Erimiş silahlar
0
Nasıl kin ve nefret dolu bir dünyanın parçası haline geldiğimizin farkında mısınız? Ölümleri ne kadar doğal karşılıyoruz. Suriye’de filanca gün 420 kişi öldü, Gazze’de patlamalar sürüyor 210 kişi öldü, Irak’ta göstericiler canlı bomba saldırısı ile 160 kişiyi öldürdü, Mısır’da 500 kişi, Lübnan’da 700 kişi, orada 880 burada 960 şu tarihten itibaren ölenlerin sayısı milyonlu küsürlü rakamlar..
Bakın ölenlerin sayısı diyorum..! Ölen. Ne demek ölen?
Gülümseyemeyen insan demek ölen, hayal kuramayan insan demek, şarkı söyleyemeyen, gökyüzüne bakamayan, annesinin yanaklarından öpemeyen, sevgilisinin-eşinin elini tutamayan, minik kızını kucağına alıp ona masallar okuyamayan demek ölen!
Neymiş ölen?
Yok edilmiş olanmış. Söndürülmüş, ruhu bedenininden alınmış. Ortalama 70 yıl varolacağını sandığı hayattan ansızın çekilip alınmış olanmış ölen. Nefesi, gözyaşı, sıcaklığı artık olmayanmış.
Neymiş? İnsanmış.
Kim gibi? Bu yazıyı okuyan sen gibi, ben gibi, sevgilin gibi, sabahları öpüp evden ayrıldığın annen gibi, parmağı kanasa canının yanacağı baban gibi, en yakın arkadaşın gibi herkes gibi hepimiz gibi insanmış. Farkı yokmuş değil mi ölenin?
Bu kabulleniş neden peki? Öldü.. Nasıl bu kadar kolay söyleyebiliyorsunuz bu sözü? Öldü ya öldü, yok artık aldın canını onun ve o yok oldu artık. Düşünün bunu..
Ne uğruna ölüyor sizce bu insanlar? Bir ülkeyi kastetmiyorum bakın, genel anlamda tüm dünyayı gözünüzde canlandırın aşağıdakileri okurken.
Fransız Devrimi ile yayılan ve insanlara insan olduğunu unutturan bir şey var ortada göremediğimiz. Adı milliyetçilik. Kapitalistlerin kullandığı en büyük silah!
Ben Türk’üm ve kendi ülkemin, milletimin hakkını sonuna kadar savunmalıyım! Kürtler? Onlarda savunmalılar! Fransızlar? Amerikalılar? İsrailliler? Ruslar? Dünyadaki tüm milletler kendi haklarını savunmak durumundalar empati yaptığımızda. Hak savunurken başka milletlerin insanlarını yok etmek pek önemli bir konu değil. Sonuçta ben vatanımı milletimi savunuyorum. Yaşasın Mozambik! Kahrolsun diğer tüm milletler!
Düşünsenize bir ya insanlık nerede kalıyor peki? Geride değil mi? Milliyetçilik duygusu seni geriye atıyor ve vatanı milleti öne çıkarıyor? Sonuç? Kızına masal okuyamıyorsun, annenin yanaklarından öpemiyorsun, sevgilinin elini tutamıyorsun, babana sarılamıyor, kardeşinle sohbet edemiyorsun. Ülkeler ve toprakları? Onlar hep sabit ama sen de sabitsin artık o toprağın altında. Gökyüzü kayboluyor senin için, nefesin duruyor, kalbin çarpmıyor. Sarıyorlar seni ve gömüyorlar. Bu kadar senin olayın. Geldin ve toprak için gittin. İkinci bir şansın olmayacak farkındasın değil mi?
Arkadaşıma soruyorum. Annen mi Ülken mı? Ülkem diyor. Ya annen? Önce Vatan..
Vatan nedir? Üzerinde yaşadığımız ve sınırları olan toprak diyor. Sen nesin? İnsan. Senin annenden daha önemli yani sınırlarla çizilmiş toprak? Evet. Peki..
İyi mi yani bu? Bir avuç kuru toprak alın elinize ve bakın ona 1 dakika boyunca. Ne görüyorsunuz vatan toprağı değil mi, bunu Moskova’daki Vladimir, Tunus’taki Moustafa, Japonya’daki Seiji de görüyor! Tüm hayallerinizi, umutlarınızı, sevdiklerinizi, güzel anlarınızı gözünüzün önünden geçirin ve tekrar toprağa bakın. Ne oluyor? Hala mı toprak üstün? Sanırım değil. Ne uğruna ölüyorum diye sorguluyorsunuz değil mi hafiften? Bu sizin yaşama sevinciniz işte. Üzerine toprak örtülmemiş ve köreltilmemiş yanınız. Aynı hislere saydığım diğer ülkelerdeki insanlarda dahiller.
Ne kadar değersiz ve vazgeçilmiş yaşamlara sahibiz farkında mısınız? Ölümü şeref sayıyoruz. Vatan toprağı için ölmeyen şerefsizdir diyoruz. Annemden geçerim vatandan geçmem diyoruz. En büyük Slovenya ve Slovak halkı! Slovaksan şeref duy, değilsen itaat et!
Ve bir gün senin ülkenin kalkınması için en büyük nimet Petrol olarak görülüyor. Petrol olursa benim ülkem daha yücelir! O zaman gidip başka ülkelerdeki insanları öldüreyim, onların hayatlarına son vereyim de benim ülkem daha kutsal olsun!
Ya da kendi bağımsızlığımı ilan edeyim de bende yüce olayım diyerek dağlara çıkıp savaşayım, aynı toprakları paylaştığım insanları öldüreyim de benim de yüce bir toprağım olsun! Ya da benim toprağımı elimden almaya çalışanları gidip öldüreyim de benim toprağımın yüceliği kaybolmasın!
Basayım şu tetiğe de karşımda gördüğüm kişinin tüm umutlarını yok edeyim. Basayım şu tetiğe! Basayım ki; kızına masal anlatamasın şerefsiz! Basayım, daha sıkı basayım da annesi sabahları öpemesin! Daha sert basayım alnının çatından vurayım da hayal kuramasın pislik herif! En yüce ırk Slovaklar! Siz kim oluyorsunuzda bizden daha üstün görüyorsunuz kendinizi? Bu dünyada sıcacık hayalleri, umutları, güzellikleri bünyesinde barındırabilecek tek bir millet var o da Slovaklar! Geberin it herifler! Girin toprağın altına..
İşte bu duygular alıyor aklımızı başımızdan. Kimse barışı konuşmak istemiyor. Herkes diğerinden nefret ediyor. Gözler kan oluyor, nefesler kan kokuyor, tarih kanla yazılıyor. Okullarda en çok kanı kimin döktüğünü ezberlemeleri için çocuklara ödev veriliyor. Kan olsun yeter.
Tüm insanlar “insan olduğunu” hatırlasa, savaşa yordukları zihinlerini barışa yorsa, kan dökmek yerine kardeşliğe, sevgiye mücadele verse? Çok mu zor? Evet çok zor, artık çok geç.. Olmayacak ütopik bir düşünce bu sadece..
Varol’un tek bir sihir hakkı olur ve onu kullanır!
Bir sabah uyandığında insanlar; kalplerindeki tüm milliyetçilik duygusu kaybolur. Onun yerine insan sevgisi gelir. Ve herkes etrafında gördüğü tüm silahları bir araya toplamaya başlar. Kore’den, Lübnan’dan, Türkiye’den, İtalya’dan, Avusturya’dan, Rusya’dan her yerden uçaklarla, gemilerle gelir tüm silahlar. Tek bir silah bile kalmaz artık ortada.
Ve kurulan devasa tesiste tüm silahlar eritilmeye başlanır. Aylar sürer bu işlem.. İnsanlar heyecan içindedir. Dünyadaki en büyük sanatçılar, ustalar fikirlerini sunarlar. Gün geçmişe ve geleceğe insanoğlunun kendini affettirme günüdür! Gökyüzüne ulaşan görkemli bir anıt yapılır tüm silahlardan en sonunda. Barış Anıtı konur adı.. Barışın simgesi güvercinler su içebilsin diye tasarlanır hatta ufak ayrıntıları. Rengarenk boyanır bu anıt, bir tek çok can alan siyah olmadan.
Ve yüzlerce binlerce yıl sonra bile anlatılacak en büyük hikaye yazılır yeryüzünde.. Artık savaş yoktur. Barış vardır, güzellik vardır, güvercinler şahittir barışa, onlar kazanmıştır. Onlar bile dile gelip Yaşasın İnsan! demiştir.. Toprak yine topraktır ama sıcacık kalpli insanlar vardır artık üzerinde..
Saygılarımla..
Parmakları kesik eldiven
4Hava buz gibi.. İşten eve dönüyorum fıtı fıtı koşturarak. Şampuanla yıkadığım parmakları kesik eldivenim (şampuanımın kokusuna bayılıyorum
fil gibi uzun bir burnum olmayışından ve kendi saçımı koklayamayışımdan dolayı eldivenimdeki şampuan kokusuyla tatmin ediyorum kendimi
bazen ellerimi yiyesim geliyor kokudan o derece etkiliyor beni
) yeteri kadar ısıtamıyor ellerimi, yolda parmak egzersizleri yapıyorum ısınambilmek için
Kırtasiyenin önünde taburesine çökmüş önünde boya sandığı duran küçücük kara kuru bir çocuk görüyorum. Ben eve deparlar atarak varmanın ve soğuktan etkilenmemenin derdindeyken kim bilir o minik ne kadar zamandır bekliyor burada?!
Dalıyorum kırtasiyenin içine, heey adamım gelsene bi dakika diyorum.
Buyur abi diyor ailesinden ve çevresinden alıştığı doğu şivesiyle.
“Sağ elin verdiğini sol el bilmeyecek!” der Hadis-i Şerif. Amacım da reklam değil öncelikle belirteyim de lan sözüm ona iyi insan portresi çizmeye çalışıyor, biz senin ciğerini biliriz aslanım, kimi kandırıyorsun la sen şeklinde çıkışlarda bulunmayın
Bir kaç tane boyama kitabı alıyorum bir de boya kalemleri
Hemen kırtasiyenin yanındaki pastaneye giriyoruz. Çay mı oralet mi diye soruyorum. Çay diyor, büyük adam gibi
Ben olsam oralet isterdim meselaa..
Adını, yaşını öğreniyorum, okula bu sene başlamış.s Bilinen hikaye olduğuna emin olduğum için sormuyorum, sorulmaz da zaten neden çalışıyorsun diye. Kim soğukta beklemek ister ki?
Masanın üzerine bıraktığı boya kalemlerinden ve boyama kitaplarından çok mutlu olduğu gözlerinden anlaşılıyor.
Çaylarımız geliyor. 4 şeker istiyor (bu pek büyük adamca olmadı, hem inanmamıştım büyük adam olduğuna ki
) Ben şekersiz içiyorum benimkileri de o alıyor. Gözüm haberlere takılıyor, ben televizyon izlerken o paketinden çıkarttığı boyalarla başlamış bile kitabı boyamaya.
Güzel bir kız çizimi. Hemen karşısında bir erkek. Bulutlar var, güneş var, ağaçlar var. Hepsi boyanacak. O miniğin hayal dünyasındaki rengi alacak.
Tüm sayfa bomboş..
Kızın ve erkeğin ayakkabıları dışında..
Sormuyorum neden sadece ayakkabıları boyadığını. İçim acıyacak biliyorum. Benim gitmem gerekiyor sen burada kal ısın iyice diyorum ve hesabı ödeyip çıkıyorum.
Kapıyı açıyorum hava buz gibi..
Geri dönüp eldivenlerimi bırakıyorum, al senin olsun bunlar, bak çok güzel kokuyorlar kokla diyorum. O da bayılıyor
Bayılacak tabi benim eldivenim onlar, mis gibi kokuyor
Sonra soğuk..
Daha yavaş yürüyorum farkında olmadan. Neden sadece ayakkabılar? düşünmek istemiyorum ama aklımdan çıkmıyor. Vereceği cevabı tahmin edebiliyorum ve içim acıyacak buna eminim. Atıyorum bu düşünceyi kafamdan.
Ellerim hala güzel kokuyor
Onunkilerde.. İçimden dua ediyorum umarım bir gün tüm dünyayı rengarenk yapabilecek biri olur diye..
Kitap sesi
0
Bilgisayarın başında oturmuş abuk abuk sitelerde sözüm ona sosyalleşip vakit öldürürken ( ki burada gerçekten bir öldürme söz konusu, daha iyisini yapabilecekken tutup saçma sitelerde vakit geçirmek hem anı hem geleceği öldürmektir) bir ses duyuyorum ardımda.
Ardımdaki sesin kaynağı cennetten düşmüşçesine bembeyaz duran kitaplığım.
Nasıl yani? Olur ya hani gece uykuya dalacakken olur olmadık eşyalardan çıtırtılar gelir, ben hep onların sıcaklık değişiminden genleştiği saçmalığını bünyeme inandırarak korkmadan uyuyan bir şahıs olarak bu olayı da öyle yorumladım. Sonuçta atomu var, partikülü var, protonu, nötronu bilimsel bişeyler kesin olmuştur yani. Odun tahta deyip geçmemek lazım!
Anlamsız fotoğraf bakışmalarıma, abidik kubidik sayfaların boş paylaşımlarına dalıyorum yine. Twitter’da fenomen olmuşların komik olayım derken arkadaş ortamında “bu ne abi yaaa şimdi” standardında espirilerine gülemeden öhhh diyorum.
+ Sessiz ol duyacak bizi..
Lan?
Kahvemden bir yudum alıyorum korkudan, arkama dönüp bakamıyorum bile. Müzik açıyorum, sesi yükseltiyorum.
Aklım kitaplıkta. Noluyor orada?
Çok zekiyim ya, monitörün tepesinde duran webcam i açıyorum. Hafif kendime falso vererek arkama dönmeden dikiz aynası niyetine kullandığım webcam ile ardımı kontrol ediyorum. Her şey gayet normal..
Kapatıyorum müziği. Sesi dinlemek istiyorum, bir anlık cesaret ile.
+Sence neden bunu yapıyor?
-Bilmiyorum, tanımıyorum artık onu.
Aniden arkama dönüyorum gözlerimi korkudan kapatarak
Sizi duydum, sizi duydum, sizi duyduuuuummm!
Sesi hissediyorum.
Dan Brown- Kayıp Sembol‘den geliyor;
“Varol senin gibi birinin buna şaşırmayacağını umuyoruz. Sorun nedir? Anlatmak istersen eğer biz hep buradayız. Sadece birer kağıt parçası olmadığımızı herkesten iyi biliyorsun!”
Şşeeyy.. Been. Siz Dan Brown musunuz? Robert Langdon mu? Bu arada bismillahh.
“Hangisini istiyorsan O’yum Varol. Neden bize sırtını dönüp o parlak ekranda vakit geçiriyorsun? Bunu bilmek istiyoruz.”
İstiyoruz mu? Allah’ım aklımı kaçıracağım. Diğerleri de mi?
Jack London – Martin Eden ile cevap veriyor bana. “Sen ki okumak ve yazmak ile ruhunu besleyen, bilmekten başka derdi olmayan, merakını asla dizginleyemeyen adam! Nedir senin derdin? Martin Eden yeterince ilham kaynağı olamadı mı sana? O çabalayışları, vazgeçmeyişi? Kendini bulamadın mı? Yoksa okurken beni mi kandırdın? Düşün ve söyle Varol, nedir derdin? “
Yahu bir derdim yok, yapmayın böyle nolur, gözlerim doluyor. İçim burkuluyor. Neden böyle düşünüyorsunuz? Ben sizi hep çok sevdim, sizi bazı geceler konuşuyormuş gibi kulağıma yaslayarak dinlemeye çalıştım, sizinle uyudum, sizinle uyandım. Her birinizde ayrı anım, ayrı zamanım geçti, geçip karşınıza okumadan izledim bazen. Neden böyle düşünüyorsunuz?
Fyodor Dostoyevski – Suç ve Ceza ile cevaplıyor hafif Rus aksanı ile.
Biz eski ışığını göremiyoruz Varol. Bir labirentin içine dalmış çıkmak yerine umarsızca içinde dolaşıyormuşsun gibi görünüyor. Anlamsızlıkları dost edinip, güzelliğe uzak duruyorsun! Kafesinin tellerini ellerinle okşuyorsun, sanki ona minnet duyuyorsun. Git gide sıradan olmak için çabalıyorsun!
Ürpertiden ne konuştuğumu ne anlattığımı bile bilemiyorum. Haklısınız diyorum sadece.
Émile Zola – Therese Raquin ile cevap veriyor.
“Bizler senin en iyi dostlarınız bunu çok iyi biliyorsun! .. ve şimdi özünü, aşkını bulmanı istiyoruz. Bu aptalca bir yanılsama olmamalı Therese Raquin gibi.. Sekülerist birine dönüşüp tinseli yok etme! Ezme kendini, herkesleşme! Hemen yanı başındayız Varol, gözlerinle okumayı bırak bizi! Ruhunu eksiltme! Yazmayı bırakma! Sesini kısma!”
… bir ses kaplıyor odamı.. Ihlamur kokulu ses olur mu hiç? Ses bir koku ile anlatılır mı?
Mesnevi konuşuyor.. Tüylerim diken diken..
“Gitmeyin üzerine. O yolunu biliyor..”
Ağlıyorum. Tutamıyorum ki kendimi. Bu çocukken öldüğünü düşünüp ardındaki insanların üzüntüsünü hayal ederek ağlamakla aynıydı. Kendine acımaktı, üzülmekti. Suç işledikten sonra affedilmekti. Ağlamaktan başka bir şeydi.
Ben biliyorum..
Öyle dedi. Biliyorum..
Ben biliyorum!
Madde misin manâ mı?
1
Bazı lnsanlar ne kadar doyumsuz! Lanet olsun bu kadar ruhsuz olmayı nasıl başarıyorsunuz? Nasıl bu kadar bencil, nasıl bu kadar salakça mutlu rolleri içinde, nasıl bu kadar metalara taparcasına bir yaşamın parçası olarak bulabiliyorsunuz kendinizi? Hayatlarınız mastürbasyonla geçiyor, boş amaçlarınızı geçici tatminlerle bir yere vardırabileceğini sanacak kadar maneviyatsız varlıklara dönüşmüşsünüz.
Egolarınız arşa değmiş, ruhunuz ayaklarınız altında ezilmiş, ağzınız samimiyetin en uzak kelimeleriyle evrimleşmiş, bir odun parçasından daha az işe yarar bireyler olmuşsunuz!
Yaşamlarınız benden ibaret! Ben Ben Ben.. Sen nesin ki hep Sen diyebiliyorsun? Allah aşkına bir tart kendini nedir bu yüce sanışın? Cahilsin, eksiksin, kirlenmişsin, rezilsin.. Özgüven mi diyorsun buna? Komiklikten başka bir şey değil göremiyorsun!
Göremiyorsun hiç bir şeyi göremiyorsun, duyamıyorsun, hissedemiyorsun, lanet olsun sen yaratıcının aleme ibret için gönderdiği en aşağılayıcı varlıksın ve bununla övünüyorsun!
Boşsunuz çok boş! Bomboş! Boş ve acınası! Boşluğunuz kötü bir koku yayıyor etrafa, güzel insanlar sizler yüzünden burunlarını tıkayarak, iğrençliklerinizi görmemek için gözlerini yumarak, kartlaşmış tiksinç sesinizi duymamak için kulaklarını kapatarak yaşamak zorunda!
Sanki et ve kemiğin içine laboratuvar ortamında geliştirilmiş yapay bir ruh eklenmiş ve evet bakın bu da insan diyerek dünyaya salınmış gibisiniz.
Daha fazla devam edemeyeceğim, gerçekten içim kararıyor yazıya konu olan insanlar aklıma geldikçe.. Son 3-4 gündür yaptığım gözlemin sonucudur bu yazı. Üzerinize sebepsiz alınmayın ama bir düşünün derim. Ne kadar meta ne kadar mânâsınız?


Son cıvıldamalar