorsunuz.

Beşincisi, göz yormuyor yukarıda da bahsettiğim gibi. E-Ink teknolojisi denilen ve tarif edemeyeceğim garip bir yapıya sahip ekranı ile bir kitaptan (burada dikkat çekmek istiyorum, kaliteli basılmış bir kitaptan) hiç bir farkı yok. Gözlerim hiç yorulmuyor artık. Ben ki bir dönem kitaplar sayesinde bıçak altına yatmış biri olarak bu özelliğinden dolayı acayip mutluyum.

Altıncısı, aslında çok önemli olmayan bir konu ama şarjı 2 ay gidiyor.

ereader vs booksYedincisi, istediğiniz kitabı hemen okumaya başlayabiliyorsunuz, pdf dosyalarınızı amazon.com’un size verdiği bir email adresine mail atıyorsunuz ve amazon sizin için saniyeler içinde convert edip cihazınıza kitabı yüklüyor.

Sekizincisi, benim gibi birden fazla kitap okuyan (ki bu konu da önemli, bir kitap bazen sıkabilir, bu durumda kendinizi zorlayıp ille de bitireceğim diye kasmak yerine bir başka kitaba başlayabilir ve arada o sizi sıkan kitaba tanıdığınız zaman ile belki zorlu bölümleri geçebilmek içn gerekli motivasyona kavuşabilirsiniz.) biri için 2 bazen 3 kitabı bir arada taşımak yerine incecik bir cihazı (ölçmek gerekirse hemen hemen samsung note 2 gibi bir boyuta sahip) çantanıza ya da torpidonuza atıp canınız ne zaman isterse istediğiniz kitabı okuyabilirsiniz.

Dokuzuncusu, düzenli takip ettiğiniz bloglar ya da köşe yazarlarını geliştirilmiş kindle uygulamaları ile günlük olarak yükleyebiliyor bu sayede sürekli takipte kalabiliyorsunuz.
Onuncusu, ucuz. 10 adet kitaba verdiğiniz para ile bir adet kindle satın alabiliyor bu sayede yüzlerce kitap okuyabiliyorsunuz.

Hani olur ya şunu bunu almak için 10 neden diye. :D Benim ki de bunun gibi bir yazı oldu ama inanın sıralayacak daha çok şey var, mesela mp3 oynatmak ya da internete girebilmek gibi. Sakın ola bunları tabletler de yapıyor diye düşünmeyin, tabletler kitap okumak için değil internette gezinebilmek ve multimedia işlemlerini halledebilmek için varlar. Ekranları kıyaslanamayacak kadar farklı.

Şimdi bağlamak gerekirse basılı kitaba noolucakmış lan değişik diye pöykürdüğüm günlere kıyasla öngördüğüm durum şudur ki; gün gelecek belki de dünyanın % 70’i ekitap ile hayatına devam edecek ama benim de dün gece yaptığım gibi alıp bir kitabın sayfalarını kokladığında o %30’luk kesimin saygın duruşuna imrenerek bakacak. Basılı kitap asla ölmeyecek fakat gücünü ekitaplara bırakmaması neredeyse imkansıza yakın.

Bir sonraki yazımda Türkiye’ye satışı olmayan Kindle’ı nasıl Amerika’dan getirtebileceğimizi anlatacağım.

Son söz; okuyun da nasıl okursanız okuyun abi boşverin kindlemış basılı kitapmış! :D

Yetmedi, bir son söz daha! Eee Varol sen kitaplarına gözün gibi bakardın, hani yavrucuklarının da yavrucuklarına miras kalacaktı onlar diyenlere de cevabım. Biz daha ölmedik aslanım, basılı kitaba da saygımızı yitirmedik, elbette alıp okuyacağız sayfaları mis gibi kağıt kokan kitapları. Hatta şuanda Kindle ile Milan Kundera – Ayrılık Valsi, basılı olarak da Marquez – Kolera Günlerinde Aşk’ı okuyorum.

Şimdi sondan bir önceki son söz daha anlamlı olacak gibi. Okuyun! Yeter ki okuyun…

Kategoriler
Edebiyat

Milyarlarca ve Milyarlarca

Milyarlarca ve Milyarlarca 5Heeeyt yine çok fena yazasım geldi. Böyle yazmak değil de bağırmak gibi düşünün siz, çatır çutur öyle bir hışımla yazmaya çalışıyorum ki parmaklarım birbirine giriyor sonra yazının ortalarına doğru ivme git gide düşüyor, sonlara doğru taslağa kaydedip çıkıyorum. Umarım bu da onlardan biri olmaz. Kendi içimdeki feryadı dindirmek için çıkartıyorum şuan tüm klavye tıkırtılarını.

Malumunuz Tüyap Kitap Fuarı’nı geride bıraktık, her yıl geleneksel olarak katıldığım fuar bu yıl beni cezbetmek bir yana dursun kendinden tiksindirdi. Neden?

Çünkü bilinçli bir okuyucu olarak gördüğüm ben ve benim gibiler için önemli olan bol kitap çeşidi ve fiyatlardaki indirimdir. Ortalama biri ayda gidip 2 kitap okuyorsa malum dostumuzun verdiği 50 lira bütçesi için herhangi bir sorun teşkil etmeyecektir. Oysa ayda 6-7 kitap okuyacak kadar kendine vakit ayıran ki benim okuduğum sayı bile az, ayda 10-15 kitap okuyan (sadece kitap okumak için adanmış bir yaşama sahip olmaları tabi işin en kıskanılası yanı) insanlar var. Hal böyle olunca ortalama bir kitabın fiyatını en iyi niyetle 20 lira olarak hesap ederseniz ortaya çıkan rakam…(%? durun ya yeterince dramatik olmadı 30 yapsak? 40 da olabilir. İşin şakası kitaba verilmiş para gerçekten para değil ama daha az paraya daha çok kitaba sahip olmayı kim istemez? Bir kitap fazla kitaplığımda bulundurmak elbette benim için harika bir durum olacak. Bunu neden istemeyeyim? O aradığım indirim fuar alanında kesinlikle yoktu. Ha vampir kitapları, seksin, fantastik kırbaçlı kadınlı 50 günlü über feminen cinsel kitapların indirimi var ama onlar da benim dünyama hitap etmiyor malesef. Demem o ki yarım saattir uzattım bu kitap fuarı benim için bir bok ifade etmiyor! Aradığım kitap internette 70 liraysa ve ben onu fuar alanında 75 liraya görüyorsam nasıl çıldırmam? Üçe beşe bakarım çıldırırım!

Her neyse girer girmez insanı yalnızlığa iten bir kalabalık mevcuttu ortamda. Öyle böyle değil ama standa yaklaşmak için vücut çalımları atıp, dirsek ile açtığınız boşluğa kütlenizi itiştirmeniz, itiştiremediğiniz yerde dönemeçli kıvrılmalı başka hareketlerle lastik tıpa gibi pıt diye bedeninizi sokuşturmalısınız ki kitaplara ulaşabilesiniz. Öyle bir ortamda afedersiniz ama sokarım kitabına, edebiyatına! Sanki kitap mı yok? İnternette onlarcası var, ben insanlarla sohbet edip fikir alışverişinde bulunamayacaksam, internet fiyatlarından daha uyguna kitap satın alamayacaksam, üstüne üstlük bir birey olmaktan çıkıp tümüyle kendimi bir madde gibi hissedip bedenimi sokuşturabilecek alanlar kollayacaksam çok fena koyarım bu skimsoniğe etkinlik diyene!

Durmadım zaten çok fazla, geleneksel uykusuz masa takvimimi aldım, birkaç boktan olmayan yayınevi standına göz atmaya çalıştım, ucuz olur diye düşündüğüm kitapların yayınevlerine uğrayıp aldığım cevaplara kuşku dolu bakışlar atıp uzaklaştım derken tam alandan ayrılırken gözüme TÜBİTAK standı çarptı.

TÜBİTAK dünyanın bilim ile siyaseti birbirine sokabilen tek kurumudur. Onu bilmeme rağmen gidip özellikle birikimli biri gibi görünen görevliye -merhabalar, evrim teorisi hakkında kitapları görmek istiyorum- dedim. Birikimli olduğunu düşündüğüm kişi kendinden daha birikimli olduğunu düşündüğü kişiye gidip kitapların yerini sordu. Ne kitabı? Yok kitap filan. Bir tane çocuk karikatür kitabı getirdi. Çizimlerle evrimi anlatıyordu. -E başka?- dedim. Yok dedi. -Nasıl yok?- dedim. Basılmıyor artık dedi. Hay ben sizin türevinize, primatınıza, geçişemediğiniz arada kalmış formunuza diye binlerce küfür sıralayacak gibi olmuşken gözüme daha önceleri hakkında kısacık bir video izlediğim Carl Sagan ismi takıldı.

Tamam üstat ben hallederim dedim gönderdim görevliyi. Milyarlarca ve Milyarlarca adlı kitabını kasaya gidip satın aldım. Bir tane daha kitap aldım ama bir halta yarayacağını düşünmüyorum çünkü yazarının ne denli taraflı ve dar biri olduğunu eve geldiğimde internetten keşfettim. Belki yanılıyorumdur bilmiyorum ama Carl Sagan’ın Milyarlarca ve Milyarlarca kitabını okumaya heyecanla başladım ve 50 sayfaya yakınını fosforlu kalemle çizip kenarlarına notlar alarak, belleğime iyice kazınması için önemli bilgileri tekrar tekrar okuyarak geldim. Gerçekten müthiş bir kitap.

Düşündüm de Evrim Teorisi okullarda da okutulmuyor bildiğiniz üzere. Tümüyle yaradılışçı senaryo tinerci olmaması gereken jenerasyona enjekte ediliyor. Felsefe grubu dersleri ise kardeşimin öğretmen olması sebebiyle en olmadık saçma sapan yerlerinde bile dine bağlanarak felsefi düşünceden, yani düşünce üzerine düşünmekten, doğruya hakikate ulaşmaktan kopartılarak tepemizdekilerin olmalarını istediği profile göre şekillendiriliyor. Deneyselliği bir kenara bıraktım daha müfredatındaki içerik bile boktan bir haldeyken çocukların helvalaşmış beyinlerini hayal etmeye çalıştım.

Hayal etmekle kalmadım gidip karşımızdaki büfede çalışan lise öğrencisi çocukla sohbete koyuldum. Muhabbetin arasında özellikle büyüyünce ne olacaksın diye sorduğumda bana verdiği cevaba hiç şaşırmadım. Çocuk İMAM olmak istiyordu. Belki ailesinden, sosyal çevresinden, bu zamana kadar algılayabildiklerinden etkilenerek bu kararı aldı ama ona bu vizyonsuzluğu sunan da sadece az önce saydığım etkenler değil bizzat devletin kendisiydi.

Eskiden bize sorduklarında Astronot olacağım!, Doktor olacağım!, Mühendis olacağım! cevabı duyulurken şimdiki jenerasyon için nasıl ilgi çekici hale geldi bu meslek? Durup düşünmek lazım!

Düşünmek lazım elbette. Düşünmek, sorgulamak, sorgularken korkmamak, herşeyi yıkabilecek kadar hakikate ulaşmaya hevesli olmak, ondan bundan etkilenip düşüncelere gem vurmamak, yıktıklarının yerine daha sağlamını ve daha doğrusunu inşa edebilmek lazım. Olmaz olmaz dememek lazım, benim öncem buydu şimdi bu olursam nasıl olur dememek lazım, naptın abi sen diyene hassiktir oradan diyebilmek lazım, daha iyisini bilmeden konuşan adamı haddini aştığından dolayı itin kıçına sokmak lazım! Yaşam böyle anlamlı. Doğruyu bulmalı, onunla hayatımızı şekillendirmemiz lazım. Spiritüalist formdan materyalist formun şaşmazlığına uzanmak lazım. Ucunu bulamadığın şeyleri hayal ürünlerine bağlamamak lazım! Özgürce düşünmek lazım. Çevrenizden alabildiğiniz herşeyin mutlak doğru olmadığını, hakikate ancak sorgulayarak ulaşabileceğimizi hep göz önünde bulundurmak lazım.

 

Carl Sagan, Albert Einstein, Stephen Hawking, Richard Dawkins, Charles Darwin bu adamlar neler diyor bir de bunu dinlemek lazım!

Her neyse şahsen http://www.youtube.com/watch?v=CgJ-26ZvS_I adresinden başlayan Cosmos adlı belgeselin ilk serisinden itibaren izlemenizi bilhassa Carl Sagan gibi mükemmel insanın kitaplarını basılmıyor olsa da ulaşabilmek için çaba göstermenizi rica ediyorum.

Çok uzatmak istemiyorum anlatacağım çok şey var ama bu yazının da taslaklarda kalmasına gönlüm razı olmuyor. :D

Hayatımızdaki öncelikleri akılcı bir yolla belirleyip bir kez sahip olduğunuz yaşamımızı en iyi şekilde sonlandırmamız gerektiğini, aksi takdirde  gerçekten salakça bir iş yaptığımıza pişman olacak fırsatı bile bulamayacağımızı bilmemiz gerekiyor. Hep beraber düşünelim. Gereksizlikler izolasyonunu sağlayalım ve çağımıza uygun insanlar haline gelelim. Çocuklarımızı da bu şekilde yetiştirelim. Dizi bağımlısı, sanattan bilimden anlamaz kütüklere vesile olmayalım.

Yoksa bilim adamı yetiştirmek gerekirken imam yetiştiren, okul açmak gerekirken trilyonlar akıtarak cami yaptıran, topluma afyonu verip zombileştiren cılız karakterli, saçma güruhtan ne farkımız kalır?

Aydınlık, güzel bir yaşam dileklerimle.. :)